Amsterdam. Yanınızdan bisiklet geçiyor, önünüzden ve arkanızdan da. Hem de oldukça hızlı. Sağa bak bisiklet, sola bak yine bisiklet. Kadın erkek, çocuk yaşlı, blucinli, kravatlı bir yerden bir yere yürümüyor, bisikleti onu her yere götürüyor. Çoğu insan sepetlerini, çantalarını ve başka eşyalarını da bisikletiyle taşıyor. Kent merkezinin dar tarihi sokaklarında, kanalları birbirine bağlayan köprülerinde yürüyenler Amsterdamlılar değil, turistler. Kimse kimseye çarpmıyor, tek bir kaza olmuyor. Fakat 940 bin nüfuslu kentte 880 bin bisiklet var. Her yıl 80 bin bisiklet çalınıyor, kanallardan da her yıl yaklaşık 15 bin tanesi çıkarılıyor!
“40 milletten” insanın yaşadığı Amsterdam belki de Avrupa’nın en hoşgörülü kenti. Kanallar arasında gezinirken rahat bir nefes alıyorsunuz. Hollanda’da “Yabancıları istemeyiz” diyen aşırı sağcılar son yıllarda oy toplasa da aşırılığa kaçmadan sekse, uyuşturucuya ve alkole göz yuman “kuzeyin Venedik’i” çekiciliğini hiç yitirmeyen bir kent. İnsanlarının her zaman “yaşa ve yaşat” ilkesini önemsediği Amsterdam yüzyıllar boyu yabancı insana kucak açmış bir Avrupa kenti. İki adımda bir karşınıza çıkan yaklaşık 200 kahvecide uyuşturucu kullanımına karışan yok. Yeter ki müşteriler ceplerinde beş gramdan fazla haşhaşla yakalanmasınlar!
BU KENTTE KORONA YOK MU?
Kanal kıyılarında yükselen tarihi güzel yapılar, önlerine demir atmış tekneler, sokakları dolduran küçük dükkânlar, galeriler, kafeler, ışıl ışıl küçük alanlara yayılan barlar ve lokantalar gece gündüz hep dolu. Gören, “Bu kentin insanları eğlenmekten çalışmaya zaman bulamıyor olacak” diye düşünmeden edemiyor. Üç-dört yıl önce Amsterdam’a gidenler kentteki yaşamı görünce, “Bu kentte Korona yok mu” diye soruyordu. O gün de bugün de çoğu insan işten çıkar çıkmaz barlara koşuyor. Akşam olduğunda önlerinde ayakta bile duracak yer yok. Kanallardan geçen küçük gemilerde, tekne ve mavnalarda müzik çalıyor, içki içiliyor, kahkahalar atılıyor. Kimilerinde gelinle damat beyazlar içinde kiliseye gidiyor. Kentin sözünü ettiğim büyüleyici sokakları, Jordaan semtinde. 17. yüzyıldan kalma evler, altlarında şirin dükkânlar ve butikler. Buraya “Amsterdam’ın Greenwich’i” de diyorlar!
UNESCO MİRASI KANALLAR
Amsterdam, bütün Hollanda gibi denizden kazanılan topraklar üzerine kurulmuş. Sokaklar, caddeler, tüm yapılar 12 metre (çok katlılar 50 metre) derine inen 11 milyon ağaç kazığın üzerinde duruyor. Koskoca tren istasyonunu bile 8 bin 600 kazık taşıyor. Kent merkezindeki kraliyet sarayını da 13 bin 600 kazık ayakta tutuyor. Aslında sokaklar, alanlar ve evler arasından geçen bu 165 kanal Amsterdam’ı bir “Venedik” yapıyor! Toplam uzunluğu 75 kilometreyi bulan kanalların kenarlarına demirlemiş, birbirinden ilginç ve çoğu lüks görünümlü 2 bin 400 koskoca teknede 5 binin üzerinde insanın sürekli yaşadığı biliniyor. Kanalların en güzelleri Brouwersgracht, Prinsengracht, Bloemgracht, Entrepotdok, Groenburgwal, Herengracht ve Reguliersgracht. Amsterdam’ın kanalları 2010 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası listesinde. Kent 1700’den fazla köprüsüyle Venedik’ten neredeyse üç kat daha fazla köprüye sahip. Hollanda’nın yaklaşık 1200 tarihi yel değirmeniyle de ünlü olduğunu unutmamak gerek!
Bir ziyaret de mutlaka Van Gogh Müzesi’ne olmalı. Bu müze Vincent van Gogh'un yapıtlarının dünyadaki en büyük koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor! Karşınızdaki sayısız tablo, çizim ve kişisel mektuplarda siz ünlü sanatçının yaşamını ve gelişimini izliyorsunuz. “Ayçiçekleri” (1888) ve “Patates Yiyenler” (1885) gibi ünlü yapıtlar her yıl yaklaşık 2 milyon ziyaretçiyi çekiyor. Giriş biletlerinizi birkaç hafta önceden ayırtmanız önerilir!

İSTANBUL’DAN GELEN LALELER
Amsterdam Rembrandt’ın, van Gogh’un, Anne Frank’ın ve bir zamanlar İstanbul’dan gitmiş lalelerin kenti... Amsterdam’la La Hey arasındaki sonsuz doğada, Keukenhof’ta, lale tarlaları göz alabildiğine uzanıyor. İstanbul’dan, Viyana üzerinden buraya gelmişler, Hollanda’da zenginliğin ve refahın sembolü oldular. “Lale Çılgınlığı”nda insanlar lale soğanlarını para birimi olarak kullandı. Bu dönemde çok ender türden lale soğanları evlerle, çiftliklerle takas edildi.
Günümüzde Keukenhof, 7 milyondan fazla çiçekle dünyanın en büyük lale bahçesi. Mart sonundan mayıs ortasına en yoğun dönemlerini yaşıyorlar. Kırmızı, sarı, pembe ve mor laleler göz alabildiğine sonsuzluğa uzanıyor! Kentin içindeki “Bloemenmarkt” da dev bir çiçek pazarı daha doğrusu yüzen bir lale pazarı! Her yıl ocak ayının üçüncü hafta sonunda Museumplein alanını da yaklaşık 200 bin lale kaplıyor!
