*Yazı, sürprizbozan içerir.
Gece ve gündüz, geçmiş ve bugün, yaşam ve ölüm ile görünen tarih ve görünmeyen tarih… Emine “Gündüz Apollon Gece Athena”nın imgeleri, bir kahramanın yolculuğu üzerinden bir topluma, kadim medeniyetlere ve hatta coğrafyanın her yerine nüfuz etmiş insan hikâyelerine uzanan bir anlatıyla zamanı kristalleştiriyor. Elle tutulur, gözle görülür, nefes alır hale gelen bu "zamanda" çağlar günümüze, ruhlar tapınak kalıntılarına, politik tarih ise kişisel travmalara sızıyor.
Ramin Matin'in, 2013 tarihli “Kusursuzlar” filminin senaryosuna imza atan Emine Yıldırım, pek çok festivalden ve son olarak 58. SİYAD ödüllerinden ödülle dönen ilk uzun metraj filmi “Gündüz Apollon Gece Athena” ile geçtiğimiz günlerde MUBI kütüphanesine dahil oldu. Defne (Ezgi Çelik) isimli bir kadının annesinin hayaletini ararken çıktığı yolda antik kentlerin kalıntıları arasına sıkışmış ruhlarla bütünleştiği, yoğrulduğu ve yüzleştiği bir serüveni anlatan film, zamanı bir imge olarak bedenleştirmekle kalmıyor, bunu üzerine yerleştiği mekânla harmanlayarak coğrafyayı da görünür kılıyor. Side antik kentinin yüzyıllara tanıklık etmiş taşları arasında kendisini taşlaştıran, sertleştiren kişisel travmalarını iyileştirmeye çalışırken o sütunlara işlenmiş kadim acılarla tanışan Defne'nin arayışı, toplumların ve eski medeniyetlerin yaralarını sarmaya çalıştığı kolektif bir yardımlaşma halini alıyor. Eski ile yeni bir arada tutan Side'nin "ruhu", antik ile modern zamanların "ruhlarında" açığa çıkıyor. Geçmişin acıları bugünün acılarına sızıyor. Annesini ararken hayal ettiği anneyi bulamayan Defne, kızını terk eden bir anne veya çocuğunu korumaya çalışırken seks işçiliği yapmak zorunda kalan Nazife (Selen Uçer), hiç çocuk sahibi olamayan Selma (Deniz Türkali) ile diğer kadın köleleri korumak isterken öldürülen rahibe figürleriyle anneliği veya kadınlığı kutsallaştıran patriyarkaya karşı çıkan yönetmen, kadınları "defne ağacına sıkıştıran sisteme" de savaş açıyor. Tıpkı Defne'nin sözde anne ve babası Âdem ile Havva'dan beri, kadına "yüklenenlerin" yanına Hüseyin (Barış Gönenen) ile devlete karşı mücadeleyi ve dolayısıyla "egemen”e başkaldırıyı ekliyor.
EZİLENLER, ÖLDÜRÜLENLER, YOK OLANLAR
Çağlar boyu muktedirlerin altında ezilenler, öldürülenler, yok olanlar ve bu yüzden arafta kalanların tarihini gündüzleri Apollon, geceleri ise Athena gibi arayan Defne'nin öyküsü bir bakıma farklı tarih yazımlarının da varlığını hatırlatıyor. Bu hikâyede antik medeniyetlerden bu yana süregelen kralların, erklerin, erkeklerin tarihi yok. Hor görülenlerin, yetimlerin, adaleti sağlayamayanların, ihanetle suçlanan masumların, isyan ettikleri için yok olanların tarihi var. Dahası, mağdur edildikleri halde mağduriyeti aracı ederek kötüleşmeyenlerin bilakis yardımlaşan, dayanışanların ve bunu, bir garip mutlulukla yapanların öyküsü var. Yıldırım'ın tuvali öylesine zengin ki toplumların belleği, "uygarlıkların grameri”nde yer edinenlerle buluşabiliyor, bütünleşebiliyor. Artık kendisini anlatamayacak durumda olan, unutan ve unutulan tarihin "dilsizliği", çağdaş dillerle sese kavuşuyor. Geçmişin ağıtları, bugünün türkülerinde -bir bakıma- iyileşiyor, hafifliyor. Süreklilik filmin çekirdeğine, geçişkenlik ise çeperine dönüşüyor. Mitoloji, kişisel hafızanın temsili olurken göremediğimiz hayaletler Anadolu'nun sosyal, kültürel, politik katmanlarını görünür kılan araçlar oluyor.
Emine Yıldırım, genç bir kadının öyküsünü, koca bir coğrafyaya sinmiş ıstıraplarla başarıyla buluşturuyor ve mikrodan makroya, yarıklara sızanları açığa çıkarıyor. Bir bireyin grameri olarak başlıyor bu film, ancak sonunda toplumların gramerine dönüşecek gücü kendisinde buluyor.
Puanım: 7.5/10
