Televizyon ekranlarının tanınan ismi Doğukan Polat, şimdi tiyatro sahnesinde tek kişilik bir oyunda dikkat çekici bir rolde izleyici karşısında. “Bozkır” isimli oyunda, Anadolu’nun siyaset ile ilişkisini temsil eden bir prototip niteliğindeki Payidar Muhtar karakterine yaşam veren Polat ile “Bozkır”ın derinlerine dalan bir sohbette buluştuk.
- "Bozkır" nasıl ortaya çıktı ve filizlenip sahneye kondu?
Ben yıllardır bir oyun diliyordum içimde, tek kişilik performans yapacağım içerisinde çalıp söyleyeceğim, dans edeceğim, güldüreceğim bir oyun. Ben bunları dilerken sevgili yazarımız Sertaç Sayın’ın gönlüne de ‘’Bozkır’’ düşmüş ve kaleme almış. Birbirimizden bağımsız yaşamlarımız devam ederken yollarımız hiç hesapta yokken kesişti ve ben oyuna aşık oldum. Çok istedim oynamayı ve çok şükür artık sahnedeyiz. O da kaleme aldığı şeyin benim tarafımdan bu kadar sevildiğini ve içimdeki aşkı görünce bana emanet etti sağolsun.
- Oyunun tanıtımı amacıyla hazırlanan Cumhurbaşkanlığı adaylığı afişleriniz sokakları süsledi. Bu afişleri görünce nasıl bir duygu uyandı? Neden böyle bir tanıtım yolu tercih ettiniz?
Afişlerimiz çok etkili oldu. Başta herkes muhtar adayı olduğumu düşündü, bu yüzden proje daha ortaya çıkmadan viral oldu ve merak edildi. Beni tanıyanlar film veya dizi projesi olduğunu düşündüler ancak kendi hayatımda da girişimci bir karakter olduğum için bir taraftan da acaba mı sorusu akıllara geldi. Tanıtım olarak böyle bir yol izlememizin nedeniyse Payidar karakterinin bir seçim çalışması yürütmesinden kaynaklanıyor. Oyunun bu havası ortaya çıksın herkes bu çalışmaya tanık olsun istedik. Esnaf ziyaretleri gerçekleştirdik, arabamızı süsledik, payidar bir anda inanılmaz etkileşim aldı, biz de böyle bir etki yaratacağını açıkçası beklemiyorduk. Yeni video çalışmalarımız yolda.

- Peki Payidar Muhtar, kaybettiği gücü geri kazanmaya çalışan bir karakter. Onu sizin için ilginç kılan şey neydi?
Payidarın kendi olması aslında onu çok özel kılıyor, olaylara ve durumlara her zaman kendince bir yaklaşım sergiliyor. Onun dışında başına gelenler her Anadolu çocuğunun başına gelebilecek şeyler.
- “Bozkır”, iktidar arzusu ile kimlik arayışını aynı hikâyede buluşturuyor. Sizce oyunun merkezindeki asıl çatışma hangisi?
Bence oyunun merkezindeki esas çatışma tam olarak burada başlıyor; toplumun çizdiği karaktere dönüşmek mi, yoksa insanın kendi hakikatini yaşayabilmesi mi? Her bireyin arzuları, korkuları, sevdiği ve kaçtığı şeyler var. Ancak mesele bunlara gerçekten ne kadar alan tanındığı. Çünkü insan çoğu zaman kendisi gibi davranmaktan çok kabul göreceği bir kimliğe yaklaşmaya zorlanıyor. Karakter sadece dış dünyayla değil, içindeki bastırılmış taraflarla da mücadele ediyor. Bu yüzden oyun yalnızca bir iktidar hikâyesi değil, özgürleşme ve kendini gerçekleştirme arayışının da hikâyesi.
GÜÇ İNSANI DEĞİŞTİRİYOR
- Sizce insanlar güç kaybettiklerinde gerçekten değişiyor mu, yoksa özleri mi ortaya çıkıyor?
Bence bir insanı güçlü olduğu zamanla elinde güç yokken çok farklı görebilirsiniz. Güç insanı muhakkak değiştirir. Güç kaybedildikten sonra da insan ister istemez bir değişime uğruyor. Çünkü ilk değişen şeylerden biri etrafındaki insanlar ve onların tepkileri. Bu da dıştan başlayan değişimin zamanla insanın içine işlemesini hızlandırıyor.
- İktidar arzusu sizce insanın doğasında mı var yoksa toplumun öğrettiği bir refleks mi?
İktidar arzusu insanın doğasında belli ölçüde var ama toplum bunu büyütüyor. İnsan bazen var olmak, kabul görmek ya da kendini korumak için güç sahibi olmak istiyor ama yaşadığımız düzen de sürekli gücü öne çıkardığı için bu duygu zamanla bir refleks haline dönüşebiliyor.
- Payidar Muhtar’ın hikâyesini bugünün Türkiye’sine yakın kılan şey sizce ne?
Bence insanların güçle, otoriteyle ve toplum baskısıyla kurduğu ilişkinin hâlâ çok tanıdık olması. Bir yandan da anlatılan hikâyenin halkın belleğinde hâlâ çok canlı bir yere sahip olması. Bu yüzden karakter sadece kendi hatıralarını ve mücadelesini değil, bugünün insanının düştüğü durumları da özetliyor gibi geliyor bana.
- Tek kişilik oyunlar oyuncuyu hem fiziksel hem zihinsel olarak çok daha görünür hâle getiriyor. Bu durum sizi nasıl etkiliyor?
Tek başına 90 dakika sahnede olmak zorlayıcı ama bir o kadar da müthiş bir keyif. Hem saz çalıp hem dans edip hem de birçok karakteri canlandırmak oyuncu için ciddi bir fiziksel ve zihinsel efor gerektiriyor ama seyirciyle kurulan bağın etkisi de bambaşka. O yüzden tüm yorgunluğa karşın çok özel bir deneyim.
‘BOZKIR’IN ANLAMI
- Oyunun ismi olan “Bozkır”, sizce hikâyede nasıl bir metafor taşıyor?
Bence “Bozkır” ismi hikâyede yalnızlığı, sertliği ve insanın kendi iç sesiyle baş başa kalmasını temsil ediyor. Bozkır dışarıdan sakin ve sonsuz gibi görünür ama içinde güçlü bir mücadele taşır. Oyundaki karakter de hem ayakta kalmaya çalışıyor hem toplumun beklentileriyle hem de kendi istedikleriyle mücadele ediyor.
- Sizce oyun, seyirciyi daha çok politik bir tartışmaya mı davet ediyor, yoksa kişisel bir yüzleşmeye mi?
Daha çok kişisel bir yüzleşmeye davet ediyor. Çünkü sahnede anlatılan şeyler ne kadar toplumsal görünse de insan ister istemez kendi yaşamıyla, seçimleriyle ve sustuğu anlarla bağ kuruyor. Politik tarafı var ama asıl etkisini insanın kendi içinde yarattığını düşünüyorum.
- Tiyatro, mesleğinizde ve kariyerinizde nerede duruyor?
Tiyatro benim için oyunculuğun en saf ve canlı hali. Kamera önünde tekrar şansınız olabilir ama sahnede her şey o an yaşanıyor ve gerçekliğiyle var oluyor. Tiyatro, oyunculuk kariyerimde bana kim olduğumu, sınırlarımı ve potansiyelimi tekrar tekrar hatırlatıyor. Bu yüzden kariyerimin tam merkezinde duruyor. Çocukluğumda da Anneler Günü’nde mahallenin tüm annelerini toplar, küçük gösteriler yapardık. Sanırım bu duygu çocukluğumdan beri içimde yaşıyor; insanlarla buluşmak, sevilmek ve bir anlamda halka hizmet etmek... Sahneye çıkmayı da biraz bununla eş değer görüyorum. Bir oyuncu seyircisiyle buluştuğu anda gerçekten nefes almaya başlıyor.
MÜZİK VE OYUNCULUK BİRBİRİNİ BESLİYOR
- Cem Yıldız'la birlikte yaptığınız "Yola Girme Sen" isimli çalışma çok beğenildi. Müzik ve oyunculuk birbirini nasıl besliyor?
Müzik ve oyunculuk bence birbirini çok besleyen iki alan. İkisinin de temelinde ritim, duygu ve insanla bağ kurmak var. Bir sahneyi oynarken de aslında bir ritim taşıyorsunuz, müzikte de hikâye anlatıyorsunuz. Bu yüzden birbirlerinden ayrı görmüyorum. Cem Yıldız’la yaptığımız “Yola Girme Sen” çalışmasının bu kadar sevilmesi de bizi çok mutlu etti. İleride müzikle ilgili yeni projeler üretmeyi tabii ki isterim. Gönlüme düşerse, motive olursam yeni çalışmalar yapmak isterim. “Bozkır” oyunu şu an sahne üzerindeki müzikal yolculuğumu oldukça besliyor.
SEYİRCİYLE KURULAN BAĞ
-Tek kişilik bir oyunda seyirciyle kurulan bağ çok daha doğrudan oluyor. Seyircinin en çok hangi anlarda karakterle yüzleştiğini hissediyorsunuz?
Tek kişilik bir oyunda seyirciyle kurulan bağ gerçekten çok daha doğrudan oluyor. Özellikle karakterin kırıldığı, yalnız kaldığı veya kendisiyle yüzleştiği anlarda seyircinin de onunla birlikte içine döndüğünü hissediyorum. Çünkü o anlarda hikâye sadece sahnedeki karaktere değil, salondaki insanların yaşamlarına da dokunmaya başlıyor.
SEVGİYİ KORUMAK ÖNEMLİ
- İnsanların sizi yalnızca oynadığınız karakterlerle tanıması hoşunuza gidiyor mu?
Birinin sevdiği olmak çok kolay değil. Bu sevgiyi korumak ve geliştirmek de bence en az onu kazanmak kadar önemli. Tanınmış olmaktan dolayı tanınmak başka bir şey, insanların oynadığınız karakterlerle, hissettirdiğiniz duygularla sizi sevmesi ve öyle hatırlaması bambaşka bir şey. Ben o bağı daha kıymetli buluyorum.
