Denize bakan fırça

Denize bakan fırça

18.01.2026 11:09:00
Güncellenme:
Güven Baykan
Takip Et:
Denize bakan fırça

Deniz her şeyi unutur gibi görünür ama çoğu zaman geri getirir. Diyarbakırlı Tahsin’in tuvalinde gemiler birer “kişilik” kazanırken dalgalar anlık bir gerilimin kaydına dönüşüyor.

İstanbul bazı sabahlar suyun üstünden okunur: Kıyının çizgisi, rüzgârın yönü, göğün tonu… Kent, taşın ağırlığını bile suyla hafifletir, kalıcılıkla geçicilik aynı anda görünür olur. Denize bakan resim tam da bu iki hali birlikte taşıyan bir bakış disiplinidir. Asker ressam kuşağının denize yaklaşımında da aynı disiplin vardır: Ölçüyle devinim, düzenle doğa, planla rastlantı aynı çerçevede buluşur.

Diyarbakırlı Tahsin’i bu buluşmanın en belirgin isimlerinden biri olarak anmak gerekir. 1874’te Diyarbakır’da doğar; askeri öğrenim için İstanbul’a gelir. Kuleli yıllarında boğaziçine bakışı, bir manzara hevesinden çok göz terbiyesi gibidir. Harbiye’de Hoca Ali Rıza’nın öğrencisi olur. 1895 Mektebi Harbiye sınıfındandır ve binbaşılığa kadar yükselir. 1902’de Sanayi-i Nefise Mektebi’ne devam ettiği ancak kapalı atölye düzeninden hoşnut kalmayıp ayrıldığına ilişkin bilgiler yer alır. 1918’e dek Erkânı Harbiyeyi Umumiye’de resimhanede çalışır; I. Dünya Savaşı yıllarında tedavi için Macaristan’a gönderilir. İstanbul’a dönüşünde Beyoğlu Musevi Mektebi’nde resim öğretmenliği yapar, Seyr-i Sefain İdaresi’nin resimhanesinde görev alır.

Image

Bu çizgi, bir hayat hikâyesinden çok bir “gözün eğitimi”dir. İç karadan suya, taşradan payitahta, karargâhtan kıyıya uzanan bir bakış… Tahsin’in denizi, yalnız bir konu seçimi değildir. Bilgiye yaslanan bir çalışma rejimidir. Deniz resmi romantik bir heyecanla başlamaz: Geminin anatomisini bilmek, donanımı tanımak, çizgiyle ölçüyü kurmak gerekir. M. Sami Yetik’in işaret ettiği gibi bu alanda ilerlemek için yalnız fırça cesareti değil, irfan sermayesini büyütmek, deniz nakliye vasıtalarını teferruatıyla öğrenmek ve peyzajla figürde olgunlaşmak şarttır.

İKİ AYRI YÜZ

Tahsin’in resminde deniz iki ayrı yüzüyle belirir; ikisi de denizdir ama aynı deniz değildir. İlki “gemi portresi”dir. Burada deniz, gemiyi taşımak için vardır. Dalga geri çekilir, atmosfer yatışır, gövde öne çıkar. Ressamın dikkati, bir yüz çizer gibi ayrıntıya yönelir: Oran, biçim, bacanın duruşu, direğin eğimi, gövdenin çizgisi… Gemi bu resimlerde bir taşıt olmaktan çıkar, kişilik kazanır. Hatta bazen bir dönemin gururu gibi durur: Yalnız teknolojiyi değil, memleketin dünyaya görünme arzusunu da sırtlar. Bu yüzden gemi portreleri estetik nesneler olmanın ötesinde, görsel bellek belgeleridir.

İkinci yüz “dalga/atmosfer”dir. Burada gemi bazen küçülür. Asıl mesele suyun halidir. Rüzgârın yüzeyi nasıl kırdığı, ışığın su üstünde nasıl dağıldığı, ufkun nasıl ağırlaştığı… Tahsin’in bu tür resimlerinde deniz bir olay yerine dönüşür: Anlık bir yön değişiminin, bir gerilimin, bir hareketin kaydı. Ressam dalgaya bakarken “karakter” arar. Kabarmanın sertliğini, çekilişin yorgunluğunu, sönüşün dinginliğini yakalamaya çalışır. Duygu burada çoğu kez doğrudan havanın kendisinden doğar, fazladan bir dramatik yüklemeye ihtiyaç duymaz.

Bu çift hat Tahsin’i yalnız “gemi çizen ressam” olmaktan çıkarır. Onu, denizi farklı düzlemlerde düşünen bir sanatçıya dönüştürür: Bir yanda ölçü ve ayrıntı, öte yanda hareket ve hava. Askeri disiplinin getirdiği çizgi hâkimiyetiyle denizin taşkınlığını aynı tuvalde tutabilmesi, bu denge arayışının sonucudur. İnsan figürünün geri çekildiği sahnelerde de aynı yaklaşım hissedilir: Figür azaldıkça “olay” büyür; suyun dili belirginleşir. Dumanın ufku kapatışı, çeliğin suya gömülüşü, göğün ağırlığı… Resim, yalnız bir tarih kaydı değil, duygu alanı haline gelir.

Image

İSTANBUL’UN SUYU

Elbette bu dünya Avrupa deniz resmi geleneğini bilmeden düşünülemez ancak asıl mesele taklit değil, yeniden kurmadır. İstanbul’un suyu Hollanda’nın suyu değildir; boğazın ışığı kuzeyin ağır gökleriyle aynı tonda konuşmaz. İstanbul’da ışık “geçiş”tir: Sabahın gümüşü, öğlenin parlaklığı, akşamüstünün yumuşak sarısı, mehtabın serin mavisi… Su her saat başka bir renge döner; bu yüzden İstanbul’da deniz resmi çoğu zaman “hava değişimi”nin resmidir.

Tahsin’in kıymeti burada belirir: O, değişimi yalnız gözlemlemez; kompozisyonun içine taşır. Taşın sertliğine yaslanmak yerine suyun kırılganlığına yaklaşır; bu kırılganlık resme hem incelik hem gerilim katar. Dahası, İstanbul’un denizi yalnız doğa değildir: Liman, iskele, vapur, kıyı… Deniz gündeliğin içindedir; tarih de gündelikle aynı suya karışır. Tahsin’in atmosferi böylece “romantik fon” olmaktan çıkar; gündeliğin ve tarihin birbirine değdiği bir zemin haline gelir.

Deniz her şeyi unutur gibi görünür ama çoğu zaman geri getirir. Kıyıya vuran bir parça tahtayı da getirir, bir dönemin gölgesini de. Tahsin’in tuvalinde deniz, bu geri getirme halinin içinden konuşur: Boğazın bir sabahı, limanın durağanlığı, geminin ağır yürüyüşü… Suyun üstünde ilerleyen tarih, onda renk ve çizgiyle kayda dönüşür.

Diyarbakırlı Tahsin’i anarken onu tek bir etiketin içine sıkıştırmamak gerekir. “Deniz ressamı” doğru bir işarettir ama eksik bir tarif. Çünkü Tahsin’in denizi yalnız resmedilen bir yüzey değildir: Bakışın sınandığı bir alan, hafızanın kurulduğu bir yer, zamanın kendini gösterdiği bir aynadır. Gemi portrelerinde ayrıntının titizliğiyle çalışan el, dalga resimlerinde havanın nabzını tutar; İstanbul manzaralarında ise ışığın geçiciliğini kalıcı bir biçime dönüştürmeye uğraşır. Belki de bu yüzden resimleri bugün hâlâ tanıdıktır: Boğaz’ın ışığı değişse de suyun huyu değişmez; dalga her defasında başka bir yüzle gelir ama aynı soruyu kıyıda bırakır: Biz bu kente, bu suya, bu ufka nasıl bakıyoruz?

Kaynakça 

- Nüzhet İslimiyeli, Asker Ressamlar ve Ekolleri, Asker Ressamlar Sanat Dergisi Yayınları, No: 1, Ankara, 1965.

- Diyarbakırlı Tahsin’in öğrenim ve görev çizgisine ilişkin özet biyografik bilgiler, asker ressamlar literatürü içindeki biyografik derlemelerden hareketle değerlendirilmiştir. (Kullandığın baskı/derleme künyesine göre bir sonraki sürümde kesin künyeye bağlanabilir.)

- M. Sami Yetik, Ressamlarımız, Cilt I, Kanaat Kitabevi, İstanbul, 1940, s. 128.

- Sezer Tansuğ, Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993.

- Bülent Aksaray, İstanbul Deniz Müzesi Koleksiyonu, İstanbul Deniz Müzesi Yayınları, İstanbul, 2004.

İlgili Konular: #Sanat