Eski adı “Türk Ocağı” olan, 1932’de “Halkevi” olarak ismi değişen, günümüzde ise Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet veren bina, Başkentin en önemli kültür duraklarından birisidir. Günümüzde resim sergilerine, konferanslara ve konserlere ev sahipliği yapan binada Atatürk’ün de önemli dokunuşları bulunmaktadır.
Osmanlı döneminde 1912’de kurulan Türk Ocakları, Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in çabalarıyla çeşitli kentlerde faaliyet göstermiştir. Cumhuriyetin ardından yine aynı isimle bir kültür yuvası olarak faaliyet gösteren Türk Ocakları, Ankara’da da teşkil edilmiş, ilk Türk Ocağı binası da Ulus’ta Şengül Hamamı’nın yanındaki eski bir Rum okulunda hizmet vermiştir. Burada Cumhuriyetin ilk konferansları verilmiş, ilk resim sergileri düzenlenmiş ancak zaman içinde yeni ve daha geniş bir binaya gereksinim duyulmuştur. Namazgah olarak bilinen tepede, 21 Eylül 1925 günü Ulu Önder tarafından temeli atılan yeni “Türk Ocağı” binasını Mimar Arif Hikmet (Koyunoğlu) Bey 18 ayda inşa etmiştir. Hikmet Bey bu özel yapı için “Ankara’da betonun ilk kullanıldığı bina” olarak tanımlamaktadır.
Atatürk büyük önem verdiği bu binayı inşaatı sırasında sık sık ziyaret etmiştir. Binayı özel kılan bir hatıra ise Arif Hikmet Bey’in anılarında yer alır: Karlı bir günde inşaat sahasına gelen Atatürk tek kolu olmayan taş ustası Hüseyin Efendi’yi görmüş ve büyük bir üzüntüyle nedenini sormuştur. Kolunu Kurtuluş Savaşı’nda kaybettiğini söyleyen Hüseyin Efendi ile Atatürk uzun bir süre sohbet etmiştir. Çaydanlık bulunamayınca tencerede çay demlenmiş, Atatürk’e ikram edilmiş ve Gazi bir ara ufku işaret ederek, “Hikmet Bey şu karşıdaki boşlukta orman şu bataklıkta ise bir park yapacağım” demiştir. Yıllar içinde “Orman” dediği yer “Atatürk Orman Çiftliği” olmuş, “bataklık” dediği yere ise Théodore Leveau tarafından tasarlanan “Gençlik Parkı” olarak inşa edilmiştir.
DEVRİMİN İZLERİ DUVARLARDA
27 Mart 1928 günü Ankara’ya gelen ünlü Viyana Opereti, Millet Bahçesi’ndeki ahşap küçük salonda gösteri yaparken dekorlar oyuncuların üzerine devrilmiş, temsil yarıda kalmıştır. Bunun üzerine Atatürk talimat vererek inşaatı süren Türk Ocağı binasının içindeki konferans salonunun tiyatro ve opera salonu olmasını istemiştir.
Türk Ocakları Merkez Başkatibi Uluğ (İğdemir) Bey ve Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi Bey’in çabalarıyla bütçe ayarlanmış, Arif Hikmet Bey konferans salonunu genişletmiş, soyunma odaları yapmış, dekorların değişimi için de asansör tesisatı kurulmuştur. Sonuçta konferans salonu tiyatro ve opera temsillerine uygun duruma getirilmiştir. 1930 yılında bu binada konser veren ünlü Alman keman virtüözü George Kulenkampff’a salonuna akustiği sorulduğunda Kulenlampff böyle güzel bir salonun Avrupa’da bile ender olduğunu ifade etmiştir.
LATİN HARFLERİNE HAZIRLIK
Salonda birçok tiyatro ve opera temsili yapılmıştır, bunların en önemlisi de ilk Türk operası Özsoy’dur. Ayrıca Harf Devrimi’nin de izleri binanın duvarlarına yansımıştır. Bilindiği üzere Osmanlı döneminde de geçilmek istenen Latin harflerine ilk önce Mayıs 1922’de Azerbaycan geçmiştir. Atatürk de bu konuda çalışmalar yapmış, Sofya’da askeri ataşe olarak görev yaptığı dönemde Latin harfleriyle ilgilenmiş, İstanbul’daki Madam Corinne’e Latin harfleriyle mektuplar göndermiştir. Ayrıca Milli Mücadele döneminde Mazhar Müfit (Kansu) Bey’e yapılacak devrimlerin içinde Harf Devrimi’nin de olacağını belirtmiştir.
1927’de Ankara’ya davet edilen mimar Ernst Egli de ilginç bir ayrıntıdan söz etmiştir. Bir gün Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati ile Çankaya Köşkü’ne gittiklerini, Gazi’nin odasında Ercüment Ekrem (Talu), Falih Rıfkı (Atay), Yunus Nadi (Abalıoğlu) gibi önemli isimlerin bulunduğunu belirtmiş ve şöyle anlatmıştır:
“Atatürk yazı masasına geçti. İki parmakla yazı yazıyordu. Kısa bir süre sonra yazdığı kâğıdı çıkardı. Bana uzattı ve ‘profesör bize bunu okuyun’ dedi. Kâğıda baktım, Latin harfleriyle yazılmıştı ama Türkçe kelimelerdi. Okudum. Atatürk memnun bir şekilde çevresindeki dostlarına baktı ve sadece ‘voilà’ (İşte) dedi. Ardından da ‘kısa bir süredir aramızda olan bir Avrupalı, bizim dilimizi Latin harflerinde zorlanmadan akıcı bir şekilde okuyor’ dedi”
Ernst Egli’nin 1927’de tanık olduğu bu olay bir yıl sonraki Harf Devrimi’nin hazırlığına da örnek olmuştur.
ATATÜRK’ÜN İZLERİ
Gazi, 1927’de yine bir gün binanın inşaatını ziyaret etmiş ve Mimar Arif Hikmet Bey’den bir istekte bulunmuştur. Arif Hikmet o isteği bakın nasıl anlatır:
“Atatürk, Latin harfleri ile bir metni kâğıt üzerine yazmış ve bunun mermere işlenmesini bize emretmişlerdi. Hiç kimse Latin harfi bilmediği için her harf kopya edilerek yazılmıştı. Bir gün Atatürk yakın arkadaşlarıyla inşaata geldiler. Yazılmasına devam edilen mermerde ne yazdığını sordular. Mustafa Necati bir şeyler söylemeye çalıştı ama okuyamadı. Mustafa Kemal ‘bir yıl sonra anlarsınız’ dedi. Bir yıl sonra Harf Devrimi yapıldığı zaman mermerde yazılanın Gençliğe Hitabe olduğunu hepimiz çok iyi anlamıştık.”
Arif Hikmet Bey anılarında Atatürk’ün beraberindeki kişilerin Mehmet Emin (Yurdakul) ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Beyler olduğunu, hatta Gençliğe Hitabe’nin Latin harfleriyle yazılması fikrini Hamdullah Suphi’nin önerdiğini ifade etmiştir. Bu iş için İstanbul’da yaşayan Hüsni Hat Hakkı Bey kitabeyi yazmakla görevlendirilmiş, yazıları da taş ustası Hüseyin Avni Bey mermer duvara işlemiştir. Böylece Harf Devrimi’nden bir yıl önce Türk Ocağı’nın duvarına Atatürk’ün isteğiyle Latin harfleri kazınmıştır.
Günümüzde binaya girdiğinizde Nutuk’ta da yer alan “Gençliğe Hitabe” sizi karşılar. Altında ise “20 Teşriniewel Perşenbe 1927” diye yazılıdır. Latin harflerine geçme sürecinde dil henüz oturmadığı için de “Cumhuriyet” sözcüğü, “Cümhuriyet”, “muhtaç” sözcüğü “mühtaç”, “perşembe” sözcüğü “perşenbe” ve “teşrinievvel” sözcüğü “teşriniwel” olarak yazılmıştır. Yani bugün alfabede olmayan “w” harfi kullanılmıştır.
Atatürk’ün devrimlerinin izlerini taşıyan bu binada Cumhuriyetin ilk sergileri, ilk resim yarışmaları da yapılmıştır. Birçok konseri, ilk tiyatro, opera ve operetleri bu binada izleyen Atatürk ve onun devriminin izleri bu binanın duvarlarına sinmiştir. Tıpkı Gençliğe Hitabe gibi…
