Son yıllarda kitleyle buluşma alanları giderek genişleyen mizahın yeni kuşak temsilcileri içinde tüm bu mecraları en iyi kullanan isimlerden birisi Baturay Özdemir. Sosyal medyada her platformun dinamiklerine uygun üretimleriyle izleyiciyle buluşan komedyenin asıl mecrası ise hâlâ sahne. Çünkü o mizahı, anlık bağ kurmak olarak tanımlıyor. Özdemir ile hem bugünün hallerini hem de kişisel yolculuğunun satır başlarını konuştuk.
– 18 kentte 20 gösteri yaptığınız bir turneye çıktınız. Tam da gülmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde, zamanlama manidar.
Evet, zamanlama manidar ama komediye olan ilginin bununla çok ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü her yıl ortalama 150’ye yakın gösteri yapıyorum. Zaten mizah hep zamanla yarışır gibi... Ne zaman fazla ciddi olsak bir şeyler patlar içimizde, o da sahneye çıkar. Bu turne biraz kendim için biraz da bu ülkenin ruh haline temas etmek için. 18 kente gitmek sadece gösteri yapmak değil ülkenin nabzını sahneden dinlemek gibi. Her şehirde başka bir kahkaha, başka bir sessizlik var. Ve evet, şu an en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri birlikte gülmek. Çünkü bazen gülmek, yaşadığımızı hatırlamanın en kestirme yoludur.
– Gösteriniz “Şeytan Çocuk” ismiyle dijital platforma taşınıyor. İsmin kuşak çatışmasıyla ilgili olduğunu söylemişsiniz. Peki şeytan bunun neresinde?
“Şeytan Çocuk” biraz bizim kuşağın üzerindeki yargılardan çıktı. Bir nesil için fazla sorgulayan, fazla kırılgan, fazla düş kuran bir kuşaktık biz ve genelde ya “şımarık” ya da “nankör” damgası yedik. Ama ben sahnede bu yargılara “şeytanlıkla” değil, içtenlikle yaklaşıyorum. O yüzden bu isim sadece provokatif değil aynı zamanda ironik. Yani gösterinin ismini duyunca birileri kaşlarını çatıyorsa zaten anlatmak istediğim şeyin tam üstüne basmışız demektir.
– Komedyen olmak artık yalnızca sahneye çıkmakla sınırlı değil. Siz bu dönüşümü nasıl yaşadınız?
Aslında komedyenlik artık bir meslek değil, neredeyse bir “medya disiplini”. Eskiden sahnede iyiysen yeterdi. Şimdi sahnede iyisin ama YouTube’da bir şey koymuş musun, Instagram’da Reels’in var mı, podcast’te ne anlatıyorsun, film-dizi işine bulaştın mı? Hepsi soruluyor. Bu dönüşüm başta beni yordu. Çünkü ben mizahı anlık bağ kurmakla tanımlıyorum, algoritmayla değil. Ama sonra şunu fark ettim: Eğer bu yeni alanları mizahın ruhunu bozmadan kullanırsam ulaşamadığım insanlara da ulaşabiliyorum.
SOSYAL MEDYA SEVGİLİ GİBİ OLDU
– Sosyal medya elbette görünür olmanıza katkı sağladı ama aynı zamanda yordu mu?
Sosyal medya görünür olmamı sağladı mı? Evet. Yordu mu? Evet ama filtreli. Çünkü yoruluyorum ama sonra bakıyorum: “Bu kadar insana ulaşmışım demek ki boşuna değilmiş.” Ama şöyle bir gerçek var: Her gün bir şey paylaşmadığında sanki sistem seni unutacakmış gibi bir baskı var. Sosyal medya artık sevgili gibi oldu, ilgilenmeyince trip atıyor, fazla ilgilenince de tüketiyor. Ben de bu ilişkiyi biraz mesafeli ama medeni sürdürmeye çalışıyorum.
– YouTube ve Instagram’da paylaştıklarınızla sahnedekiler aynı mı? Yoksa biri “doğal hal”, diğeri “prodüksiyon” mu?
Bence ikisi de doğal ama biri küçük bir pencere diğeri bütün ev gibi. Sosyal medyada daha çok geçiş anları, hızlı şakalar, paylaşılır parçalar yer alıyor ama sahne benim için tam alan. Düşüne düşüne kurduğum ama hâlâ doğaçlama hissi taşıyan bir bütünlük var orada. Sosyal medyada bir fikrin fragmanını görüyorsun belki ama esas film sahnede. O yüzden biri prodüksiyon biri doğallık, değil. Biri önden tanıtım, diğeri gerçek temas.
GEÇMİŞE SAYGI AMA...
– Türkiye’de mizah konusu açıldığında sık sık geçmişe bir vurgu ve övgü yapılıyor. Sizce geçmişin komedyenleri daha duyarlı ve nüktedan mıydı yoksa bu durum biraz da nostaljinin etkisi mi?
Geçmiş her zaman daha zarif görünür. Çünkü içindeki gürültüyü duymayız, sadece yankısını hatırlarız. Eskilerin bazıları gerçekten çok güçlüydü, çok keskinlerdi ama bugünün dünyasında o mizahlar bire bir yapılsa büyük ihtimalle hem linç yerler hem de anlaşılmazlardı. O dönemlerin “nüktedanlığı”, bugünkü sosyal medya çağında “düşük etkileşimli paylaşım” olurdu muhtemelen. Biz bugün başka bir şiddetle mücadele ediyoruz: Sürekli dikkat çekme zorunluluğu. O yüzden geçmişi saygıyla hatırlamak güzel ama bugünü küçümseyerek değil. Biz de kendi zamanımızın zarafetini başka türlü taşıyoruz.
– Artık mizahımız daha mı filtreli? Bunun ne kadarı siyasi koşullardan, ne kadarı evrensel politik doğruculuktan kaynaklanıyor?
Mizah artık sadece süzgeçten değil, süzgeçler ordusundan geçiyor. Bir yanda ülkenin siyasi kırılganlıkları bir yanda küresel politik doğruculuk dalgaları... Yani hem “Bunu söyleyebilir miyim?” hem de “Bunu nasıl söyleyebilirim?” sorusu hep aklında. Ancak işin ilginç tarafı şu: Bu filtreler bazen daha yaratıcı anlatım biçimleri doğuruyor. Eskiden düz cümleyle söylediğin bir şeyi şimdi üç kat metaforla, ters köşeyle, daha ustaca söylüyorsun. Zor ama geliştirici bir alan. Tabii bu, her şeyi söyleyebilirsin anlamına gelmiyor. Bazen “filtre” ile “öz sansür” arasındaki sınır kayıyor. Ben o dengeyi bulmaya çalışıyorum: Ne susturulmuş olayım, ne susturmuş olayım.
– Sahnede anlattığınız kişiyle gerçek Baturay arasında ne kadar fark var?
Sahnedeki kişi de Baturay ama değil. O, Baturay’ın iç sesinin dışa sızmış hali. Gerçekte daha sessizim, daha gözlemciyim. Sahnede o gözlemlerin üstüne çıkıp hepsini bir arada anlatan bir versiyonum var. Ama o kişi sahte değil sadece biraz abartılmış, biraz keskinleştirilmiş. Yani fark var ama yalan yok.
TÜRKİYE'DE MİZAH HEM DİREMİŞ HEM DE TERAPİ
– Türkiye’de komedyen olmak nasıl bir yük? Mizahın bir direniş biçimi olduğunu düşünüyor musunuz?
Türkiye’de komedyen olmak bazen yük değil doğrudan yük vagonu gibi geliyor. Çünkü sadece sahnede değil, sokakta, sosyal medyada, aile toplantısında bile, “Haydi bi güldür bakalım” bakışına maruz kalıyorsun ama bir yandan da şöyle bir güzelliği var: Mizah, bu ülkede sadece gülmek için yapılmaz. Bazen bir cümleyle bir haftalık gündemi çözersin. O yüzden ben mizahı hem direniş hem de terapi gibi görüyorum. Direniyorsun ama kırmadan, anlatıyorsun ama bastırmadan. Zaten bu topraklarda gülmek başlı başına bir cesaret hali.
SAHNEDE KRİZ YÖNETİMİ
– Kahkaha gelmediğinde kriz yönetimini nasıl yapıyorsunuz?O anlar küçük kıyametler gibi ama dışarıdan bakıldığında çok normal duruyor. Kendi içimde “Ne oldu şimdi?” sorusu dönmeye başlıyor ama dışarıdan hâlâ sakiniz tabii. (Gülüyor) Kriz yönetimi dediğimiz şey aslında egoyu susturmak. Kahkaha gelmeyince “Şaka kötüydü” mü diyorsun yoksa “Beni anlamadılar” mı? İşte o arada kalınca batıyorsun. Ben genelde içimden “Tamam, bu sessizlik de benim” diyerek bir sonraki şeye geçiyorum. Bazen de doğrudan dalga geçiyorum: “O şaka sizin için değildi, VIP’lere özeldi.” O anın havasını bozmazsan, seyirci sana geri dönüyor zaten.
iLK İZLENİM NE OLURDU?
– Sizi ilk kez izleyen biri hakkınızda ne düşünür sizce?
Muhtemelen “Bu çocuk biraz kırık” diyordur. Yani “Hem anlatıyor, hem dertleniyor, hem gülüyor. Ne yapıyor bu” diye bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Ama sonra fark ediyorlar ki aslında ben seyirciyle aynı yerden konuşuyorum, sadece biraz daha yüksek sesle. Benim yaptığım şey, herkesin içinden geçenleri dış ses gibi okumak. O yüzden ilk izleyen biri önce biraz çözmeye çalışıyor, sonra gülüyor, sonra da “Ben niye bu kadar şey düşündüm ya?” diyerek evine dönüyor olabilir.
BU ADAM HALA İÇTEN
– 15 yıl sonra sizi izleyen biri ne söylesin istersiniz?
“Bu adam hâlâ içten.” Teknik gelişmiş olabilir, sahne büyümüş olabilir, platformlar değişmiş olabilir ama... Bana bakan biri hâlâ “Bu adam kendini anlatıyor” desin isterim. Güldürmek tamam ama niyetin hâlâ kalbe dokunmak olsun. 15 yıl sonra biri çıkıp “Ben o gösteriyi izledikten sonra birini aradım, bir şeyi affettim ya da sadece daha iyi hissettim” derse... O zaman hâlâ işimi yapıyor olurum.