İmbros’tan Gökçeada’ya bir hüznün hikâyesi

Gökçeada, eski adıyla İmroz, hüzünlü sokaklarıyla, taş evleriyle ziyaretçilerini bekliyor. Adanın 5 eski köyü koruma altına alınmış şimdilerde. Kaleköy, deniz kıyısına yerleşimi olan tek köy.

26 Ekim 2021 Salı, 11:05
İmbros’tan Gökçeada’ya bir hüznün hikâyesi
Abone Ol google-news

Yunan mitolojisinde denizlerin tanrısı Poseidon, kardeşleri gibi, Olympos Dağı’nın karlı zirvelerini tercih etmemiş, sarayını, İmroz (Gökçeada) ile Tenedos (Bozcaada) arasındaki bir yerde, Ege’nin mavi derinliklerinde inşa etmiş. Altın arabasını çeken alev yeleli atları ne zaman suyun yüzüne çıksa İmroz’da fırtınalar kopmuş. Poseidon kış aylarında seyahat etmeyi daha çok seviyor olacak ki, kışın kopan Kuzey Ege fırtınaları sebebiyle adanın anakara ile olan bağlantısı kesiliyor sık sık.

Tarihçi Homeros’un İlyada Destanı, İmbros’un adına rastladığımız bir başka kaynak. 10 yıl süren Troya Savaşı sonrasında, bir sabah, tahtadan yapılmış bir at bulur Troyalılar kent kapısında. Akaların da artık savaşmaktan yorulduğunu, atı ise kendilerine hediye olarak bıraktıklarını düşünürler. Oysa bin gemiden oluşan Aka donanması İmbros’un arkasına saklanmıştır. Troyalıların atı kente almasıyla birlikte, saklandıkları İmroz’dan çıkarak kenti ele geçirirler.

 Rum mezelerinin, ada şarabının tadına doymadan ve tabiiki Kastro’da, Semadirek’in arkasından sessizce Ege’nin mavi sularının içine kayan güneşin batışını izlemeden dönmeyin.

BİR ZAMANLAR

Adadaki ilk yerleşimin tam olarak ne zaman başladığı bilinmiyor ancak Kaleköy’deki kalıntılar, bu köyün, antik çağlarda da bir yerleşim yeri olduğuna dair kanıtlar sunuyor. Köyün tepe noktasındaki kalenin yerinde bir pagan tapınağı bulunduğu, kale inşa edilirken de bu tapınağın mimari parçalarından faydalanıldığı düşünülüyor.

MÖ VI. yüzyılda Atina yönetimine bağlanan ada, sırasıyla Roma ve Doğu Roma (Bizans) hâkimiyetine girmiş, 1204 yılındaki Latin hâkimiyetiyle, başkent İstanbul (Konstantinopolis) gibi, Latin İmparatorluğu’nun sınırlarına katılmış.

Adanın en önemli karakterlerinden, Fatih Sultan Mehmet’in himayesine aldığı tarihçi Kritovoulos, İstanbul’un fethinden sonra ada halkının paniğe kapılarak güneydeki Kefalos Burnu’ndan kaçmaya çalıştığını, kendisinin aracılık ederek adadan bir heyeti Fatih’in huzuruna gönderdiğini ve yıllık bir vergi karşılığında yerel idarenin devamını sağladığını, böylece adadan göçü de engellediğini yazar...

1927’den sonra, adanın nüfusu hızla artmaya başlar, 1960’ların ortasına kadar nüfus, ağırlıklı olarak Rumlardan oluşmaktadır. Adaya ilk nüfus yerleştirmesi 1947’de başlar. 1973’te Trabzon’dan, 1984’te Isparta’dan, sonrasında Çanakkale, Biga ve Bulgaristan’dan getirilenlerin yerleştirilmesiyle devam eder.

Kıbrıs olaylarının başladığı 60’lı yılların başına kadar, ekili tarlalarıyla, şaraplarının sıkıldığı bağları ve köyleriyle, Ege’nin bereketli sularının ikramı olan çeşit çeşit deniz mahsulleriyle cennetin yeryüzündeki temsilcisidir İmroz adeta. Kıbrıs’taki dengenin bozulmasıyla birlikte, İmroz’da da kara günler başlar. Yaptırımlar gündelik hayatı kâbusa dönüştürür. Köylerdeki okullarda Rumca eğitim yasaklanınca pek çok aile göç eder adadan.

HAYALET KÖY DIYORLAR

Araziler hızla istimlak edilir ancak adanın ulaşımının zor olması bahane edilerek değerinin çok altında bedeller ödenir toprak sahiplerine. Üç büyük ve bereketli ova istimlak edilerek havaalanı, devlet üretme çiftliği ve açık cezaevi inşa edilir. Balıkçılığa ve anakaraya yapılan et ihracatına getirilen kota, ada halkının elini ayağını bağlayarak geçim kapısını kapatır.

1965’te Dereköy’e yapılan cezaevi köyün kaderini değiştirir. Farklı yerlerden getirilen mahkûmlar, gündüz inşaat işlerinde çalışmaya, akşam da cezaevinde yatmaya başlar. Adada artan hırsızlık, tecavüz olayları neticesinde, Atina, Amerika ve Avustralya’ya hatta elmas madenlerinde çalışmak üzere Güney Afrika’ya toplu göçler başlar. Bin 600 haneli köyün 300 hanesi, ilk 6 ay içinde göçmek zorunda kalır.

Şimdilerde “hayalet köy” diyorlar eski Shinudi’ye. 1991’de kapatılan ve salça fabrikası yapılan cezaevinin ağırlığı, köyün üstünde hâlâ. İskânla getirilen güneydoğu halkının yanı sıra birkaç Rum aile yaşıyor köyde ancak, yıkıntı evlerin arasında yürürken geçmişte yaşanan acıları hissediyor insan yüreğinde istemsizce.

 İmbros, sörf ve dalış tutkunlarının, hafta sonu şehirden kaçış planları yapanların gözdesi...

VOLKANİK BEREKETLİ TOPRAK

Gökçeada ya da 2600 yıldır bilinen ismiyle İmroz, sörf ve dalış tutkunlarının, hafta sonu şehirden kaçış planları yapanların gözde adresi artık.

Adada 300 kadar yerleşik Rum nüfusunun bir bölümü, geçmişteki zorlu şartlara rağmen ata toprağından kopamayanlar. Bir bölümü ise yıllar sonra yaşadıkları şehirlerden çıkıp ata toprağına geri dönenler.

Kabatepe Limanı’ndan bineceğiniz gemi ile hava şartlarına göre 1.5-2 saat süren bir yolculuk sonrasında Gökçeada’ ya varıyorsunuz. Kuzu Limanı’na yaklaşırken sizi karşılayan çorak görüntüye aldanmayın; adanın iç kesimleri ve köyleri olabildiğince yeşil ve üzüm bağları, zeytinlikler ile kaplı. Limana yaklaşırken görünen Hagios Dimitrios tepesi volkanik bir oluşum. Zaten ada toprağının yüzde 75’i de volkanik özelliğe sahip. Dolayısıyla antik çağdan bu yana, bağcılık ve şarapçılık, önemli geçim kaynaklarından biri olmuş.

Gökçeada’nın merkezi, eskiden Panagia Mahallesi olarak adlandırılmış. Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne bağlı olan Metropolit merkezi ve kilisesi, merkezdeki Fatih Mahallesi’nde. Metropolit kilisesinin hemen yanıbaşında da Fatih Camisi var. Gökçeada’nın 5 eski köyü koruma altına alınmış şimdilerde. Kaleköy, deniz kıyısına yerleşimi olan tek köy. Asıl adı Kastro olan köyün tepe noktasındaki kale kalıntısı, gün batımını ve Semadirek manzarasını en keyifle izleyeceğiniz yer.