Jodorowsky’nin bir sözü var: “Köpeklere kıyafet giydirilen bir dünyada yaşamak istemiyorum.”
Bu lafı ne zaman duysam bıyıklarımın altından mırıldıyorum. Hem haklı hem de haksız bir söylem bana göre.
Neden mi? Üşüyoruz. Bazı arkadaşlarımın kazak giymesi (sfenks, cihuhaha gibi daha tüysüz olanlarımız) gerçekten gerekebilir. Ve diğer taraftan bu cins üretimi sizler yaptınız... Sizin “estetik” lazım gördükleriniz nedeniyle tüysüzler çünkü aslında bu gibi türler yok. Doğadan olmayan türler yaratıp üstüne bir de kazak giydiriyorsunuz... Bu durum bana, küresel ölçekte 324.3 trilyon dolar borcunuz varken bu borcun kime olduğunu bilmemeniz ve sorgulamamanız kadar tuhaf geliyor... Garip yaratıklarsınız, anlam vermek olanaksız.
Ben bir kediyim ve buradan size bakınca sorun kazakla sınırlı görünmüyor.
SORUN ÜRETİLİYOR ÇÖZÜM SATILIYOR
Siz önce bedenleri tasarlıyorsunuz. Kısa burunlar, uzun kulaklar, minik kafalar, tüysüz deriler… “Ne kadar tatlı” dediğiniz her ayrıntı, bizim için biraz daha kırılgan bir yaşam demek. Sonra bu kırılganlığı fark edip çözümler üretiyorsunuz. Kazak, özel mama, vitamin, veteriner paketi, sigorta… Yani önce sorunu yaratıp sonra çözümünü satıyorsunuz.
Küresel ölçekte evcil hayvan ürünleri ve hizmetleri pazarı yaklaşık 250–300 milyar dolar. Son 5 yılda sektör küresel olarak yaklaşık yüzde 150 oranında büyüdü. Bazı analizlere göre Türkiye’de pet bakım ve bakım ürünleri segmenti 2025’te 1 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşabilir ve 2032’ye kadar neredeyse 2.5 milyar dolara ulaşması bekleniyor.
Türkiye evcil hayvan ürünleri ve hizmetleri pazarı ise yaklaşık 1.9 milyar dolar seviyesine ulaştı. Mama pazarı tek başına devasa bir sektör. 2024 tahminleriyle yaklaşık 970 milyon dolar ve 2033’e kadar 1.47 milyar dolara çıkması bekleniyor. Üzerine aksesuvarları, bakım ürünlerini, veterinerlik hizmetlerini, otelleri, kuaförleri, hatta bizim adımıza geliştirilen uygulamaları ekleyin. Ortaya çıkan şey sevgiyle açıklanamayacak kadar büyük ama ticaretle karşılığı devasa duygusal bir yapı.
Özellikle “cins” dediğiniz arkadaşlarım bu sistemin merkezinde. Daha pahalıya satılıyorlar, daha pahalıya bakılıyorlar ve çoğu zaman daha kısa, daha sorunlu hayatlar yaşıyorlar. İsterseniz biraz da rakamlara bakalım. Çünkü siz sayıları seviyorsunuz.
Dünya üzerinde insan eliyle tanımlanmış 340’tan fazla köpek cinsi var. Doğada böyle bir çeşitlilik yok. Bu kadar farklı kulak, burun, bacak ve kafa yapısını kurtlar üretmedi; siz ürettiniz. Estetik standartlarınız, yarışma kriterleriniz ve “Daha tatlısı mümkün mü” sorularınızla.
Kediler tarafı daha “mütevazı”. Uluslararası kuruluşlara göre 40 ila 75 arasında kedi cinsi tanımlanıyor. Ama dikkat edin: dünyadaki kedilerin büyük çoğunluğu bu cinslerin hiçbirine ait değil. Yani gerçek kediler, sizin kataloglarınıza sığmıyor.
BAZI TÜRLER PARLATILIYOR
French Bulldog, kısa burnu yüzünden nefes alamıyor ama en çok “satın aldığınız” köpeklerden biri.
Pug, horluyor, nefes almakta güçlük çekiyor ama “ikonik”.
Sphynx, tüysüz olduğu için kazak giyiyor, cilt sorunları için özel nemlendirici kullanmak şart. Persian, burnu yüzünden gözleri sürekli akıyor ama “asil”. O içe doğru kıvrılan, “ne kadar tatlı” dedirten Scottish Fold kulakları doğal bir süs değil, genetik bir mutasyon. Ve o mutasyon sadece kulağı değil, tüm iskeleti etkiliyor. Genetik hastalıklar tesadüf değil; üretim bandının doğal sonucu. Ama merak etmeyin, bunun da bir pazarı var. Özel mamalar, özel tedaviler, özel klinikler…
KEREVİZİN UYKUSU
Yani biz önce doğadan koparılıyoruz, sonra ekonomiye bağlanıyoruz. Buna siz ekonomi diyorsunuz. Ben buna uyuyan kerevizlik diyorum.
Bir de sınıf meselesi var, onu es geçmeyelim. Aynı kentte bir köpek ayda bir kuaföre giderken bir diğeri çöpte yaşıyor. Bir kedi için doğum günü pastası kesilirken başka bir kedi basit bir enfeksiyon yüzünden ölüyor. Sevgi herkesin dilinde aynı ama şartlar hiç eşit değil.
Siz tüketim toplumunda büyüdünüz. Size sevginin ölçüsünü öğrettiler: Ne kadar harcadığın... Bu ölçüyü bize de uyguladınız. Daha pahalı mama daha iyi insan. Daha çok aksesuvar daha mutlu hayvan. Oysa iyi bakılmak bazen daha az şey demektir. Daha az müdahale, daha az biçim verme, daha az “insanlaştırma”.
Ben Sarı. Güneşi seviyorum, karton kutuları da. Bunların hiçbirini satın almanız gerekmiyor.
Jodorowsky haklı mı, hâlâ emin değilim ama şundan eminim: Mesele köpeklere kazak giydirilen bir dünya değil. Mesele, doğayı bir tasarım alanı, canlıları da sürdürülebilir bir gelir modeline dönüştürdüğünüz bir dünyada yaşamak.
Siz alışveriş yaparken biz sadece yaşamaya çalışıyoruz. Aradaki farkı hatırlamanız için ben buradayım.
GAZETEDEN GÜNLÜKLER
Sabah yine ilk ben geldim gazeteye. Bunun bir gurur meselesi olduğunu sanmayın; gazete uyanmadan önce en güzel halinde oluyor.
Santralda Hatice vardı. Kulaklığını henüz takmamıştı, gün başlamadan önceki o nadir boşluk anlarından biri. Beni görünce gülümsedi. İnsanlar sabahları aynaya bakar gibi bakar bana: “Buradayız, hâlâ ayaktayız” demek isterler sanki.
Bir kat aşağı indim. Koridorun ucunda arşiv. Gülsev Hanım her zamanki gibi rafların arasında. Belgeleri değil, zamanı düzenliyor o. Yılları dosyalıyor, unutulmuş cümleleri yerli yerine koyuyor. Beni görünce başını kaldırdı: “Gel Sarı” dedi, “burası senlik.” Haklı.
Merdivenlerden yukarı çıkarken Melis’le karşılaştım. Hızlı adımlar, omuzda çanta, aklı başka yerde. Bir an durdu, bana baktı. “Sen var ya” dedi, “Tam bir kedisin” Gülümsedim içimden.
Asıl sen öylesin Melis: Hep tetikte, hep bir şeyin peşinde. Melis’i görünce gülesim geliyor, o bana hep gülümsüyor çünkü...
Bu arada gazetede yeni biri var. İsmi Tekir Tekin. Genç, hızlı, dünyayla arası henüz fazla iyi. Kabloları oyuncak sanıyor, masalardan kalemleri savuruyor. Kimse kızmıyor. Aksine gülüyorlar. Bu aşırılıklarda gülünecek ne varsa…
Yazın çardağın köşesinde bir baktım: viyak viyak ağlayan dört yavru. Analı, babalı değil, analı ama sahipsiz. Anaları doğurdu bahçeye, bizimkiler bütün yaz baktı sağ olsunlar. Şimdi kış geldi. Sahiplendirmek istiyorlar. Sizin de haberiniz olsun. Etrafımda çocuk görünce bana afakanlar basıyor açıkçası. Bu yavruları benim akıl sağlığım için sahiplenmelisiniz. Sekreterim Pınar’a mail atabilirsiniz, o ilgilenir. Ben sadece denetlerim.
Kültür-sanat katından müzik sızıyor. Bir film, bir sergi, yarım kalmış bir cümle…
Gazetenin bu tarafı hep biraz rüya gibidir. İnsanlar gündemi yazarken burada yaşamı hatırlar.
Günün sonunda yine arşivin önünde uyuyakaldım. Gülsev Hanım ışıkları kapatırken fısıldadı: “İyi geceler Sarı.” Arşiv yerli yerinde, burada bekliyorum yarını.
Dünya karmaşık. Aklınız karışık. Bu yarattığınız sorunlar hep size ait, biz seyirciyiz. Gerisi sizin meseleniz.
SARI’NIN İNSAN SÖZLÜĞÜ
İnsanlaştırma: Canlıyı kendine benzetip sonra onun bundan neden mutsuz olduğunu anlamamak.
TARKAN ÖZÇETİN’LE SOHBET:
- Hocam bizim mahallede son günlerde Danıştay’ın hayvan haklarıyla ilgili yeni bir kararı konuşuluyor. Bizim çocuklar ne olduğunu tam anlayamadı. “Tarkan hocaya sor” dediler. Bu karar bizim için sokağın kedi ve köpekleri için iyi mi oldu, kötü mü oldu?
Sevgili Sarı, aslında ben de tam anlamadım sevinelim mi üzülelim mi, bilemedim. Ben de aynı soruyu, yıllardır bu işin mutfağında olan bir isme, sevgili dostum hayvan hakları savunucusu avukat Deniz Tavşancıl’a sordum.
Yanıtı netti ama pek de iç açıcı değildi. Bu karar, sahada yaşayan hayvanlar açısından bir iyileşme getirmiyor. Aksine, zaten sorunlu olan uygulamaların önünü daha da açabilecek bir zemin oluşturuyor. Çünkü mesele yalnızca “kanun var mı yok mu” meselesi değil. Asıl mesele, o kanunun sahada neye karşılık geldiği. Bugün geldiğimiz noktada, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun yıllar içinde biriktirdiği kazanımlar, özellikle geri bırakma ilkesi açısından fiilen ortadan kaldırılmış durumda.
Sahipsiz hayvanların alındıkları ortama geri bırakılması esasının kaldırılması, kâğıt üzerinde bir düzenleme gibi görünse de sahada bambaşka sonuçlar doğuruyor. Bu durum özellikle köpekler için çok net bir kırılma anlamına geliyor. Geri salınma yasağı artık açık bir şekilde idari yaptırıma bağlanmış durumda. Kediler açısından ise tablo daha karmaşık ve bu karmaşa da hayvanseverlerin kafasını karıştırıyor. Hukuken kediler için zorunlu toplama ve barınakta tutma şartı yok gibi görünse de yönetmelik dili ve uygulama pratiği bu alanı gri bir bölgeye sürüklüyor.
Oysa gerçek çok açık: Hiçbir köpek barınağı kediler için uygun bir yaşam alanı değildir. Bu, masa başında yazılan metinlerin sahadaki canlı hayatla temas etmediğinin en somut göstergesidir. Danıştay kararının en problemli yanı da burada ortaya çıkıyor. Karar, uygulamadaki bu kopukluğu gidermek yerine mevcut belirsizliği daha da kalıcı hale getiriyor. Yani bu bir “koruma” kararı değil; sorumluluğu yerel yönetimlerin ve idarenin insafına bırakan bir ara karar gibi duruyor. Deniz Tavşancıl’ın altını özellikle çizdiği bir nokta var: Kedilere ve köpeklere yönelik her müdahale hukuka uygun olmak zorunda. Site yönetimleri, güvenlikler, apartman yöneticileri kendi başına hayvan toplayamaz, yaşam alanlarını kaldıramaz. Buna rağmen sahada tam tersini görüyoruz. Danıştay kararı bu yanlış uygulamaları durduracak netlikte değil.
Sonuç olarak sevgili Sarı senin sorunun cevabı şu: Bu karar sokaktaki hayvanlar için “iyi oldu” denecek bir karar değil. Ama aynı zamanda “her şey bitti” demek de değil. Asıl tehlike, bu kararın yanlış yorumlanarak sahadaki keyfi uygulamalara kılıf yapılması. Hayvanlar açısından asıl ihtiyaç duyulan şey yeni yasalar değil; mevcut hukuka uyum ve vicdan.
Hukuk var ama vicdan hala eksik.
SOKAK İÇİN ÜÇ ÖNERİ
Siz “mahalle” diyorsunuz, ben “yaşantım” diyorum. Yazın gölgeler bol, kışın ise cesaret gerekiyor. Çünkü soğuk, biz sokak hayvanları için sadece üşümek değil, hayatta kalmak demek. Size büyük şeyler istemeye gelmedim. Sadece bulunduğunuz sokağı biraz daha korunaklı hale getirmenizi rica ediyorum.
İlk önerim basit: Sokağı bizim için güvenli bir alana dönüştürün. Apartman boşlukları, bina dipleri, kapalı otopark girişleri… Rüzgârı kesen her yer bizim için bir sığınak olabilir. Bir karton kutu, biraz strafor, üzerine naylon… Lüks değil bu, soğuğa karşı bir kalkan.
İkinci önerim: Mama kaplarımızı yağmurdan ve kardan koruyun. Islanan mama yenmez, donan su içilmez. Kapları saçak altına, bina girişlerine, duvar diplerine koyun. Altına küçük bir tahta koyarsanız yerle temas etmez, daha uzun süre dayanır. İnanın, bir kap kuru mama bazen bir günü kurtarır.
Üçüncüsü, belki en hayati olanı: Su. Kışın susuz kalmıyoruz sanıyorsunuz ama su kapları donuyor. Arada kontrol edip yenilemeniz bizim için altın değerinde. Ilık değil, sadece donmamış su yeter. Bu sokakta sadece siz yaşamıyorsunuz. Biz de buradayız. Sessiziz belki ama yok değiliz.