"Kimse normal değil. Sadece karşıdan bakıldığında öyle görünüyor."
HBO Max'te yayınlanan “DTF St. Louis”in son bölümüne adını veren bu cümle, Amerikan banliyösünde sıradan yaşamlar sürdüren ve ilk bakışta sıradan gibi görünen insanları anlatan bir hikâye için "alelade" görünebilir. Ancak gerçekte, bütün bir olay örgüsünü ve karakterlerini "hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı" fikri üzerine kuran yapımı izlerken bu cümlenin ne anlama geldiğini daha iyi kavrayacaksınız.
İşine yatay bir bisikletle gidip gelen yerel bir hava durumu sunucusu Clark (Jason Bateman), işaret dili tercümanı ve boş zamanlarında heybetli cüssesiyle konserlerde dans eden Floyd (David Harbour) ve Floyd'un çekici eşi, ek iş olarak şişme kıyafetlerle beyzbol hakemliği yapan Carol (Linda Cardellini). Bu, gerçekten de ilk anda "sıradan" bir izlenim uyandıran ancak öykü ilerledikçe epeyce "tuhaf" olduklarını fark edeceğimiz üçlüyü bir araya getiren DTF St. Louis, Floyd ve Clark'ın sunduğu bir hava durumu haberiyle giriş yapıyor anlatısına. Kuvvetli bir kasırga sırasında iş arkadaşının hayatını kurtaran Floyd ve Clark'ın dostluğu bu sayede başlıyor ancak kenti kasıp kavuran bu hava olayı, dizinin hemen başında gördüğümüz Floyd'un ölümüyle birlikte yaşamlarını da yerle bir edecek bir olaya dönüşüyor.
CİNAYET GİZEMİ
Bu noktadan itibaren öyküsünü geriye dönüşlerle, Floyd'un neden ve kim tarafından öldürüldüğü sorusu üzerinden şekillendiren dizi, çerçevesini esasen cinayet gizemiyle oluşturuyor. Kenarlıkların içine yerleştirdiği ve öyküye de adını veren “DTF St. Louis” isimli bir flört uygulamasından hareketle, banliyöye sıkışıp kalmış yaşamlardan bunalan orta yaş krizinin eşiğindeki üç kişiyi resmetmeye çalışıyor. Clark, Floyd ve Carol'ın arasında gelişen ve Floyd'un ölümüne dek uzanan garip ilişkiler yumağı, evliliklerini korumak isteyen ancak uygulamayı kullanarak "yeni şeyler" de denemek isteyen çiftlerin gizli sırlarının ortalığa saçılmasıyla sürüyor. İlk bakışta basmakalıp bir aşk üçgeni hissi uyandıran temanın derinleştirildiği yer de burası oluyor. Çünkü Floyd'un ölümünün arkasındaki sır perdesi aralandıkça, aşk-ihanet-cinayet-sadakatsizlik-arkadaşlık gibi klasik şemaların çok ötesine geçildiğini anlıyoruz. Dahası, bulmaca karmaşıklaştıkça dizinin yaratıcısı Steve Conrad'ın niyetinin esrarlı bir cinayeti çözmek değil, her biri birbirinden karmaşık karakterlerin hüzünlü arayışlarını ve yalnızlıklarını anlamaya çalışmak olduğunu fark ediyoruz.
Gerçekten de flört uygulamasında tanıştığı kişiyi üzmemek için elinden geleni yapan Floyd'dan, varoluş krizinin boyutlarını öğrendiğimiz Clark'a, hayatta kalmak için her şeyi yapmaya hazır Carol'a ve onların arasındaki esrar perdesini kaldırmaya çalışan eski kafalı dedektiften, "açık sözlü" özel suçlar birimi memuruna değin her bir özelliği nakış gibi işlenmiş karakterlerle dolu bir dünya kuran dizi, kara komediyle incelikli bir drama arasında kurulan belli belirsiz köprüsüne konumlandırıyor onları. Geçmişlerini deştikçe sıra dışılıklarını ortaya çıkarıyor ancak bu anomalilerin dayanaklarını, herkesin sahip olabileceği duygular üzerine kurarak hem inandırıcılıklarını hem de "sıradan görünümlü kabuklarını" pekiştiriyor. “DTF St. Louis”, hiç kimsenin, hiçbir olayın normal ve göründüğü gibi olmadığı algısı üzerinden o kadar tanıdık, bilindik bir hisle temas ediyor ki yaşanan tüm karmaşa ve saçmalıklar ağı, bir anda ayakları yere basan bir hal alıyor. Gücü de buradan geliyor “DTF St. Louis”in. Bir dizi absürt durumun ve kişinin, aslında tümüyle "normal" olduğunu gösteriyor sonunda bizlere. Normal bir duygudan beslendiklerini, normal hissettiklerini ve aslında bizlerden çok da farklı olmadıklarını…
“DTF St. Louis”, David Harbour, Jason Bateman ve Linda Cardellini'nin nefes kesici uyumlarıyla yer yer komik, karakterlerinin sivrilttiği köşeleriyle alabildiğine alaycı, öyküsünde filizlenen temalarla ise hüzünlü bir dizi. Tümüyle kendine özgü, organik ve bu haliyle daha da çarpıcı.
Puanım: 7.5/10
