Kuştul Manastırının eksilmiş taşlarından sonra yol bu kez bizi, Vazelon (Yahya) Manastırı’na götürdü. Trabzon’un Maçka ilçesinde, Kiremitli köyü sınırları içerisinde ve Galyan Vadisi’nde yer alan bu eski yapı, o gün bize yalnızca tarihini değil, yağmurun altında açtığı kapıyı da gösterdi. Dışarıda sağanak, içeride taş duvarlar, elimizde çay… Ve bir pencerenin önünde asılı kalan tek soru: Bu ormana bakan kaçıncı kişiydik?
Bir önceki durağımız Kuştul Manastırı’ydı. Eksilmiş taşların, suskun duvarların, hafızaya dönüşmüş bir yapının önündeydik… Yolculuk elbette orada bitmedi. Çünkü Maçka’nın dağları, bir sırrını gösterirse ötekini geride saklar. Yol bizi Vazelon Manastırına çağırdı. Eğer Kuştul kırılmış bir hatıraysa, Vazelon yaralı ama dimdik duran bir gövde gibidir. Aynı coğrafyanın içindedir ama insanda bıraktığı duygu başkadır. Biri daha çok eksikliğin diliyle konuşur, öteki varlığını, ağırlığını ve içindeki vakarı hâlâ taşır.
ORMANIN İÇİNE DOĞRU
Vazelon Manastırı’na ilerledikçe orman koyulaşır. Çam ağaçlarının arasından süzülen ışık, yolun üstünde parçalı gölgeler bırakır. Taş, ağaç, yosun, toprak, nem, yağmur kokusu birbirine karışır. Sanki doğa bu yapıyı çoktan kalbinin içine almıştır. Vazelon Manastırı’na yaklaşırken insanda hafif bir ürperti de başlar. Çünkü orman bazı yerleri yalnız örtmez, onları büyütür. Her şeyi olduğundan daha eski, daha derin, daha içli gösterir.
Manastır’ın kökleri eski zamanlara uzanır. Anadolu’nun en eski manastırlarından biri sayılır. İlk yapının bir mağaranın önünde kurulduğu sonra yüzyıllar boyunca büyüyüp değiştiği anlatılır. Bugün görülen kilise ile keşiş odalarının daha geç dönemlere ait olduğu, kuzeydeki şapelde eski fresklerin izlerinin bulunduğu bilinir. Bütün bunlar Vazelon’u yüzyılların üst üste bıraktığı katmanlı bir belleğe dönüştürür.
YAĞMURLA GELEN SIĞINAK
Ve tam o sırada yağmur bize eşlik etti... Karadeniz’de yağmur bazen bir hava olayı değil, yol arkadaşıdır. Siz nereye giderseniz o da oraya gelir. Manastıra vardığımızda da öyle oldu. Önce ince ince başladı, çoğaldı. Sonra yıllar öncesinden bizi tanıyormuş gibi manastırın taşlarına vurdu. O an anladık ki Vazelon Manastırı yalnızca görmek için geldiğimiz bir yer değil, o gün bize kapısını açan bir sığınaktı.
O anı bugün bile büyük bir sıcaklıkla hatırlıyorum. Termostan bardaklarımıza çay döktük. Yağmur dışarıda kendi şarkısını söylüyordu. Biz, yılların içinden geçip gelmiş o taş yapının içinde, bir pencerenin kıyısına oturduk. Önümüzde Galyan Vadisi’nin derin yeşili, Karadeniz’in o koyu orman dokusu vardı. Ağaçlar yağmurla daha koyu, daha diri, daha canlı görünüyordu. Çayın buharı yüzümüze vuruyor, yağmurun kokusu içeri doluyor, taş duvarlar bizi dışarıdaki havadan değil, biraz da zamandan koruyordu sanki.
PENCEREDEKİ SORU
İnsan bazı yerleri uzaktan güzel bulur, bazı yerleri ise ancak içinde bir süre kalınca anlar. Vazelon Manastırı o gün benim için tam da böyle oldu. Taşlarına bakarak değil, içinde oturarak; duvarlarını seyrederek değil, yağmurdan kaçıp ona sığınarak anladığım bir yer…
Sonra birbirimize baktık. Hiç unutmam o bakışı. Neredeyse aynı anda aynı soruyu sorduk: Bu pencereden bu güzelim ormana bakan kaçıncı kişiydik acaba?
O soru, orada, yağmurla çayın arasında asılı kaldı. Ve bence o yolculuğun en derin yerine de orada yerleşti. Çünkü bazen bir gezinin özü, gördüğünüz şeyde değil, sorduğunuz sorudadır. Bizden önce bu pencereden kimler baktı? Kaç kişi yağmura bizim gibi tutuldu? Kaç kişi elindeki sıcak bardakla dünyadan biraz olsun uzaklaştı? Kaç kişi tam o noktada hayatın ne kadar geçici, doğanın ne kadar kalıcı olduğunu düşündü?
Vazelon Manastırının içindeki o kısa mola, hafızamda bir gezi ayrıntısından çok daha fazlası olarak kaldı. Çünkü bazen bir yapıyı gerçekten anlamak için onun duvarlarına bakmak yetmiyor; bir süre onun içinde oturmak gerekiyor. O yapı artık size dışarıdan görünen bir tarih parçası olmaktan çıkıyor, yaşamınıza dokunan bir şeye dönüşüyor.
İçeride otururken taşların yılları nasıl biriktirdiğini düşündüm. O duvarlar neler görmüştü kim bilir. Kaç kış geçmişti üstlerinden, kaç bahar gelmişti, kaç yağmur inmişti pencerelerine. Orada yalnızca birkaç saat kaldık belki ama o yapı, yüzyılların içinden bakıyordu bize. İnsan böyle yerlerde kendi ömrünü daha başka ölçüyor. Koşuşturduğumuz günlerin, aceleyle harcadığımız zamanların karşısına, sabırla beklemiş taşlar çıkıyor. O zaman anlıyorsunuz: Biz geçiyoruz ama bazı yerler kalıyor.
YOLUN BIRAKTIĞI
Sümela Manastırı’nı elbette ayrı bir yere koyarım. Kuştul Manastırı’nı da öyle. Ama Vazelon bana ikisinden başka bir şey daha söyledi: Sığınmanın da bir hafızası olduğunu… Bir yapının yalnız geçmişte değil, bugün de insana kapı açabildiğini… Bir yağmur anının bazen tarih bilgisinden daha kalıcı olabildiğini…
İnsan bazen bir manzarayı değil, bir anı ömür boyu taşır. Vazelon Manastırı’ndan biraz böyle döndüm. Orada gördüğüm şey yalnız taş değildi. Taşın içinde birikmiş zaman, yağmurun altında büyüyen sessizlik ve dostlukla paylaşılan bir andı. Belki de bu yüzden, Vazelon Manastırı’nı anlatırken yalnız tarih anlatmış olmuyorum. Biraz memleketi, biraz dostluğu, biraz da insanın bazı yerlere neden yeniden dönmek istediğini anlatıyorum.
Siz yolunuzu bir gün Maçka’ya düşürürseniz ve bilinen güzergâhların biraz dışına çıkmak isterseniz, yüzünüzü Vazelon Manastırı’na çevirin. Çamların arasından yükselen o eski yapıya bakın. Yağmur varsa daha da iyi. Çünkü bazı yerler güneşte güzel görünür; bazıları ise yağmurla birlikte gerçek sesini bulur.
Ve belki siz de bir gün o pencerede durup aynı soruyu sorarsınız: Bu ormana bakan kaçıncı kişiyim? O zaman anlarsınız ki bazı yolculuklar yalnız gidilip gelinmez; insanın içinde kalır. Vazelon Manastırı da benim için tam olarak böyledir: Trabzon’un, dağlara, yağmura ve zamana emanet ettiği kadim bir sığınak gibi.
