Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan yeni savaş dalgası, kısa sürede bölgesel bir yangına dönüştü. Bu yangının en kritik cephelerinden biri ise yeniden Lübnan oldu.
Lübnan içindeki baskılardan dolayı Hizbullah bu savaşa müdahil olmayacağını ama dini liderin kırmızı çizgileri olduğunu açıklamıştı.
Saldırıların ilk gününde dini lider Ali Hamaney’in öldürülmesi Hizbullah için bardağı taşıran son damla oldu. İran’a yönelik saldırıdan iki gün sonra Hizbullah’ın Hayfa’ya roketler fırlatması ve
İsrail’in buna geniş çaplı bombardıman ve suikastler ile karşılık vermesi, zaten kırılgan olan dengeyi tamamen ortadan kaldırdı.
Lübnan cephesinde yaşanan bu yeni tırmanışı yalnızca bir sınır çatışması olarak okumak eksik olur. Çünkü sahadaki askeri hareketlilik kadar, hatta belki daha fazla belirleyici olan unsur, Lübnan’ın iç siyasetinde yaşanan kırılma ve devletin direniş meselesine yaklaşımındaki değişimdir. Bugün ülkede yaşanan kriz, aynı anda üç farklı düzlemde ilerliyor: İsrail ile askeri çatışma, Hizbullah’ın bölgesel rolü ve Lübnan devletinin egemenlik tartışması.
İRAN FAKTÖRÜ VE HİZBULLAH’IN STRATEJİK HESABI
İran’a yönelik saldırılar ve özellikle İran liderliğine karşı gerçekleştirilen suikastlar, Hizbullah için yalnızca bölgesel bir gelişme değil aynı zamanda varoluşsal bir mesele anlamına geliyor.
Hizbullah’ın ideolojik, askeri ve kurumsal bağları içinde İran’ın yerinin ne kadar önemli oldugu açık. Bu nedenle İran rejiminin ciddi bir tehdit altında olduğu bir senaryoda Hizbullah’ın hareketsiz kalması zaten beklenemezdi.
Son yıllarda İran’ın Hizbullah üzerindeki etkisinin daha da arttığı yönünde güçlü işaretler bulunuyor. Nasrallah sonrası dönemde örgütün karar alma süreçlerinde İran Devrim Muhafızları’nın rolünün daha belirgin hale geldiğine dair değerlendirmeler yaygın. İranlı askeri danışmanların Lübnan’da bulunduğuna ilişkin haberler de bu savı destekler nitelikte.
Bu tablo Hizbullah’ın son roket saldırılarını yalnızca Lübnan-İsrail geriliminin bir uzantısı olmaktan çıkarıyor. Aksine, İran’a karşı yürütülen savaşın Lübnan cephesine taşınması anlamına geliyor.
Hizbullah için silahsızlandırılmasının en önemli gündem maddesi olduğu bir siyasi-askeri düzlemde, hamisinin taleplerine uyması dışında çok fazla bir seçenek yok.
BEYRUT’TA DERİNLEŞEN SİYASİ ÇATLAK
Lübnan’daki kriz yalnızca dış cephede yaşanmıyor. Ülke içinde de devlet ile Hizbullah arasında yeni bir gerilim hattı oluşmuş durumda.
Savaşın başlamasından kısa süre sonra hükümetin Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasaklama kararı alması, bu gerilimin en açık göstergesi oldu. Bu karar teknik olarak devlet egemenliğini güçlendirme girişimi olarak sunuldu. İsrail saldırıları sürerken alınan bu karar, direnişin siyasi meşruiyetini hedef alan önemli bir dönüm noktası oldu.
Kasım 2024’te ilan edilen ateşkesin ardından Hizbullah büyük ölçüdeçatışmayı sınırlı tutarken, İsrail’in ihlalleri neredeyse günlük halegelmişti. Ateşkes döneminde yüzlerce Lübnanli hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı ve İsrail ordusu Lübnan’daki bazı askeri noktaları terk etmeyi reddetti. Buna rağmen Beyrut yönetiminin önceliği İsrail saldırılarını durdurmak değil, Hizbullah’ı sınırlandırmak oldu.
Ordunun Zor Seçimi
Bu süreçte Lübnan ordusu da son derece zor bir denklemin içine sürüklendi. Ordu güneyde konuşlandırıldı, ancak bu konuşlandırmanın temel amacı İsrail saldırılarına karşı bir savunma hattı oluşturmak değil, Hizbullah’ın silahlarını denetlemekti. Batılı ülkelerin Lübnan ordusuna sağladığı yardımların içeriği de bu tabloyu doğrular nitelikte. Yardımların önemli bir kısmı asker maaşlarına ve devlet dışı silahlı aktörlerle mücadele başlığına ayrılıyor. Başka bir deyişle uluslararası destek, İsrail’e karşı caydırıcılık oluşturmaktan çok Lübnan’ın iç dengelerini yeniden düzenlemeyi hedefliyor.
Bu durum ordunun iki farklı baskı arasında sıkışmasına yol açıyor. Bir yanda Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını isteyen siyasi aktörler ve dış baskılar bulunuyor. Diğer yanda ise böyle bir girişimin ülkeyi yeni bir iç savaşa sürükleyebileceğine dair ciddi endişeler var.
İNSANİ KRİZ VE SİYASİ MÜCADELE
Savaşın en ağır bedelini ise her zamanki gibi yine siviller ödüyor. Çatışmaların başlamasından bu yana yarim milyondan fazla insanın yerinden edildiği tahmin ediliyor. Bu, Lübnan’ın iki yıldan kısa süre içinde yaşadığı ikinci büyük kitlesel göç dalgası.
Lübnan'ın demografik yapısını Şiileri, Dürzi ve Marunilerin yaşadığı yerlere zorla göç ettirerek değiştirmeye çalışan İsrail'in asıl amacı ülkede yeni bir iç savaşın başlaması.
Yerinden edilen nüfusun büyük bölümü güneyden Beyrut’a ve ülkenin kuzeyine yönelmiş durumda. Kış koşulları, yetersiz barınma imkanları ve hızla yükselen kira fiyatları insani krizi daha da ağırlaştırıyor.
Bu durum aynı zamanda Lübnan siyasetinde yeni bir propaganda alanı yaratıyor. Hizbullah karşıtı çevreler, yaşanan yıkımın sorumluluğunu İsrail yerine Hizbullah’a yükleyerek örgütün toplumsal tabanını zayıflatmaya çalışıyor. Direniş hareketi ile destekçileri arasındaki bağı koparmak bu stratejinin temel hedeflerinden biri.
Ortadoğu’da yaşanan çatışma giderek birbirine bağlı cephelerden oluşan geniş bir jeopolitik mücadeleye dönüşüyor. Lübnan cephesinde yaşanan her gelişme, yalnızca ülkenin iç dengelerini değil, bölgesel savaşın genel gidişatını da etkiliyor.
Lübnan bugün bir kez daha Ortadoğu’nun en kırılgan jeopolitik fay hatlarından biri haline gelmiş durumda. Bu cephede savaşın nasıl sonuçlanacağı ise yalnızca Hizbullah’ın veya İsrail’in gücünü değil, aynı zamanda İran’ın bölgesel direncini, ABD’nin nüfuzunu ve Ortadoğu’daki güç dengelerinin geleceğini de belirleyecek.
Trump'ın Iran karşısında kendince bir zafer ilan edip savaştan çıkış yolu arayacağı ihtimal olarak tartışılmakta. Bunun ne denli bir zafer olduğunu anlamak için ise Lübnan'da şekillenecek yeni normale bakmamız gerebilir.
