12 Mart’ın 4 yıllık sürecinde suçüstüler olsa da insandan yana gelişmeye çelmeler takılıyor

12 Mart’ın, işkenceler üzerinden ifadelere dayandırılarak sıkıyönetim mahkemelerinde sürdürülmekte olan davalarında, ağır darbe suçları yüklenmiş bol idam, ağır cezalar istenmiş iddianamelerin dehşet içeren senaryoları işe yaramıyor. İdamlar, operasyonlar içinde bol bol öldürülenler dışında kalan sağlar için, sonuçta tahliye, beraat geliyor. Madanoğlu davasında, İlhan Selçuk’un “işkence altında” olduğunun belgelerini dava dosyasına sunması, oyunun bozulmasında simge oluyor.. Amerika’nın daha kurulmadan hedef tahtasına aldığı, petrol şirketleri, ambargo kararlarıyla çökertmeye çalıştığı Ecevit hükümeti, kısacık iktidarına bir de Kıbrıs çıkarmasını sığdırıyor. Kıbrıs çıkarması, Amerikan darbesi ile iktidara gelmiş Yunanistan’daki darbe iktidarının sonunu getirmeye yararken, Makarios’un da gidişini getiriyor. Ecevit hükümetinin yıkılmasına yönelik ambargolar, yokluk operasyonları, yeterli görülmeyerek, yenileri gündeme giriyor.

25 Aralık 2020 Cuma, 06:00
12 Mart’ın 4 yıllık sürecinde suçüstüler olsa da insandan yana gelişmeye çelmeler takılıyor
Abone Ol google-news

İlhan Selçuk, 12 Mart darbecilerinin, operasyonlarında kullanılmasında en çok heves edilmiş uzatmalı 4 yıl sürdürülen Madanoğlu davasında, oyunların bozulmasında öncül işlevi olan, işkence gördüğünü belirleyen kendi el yazısı ile oluşturduğu “işkence altındayım”ın kanıtlarını mahkemeye veriyor.

12 Mart’ın karakteristiği sol gösterip sağ vurmada, askeri kanadın öncelik almasına dönük vazgeçilemeyen Madanoğlu davasının ite kaka 4 yıla yayılması gerçeğini atlayamayacağımıza göre, Faik Türün’ün üzerine sorumluluk almasıyla gündeme gelen 17 Ekim 1972 tarihinden başlayan Necdet Düvencioğlu, Hıfzı Kaçar, Cengiz Ballıkaya ile 4 Ekim-17 Ekim 1972 tarihleri arasında Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal, İlhan Selçuk tutuklamalarının özel yeri ve anlamını atlamak olanaksız. Hepsi birden 30 Aralık 1972 tarihinde serbest bırakılacaklardır. Davanın simge, darbenin sürdürülebildiği dönemlerinin bütününü kapsayan süreli uzatılmasında onlara yapılacak özel işkencelere umut bağlanmıştır. Aslında dönemin davalarına damgasını vuran, ağır işkencelere dayalı imzalatılmış ifadelerle, birbirinden ağır darbe senaryolarının yazılması 12 Mart darbesinin karakteristik yöntemidir. Sorun, ağır işkencelere dayalı yazılı itiraf metinlerine yazdırılmış hayali, gerçekdışı, abartılı senaryolarda, sonuçta dişe dokunacak anlamlı kanıtların bulunamamasıdır. Daha önce ayrıntılı yer verdiğimiz, Cumhuriyet’in 50. yılı için öngörülmüş büyük af kapsamı tartışmalarında, sağdan darbe güçleri 141-142 suçlarını atlama tuzağını kurmuş olsalar da Anayasa Mahkemesi kararı ile durum düzeltildiğinde pisi pisine hem işkence görmüş, hem de çok uzun zorlu cezaevleri koşulları içinde yaşatılmış sol siyasi partiler, gençlik, meslek örgütlenmeleri tutukluları, öğretmenlerin tümü aftan yararlanabilmişlerdir. İlhan Selçuk’un, işkence gördüğünü belirleyen kanıtları mahkemeye verebilmesi, Madanoğlu davası özelinden; çok farklı, çok anlamlı ve çok özel bir örnek olarak 12 Mart’ın tarihine ilişkin kanıtlar arasındaki özel yerini alacaktır.

KANITLAR MAHKEMEDE

Uzatmadan 13 Şubat 1974 tarihi Cumhuriyet’in 1. sayfasında yer alan, “İlhan Selçuk, işkence gördüğünü belirleyen kanıtları mahkemeye verdi” başlıklı habere geçelim. Haber, İlhan Selçuk’un İstanbul 2 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülmekte olan Madanoğlu davasında mahkemeye sunduğu, işkence olaylarına dair verdiği iki kanıtı açıklayan dilekçesinden söz ediyor. Bu belgelere göre, 19 Ekim 1972 tarihinde gözaltına alınan İlhan Selçuk’un bilinmeyen bir yere götürüldüğü, Sıkıyönetim Adli Müşavirliği’nden verilen bir resmi yazıda ortaya çıkmaktadır. Ayrıca dava dosyasında bulunan sorgu tutanağında İlhan Selçuk’un sorgu sırasında işkence altında bulunduğunu açıklayan kanıtlar bulunmaktadır. Sorgu metninde bulunan bir bölümün her cümlesinin belirli bir kelimesinin baş harfleri yan yana getirildiği zaman “İşkence altındayım” ibaresi ortaya çıkmaktadır.

İlhan Selçuk dilekçesinde 13.7.1971 tarihinde tutuklanarak 28.12.1971 tarihinde tahliye edildiğini, aradan uzun bir süre geçtikten sonra 19.10.1972’de yeniden Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle gözaltına alındığını ve gözleri bağlı, elleri kelepçeli olarak meçhul bir yere götürüldüğünü anlatmakta. Kendisinden haber çıkmayınca eşi Handan Selçuk’un Sıkıyönetim Adli Müşavirliği’ne başvurması üzerine Adli Müşavirlik’ten 23.10.1972 tarihli cevapta, “Tahkikatın seyri icabı şimdilik (İlhan Selçuk’un) bulunduğu yerin açıklanması sakıncalı görülmektedir” dendiği bildirilmektedir.

İlhan Selçuk, olayları anlatırken; “Götürüldüğüm semt-i meçhulde soyuldum, saçlarım kesildi, ellerim ve ayaklarım zincirlendi. Sorguya çekildim. MİT ajanının raporlarıyla uyumlu ifadeler vermem isteniyordu.. Kurtulmak için bir yol düşündüm. Görmediğim işkencecilerin istemlerine uygun biçimde kâğıtları dolduracak, sorulara uygun cevaplar verecektim. Ancak bu ifadelerin işkence altında verildiğini de yazının içine yerleştirecektim. Geceler boyu düşünerek ve çalışarak başardım. Adına kontrgerilla denilen meçhulde, el yazımla doldurduğum yirmiyi aşkın sayfada aynı zamanda orada yaşadığım işkencenin koşulları da anlatılmaktadır. Şöyle ki: Birbirini izleyen her cümlenin sondan ikinci kelimesinin baş harfleri yukarıdan aşağıya dizildiğinde ortaya bir başka cümle çıkmaktadır.” İlhan Selçuk, devamla el yazısıyla doldurduğu bu kâğıtlardaki metinlerin dava dosyasında bulunan sorgu tutanağına aynen geçmediğinin altını çiziyor. Tutanağın yazılış yönteminde gözleri bağlı, elleri ve ayakları zincirli olarak tutulduğunu, görmediği sorgucunun önünde bulunan çeşiti dokümanlardan derleme yaparak bir son teze varıyor ve tutanağı istediği biçimde düzenliyordu. Bu derleme sırasında el yazısıyla doldurduğu sayfalardan da birkaç paragraf olduğu gibi tutanağa geçiyordu.. Cumhuriyet’in haberinin devamında ayrıntılı olarak ifadelerin istenen içerikleri, yazı konusu metinler ve “İşkence altındayım” cümlesinin ifade metninde nasıl yer alabildiğinin tüm ayrıntıları paylaşılıyor. Sonuç olarak “İşkence altındayım” ifadesinin tutanağın metninde bulunması gerçeğini kanıtlıyor. “Tutanağın metninde bulunan bu ifade, benim gerçek ifademdir. Bu ifade aynı zamanda Emniyet Müdürlüğü’nde alındığı söylenen ama bir semt-i meçhulde düzenlenen sorgu zaptının işkence yöntemleriyle saptandığını da ispatlamaktadır. Sayın yargıçlar, bilinmeyen bir yerde işkenceyle tutanak düzenleyen ve bu tutanağı resmi bir delil gibi dava dosyasına yerleştirenler, kuşkulu ses bantlarını istedikleri gibi tertiplemekte, değiştirmekte, ithamların mesnedi yapmak için kullanmakta teredüt mü edeceklerdir? Hiç kuşkusuz zaten delil saymadığımız ve delil sayılmayan ses bantlarının malul olduğu da ortadadır. Bu tür bir davanın savcısı olmaktansa sanığı olmayı tercih ettiğimi, yüksek mahkemeye saygılarımla arz ederim” cümleleriyle mahkemeye verdiği belgelere ilişkin sözlerini noktalıyor.

FİKRET OTYAM’IN BAŞKENT NOTLARINA DİKKAT

Bir gün sonra, Fikret Otyam’ın köşesinden yayımladığı aynı “İşkence Altındayım” başlıklı yazısının bütününün anlamlılığını bir yana bırakarak Cüneyt Arcayürek üzerinden aldığı bilgilerle işkenceler, Faik Türün Paşa’nın rolleri üzerinden bölümleri paylaşmayı yeğleyeceğim.. İlhan Selçuk’un kendi el yazısı ile işkence gördüğünü belgeleyebilmesini, Otyam değerlendirirken, “Türlü çeşitli işkencelerin reva görüldüğü yerde yazmış, bir güzel yutturmuş ‘EBU’culara... Nedir bu ‘EBU’? Ben ilk kez, eski İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün Paşa’nın Cüneyt Arcayürek’e verdiği cevaptan öğrenmiştim bir ay kadar önce... ‘Esas bilgi uzmanı’ demekmiş. Türün Paşa’nın sözlerinden, pek keyifli bir durumda olmadığı anlaşılıyor. Eh kolay mı sade bir vatandaş haline getirilip bir köşeye bırakılıvermek... kolay olmasa gerek. Hakkı huzuru bilmem kaç bin liralık İdare Meclisi üyeliğine getirilmiş olsa bile... Bay Türün, işkence konularında (sayın komutanları) Bay Gürler ve Bay Tağmaç’ın bilgileri olduğunu mu ne ima ediyor Arcayürek’e bizzat el yazısıyla hazırlayıp getirdiği son mektubunda. Evet, Bay Türün yargılanmaya hazırım diyor. Peki, bu zamanın güçlü kişileri Bay Gürler, Bay Tağmaç hiç mi konuşmayacaklar bu konuda? Bay Türün, zamanı gelince konuşurlar diyor.. Ne zaman gelecek o konuşma zamanı?.. Hemen gelmeli, artık konuşmalılar... Durmadan belgelerle suçlanıyorlar.. ...12 Mart kara bir buluttu bu ülke için. Acıları hâlâ devam ediyor... Nice kişi, aydın kişi, işçi, memur, asker, sivil insanlık dışı, yasadışı işleme uğratıldı. Hiç mi yararı olmadı derseniz, batsın yararı, ama ne oldu bilir misiniz? Düşün ve sanat alanı yeni yazarlar, yeni kitaplar kazandı.. Okuyor musunuz Can Yücel’in şiirlerini.. Erdal Öz’ün ‘Kanayan’ adlı kitabını.. Okumadınızsa patlayacak son yapıtı ‘Yaralısın’ı.. ” Otyam bu havada örneklerle “İşkence altındayım” yerine sevgili adının yazılabileceği günler diliyor. Yazısını yine karamsar Orhan Kemal’in “Alnımıza bu yazıyı yazanlar utansın” cümlesi ile noktalıyor. Fikret Otyam’ın yazısıyla aynı gün ve aynı başlık üzerinden yazmış Melih Cevdet Anday’ın “Akrostiş ve izafiyet” yazısını atlamak olmuyor. Okuması felsefe bilgeliği üzerinden ne kadar zevkli ise özetlemesi o kadar olanaksız. Çok meraklılarına yazının kendisine ulaşmalarını ancak önerebilirim. Madanoğlu davasının seyrini hızlandırmak zorunluluk. Ne de olsa sanıkları tutuklu olmadığından bizler bile düzenli izlemez olmuştuk.. Savcının MİT brifingi ile ilgili bant bölümünün dosyadan çıkarılmasını istemesi 19 Şubat tarihli haber ile ilginç bir hamle. Davanın sanıklarının, Erim, Tağmaç, Doğu ve Askeri Savcı Takkeci hakkında dava açılması istekleri de 23 Şubat tarihli haberimizin içinde yer aldığı üzere bir başka ilginç gelişme. Savcının yine davayı uzatmaya yönelik yeni bilirkişi kuruluna başvurulması isteğini mahkeme 28 Şubat tarihli haberimize göre reddediyor. Madanoğlu davasının mimarı sayılabilecek MİT’in üst düzey ajanı Mahir Kaynak’ı tedavi ettiği bildirilen doktorun tanık olarak dinlenmek istenmesi 11 Mayıs tarihli haberimizde bir başka ilginç gelişme. 21 Mayıs tarihli haberimizde tanıklık yapan 14’lerden Numan Esin’in “Gizli bir ittifaktan haberim yoktu” açıklaması bir yeni ilginç boyut. Mahkemenin oybirliği ile dinlenmesini istediği Dr. Gençay Gürsoy 19 Haziran günlü gazetemizde yayımlanan habere göre, Kaynak’ın tedavisini yaptığı hastalığı üzerinden gereken bilgileri veriyor. Geçirdiği nöbetler ve konsantrasyonunun bozuk olması nedeniyle, ikili hayat tarzına ilişkin davranışlarında bağların kopmasının doğal olduğundan örnekler aktarıyor. 24 Eylül tarihinde yayımlanan emekli General Madanoğlu’nun savunmasında ise “Anayasa yaralı olsa da kurtuldu” değerlendirmesi başlığa çıkıyor. Madanoğlu savunmasının bütünü içinde “Savcı iddia makamında yalnız değildir. Bu davada tarihsel faşist cephe kendisini açığa vurmaktadır” diyor. Avukat Doğan Tanyer, 25 Eylül tarihli haberimize göre davada görev almaması için baskı yapıldığını açıkıyor. Askeri savcının suç işlediğini söylüyor.

TÜM SANIKLAR İÇİN OYBİRLİĞİ İLE BERAAT KARARI GELİYOR

Ve 3 Ekim 1974 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan habere göre Madanoğlu davasında sıkıyönetim mahkemesi tüm sanıklar için oybirliği ile beraat kararı veriyor. Kararın gerekçesinde, gelişmeler hakkında ayrıntıları ile bilgi verilirken 12 Mart Muhtırası’nın ardından 1971’in haziran ayından başlayan operasyonlarla yürütülmüş davanın aşamalı gelişmeleri açıklandıktan sonra, 52 celsede üç mahkeme başkanının değiştiğinin de altı çiziliyor. Beraat kararında “Sanıkların müsnet suç işlemedikleri hususunda mahkemede tam bir vicdani ve hukuki kanaate ulaşıldığından oybirliğiyle beraatlarına karar verilmiştir” deniliyor.

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI’NI CUMHURİYET’İN BİRİNCİ SAYFALARINDAN PAYLAŞMAK

Ecevit hükümetinin topu topu 10 aylık iktidarının içine sığdırdığı Kıbrıs Barış Harekâtı’nı, sonuçlarını sadece Cumhuriyet’in birinci sayfaları ile paylaşmaya kalkışmak bir kaçış değil. Kimi gerçekleri en çarpıcı haberleri ile gözünüzün önünde canlandırmak. Elbette harekâtı içinden izlemiş çok sayıda gazeteciden başlayarak, siyaset, toplumun her kesimi örgütlerinden gelmiş tanıkların çok sayıda yazılmış kitabının varlığına da saygı duymak. Evden, gazeteden uzaktan seyredenlerden olarak kendime söz hakkı tanıyamam..

Ve beni ilgilendiren, tanıklık ettiğim bir küçük eklenti.. 6 Ağustos tarihli Cumhuriyet’in 5. sayfasından haber kupürünün görüntüsünden de göreceğiniz üzere grevlerin ertelenmemiş olması, fotoğraflı haber olacak değerde. Öncelikle bugünün okurunun aksine hiç tanık olamadığı için bilemediği üzere, bizim yasaklı yasalarımızda grev hakkına konulmuş, adı grev ertelemesi olan aslında grevleri yasaklamak anlamına gelen bir düzenlemeyi, ağır sözleşme yapma hak ihlalini anımsatmam gerekiyor. Çoğunluk iktidarlar hele sağdan olanlar ve de bugünküler için toplusözleşme hakkı içinde var olan grev hakkını yasaklama yolu, hep bu madde hükmü ile gerçekleştirilir. Ecevit’in dönem iktidarı, Kıbrıs Harekâtı gibi önemli bir olayın ardından bile bu yasak hakkını kullanmıyor. Sonuç olarak söz konusu işyerlerinde yasal grev hakları kullanılıyor olarak toplusözleşme düzeni işletiliyor. Gazetemiz için de görüldüğü üzere haber değeri taşıyor..