Acıya, yoksunluğa karşı umut, direnç…

Söylenden mesele binlerce yıldan süzülüp gelen “anlatı” sanatı, daha başlangıçta üstlendiği “görevci kimliği”ni terk edip dünyayı algılama, yorumlama eylemine dönük “aracılık” rolünden sıyrılabilir mi kolayına, günümüz anlatıları olarak öykü-romanda?

30 Eylül 2020 Çarşamba, 18:27
Abone Ol google-news


Uygarlık tarihinin çetelesi, milyon yıl önceki zamanı görece ağır işletirken son evrede bir o kadar hızlanmış izlenimi veriyor. Sözgelimi Orta Çağ kışından çıktık diye avunurken beş yüz yıl bile geçmeden teknolojik gelişmişliğe sahip bir Orta Çağ karanlığına savrulmanın ortasında bulmadık mı kendimizi? Faşizmin yıkılışına sevinemeden, yeni faşizm olgusuyla burun buruna gelmedik mi?

Hadi bakalım, sanat ne yapacak, edebiyat ne söyleyecek şimdi?

Sanatın, edebiyatın yaratıcılığı, “kurma” gücünden kaynaklanıyor. Öyleyse asıl şimdi gereksinim var edebiyata. Öyle ya yazınsal nitelikten ödün vermeden yaşanan gerçekliği kitleye algılatıp yorumlatmak, ortak payda kılmak önemli. İrin gibi yayılan, bütün güzelliklerin üzerini örtüp ölüm kusan kötülüklere karşı kişinin duyarlığını geliştirmekte edebiyatın işlevi göz ardı edilebilir mi?

Jaklin Çelik, Sarhoşların Perşembesi (İletişim, 2020) romanında, Ursula K.Le Guin, Orsinya Öyküleri (Çev: Çiğdem Erkal, İthaki, 2018) Abdullah Ataşçı Susmak Derdi (Everest, 2019) adlı öykü kitaplarında bu tür toplumsal dirençten izdüşümler yansıtıyor denebilir.


JAKLİN ÇELİK VE BİR İLK ROMAN: “SARHOŞLARIN PERŞEMBESİ…”

Jaklin Çelik, çeyrek yüzyılı bulan verim geçmişiyle öyküde adını duyurup kendisine yer edinmiş bir yazar. Bu kez romanla çıkıyor karşımıza: Sarhoşların Perşembesi.

“Eğitimli”, “inşaat sektöründen iyi para kazanmış”, “kendisine ait” iki gökdelenden sonra “Tarihî Yarımada”da “semtin en gösterişli” “ev(in)e yerleş(miş)” Beyefendi ve komşu işyeri esnafının ilişkileriyle açılır roman. (69) “Beyefendi hafızasını kaybetmeye başlayalı beri”, “kendini dış dünyadan ve yaklaşan ölümden izole eden yüksek duvarlı bu eve kapatmıştı(r).” (68, 71, 99)

Evdeki Yardımcı, Beyefendinin “son on beş yılına tanık olmuş” (79), iyi günlerinden beri hizmetini gören biridir. Onlara, evin altındaki dehlizden Beyefendinin mahzenine ulaşıp şarap çalan kiracısı, terk ettiği plazalardan sonra kız kardeşinin desteğiyle yaşayan, “hayatla tek bağı içki, kitap ve filmler olan” iktisat mezunu Berduş da katılır bir anda. (120, 124)

Böylece “[s]emtin dönüşümüne dair büyük hayaller” kuran, Beyefendiyi “kendilerini yenileyecek (bir) şehir terzisi” olarak gören esnaf (84), “[k]apının önüne konduğunda içinde oturacak bir evi dahi olmayacak” (79) Yardımcı, “bütün bunları kendi meselesi haline getirmiş” (90) Berduş, bizi kendi dünyalarına çağırır romanda. Farklı hikâyelerin içinden gelen üç karakter, yaşamöyküsüyle dikkat çekici yükseklik sergiler. Ne ki Beyefendiyle Yardımcı arasındaki zorunluluk bağı, Berduş’ta kurulamıyor. Gerçeklik, yer yer bir sanrı bulutuyla örtülüyor belki ama farklı coğrafyalar, kültürler, hayaller birbirine karılıyor romanda, buna göçmenlerin, yoksulların düzayak hikâyeleri ekleniyor.

Olgusal yansıtımda gerçektenliği zedeleyen yerler yok değil, iki örnekle yetineyim: Yardımcı, güvenmediği göçmen çocuğa, “Bekle burda, hiçbir yere kımıldama,” deyip (22) kapıyı açık bırakır da bir nedenle içeri girer mi?

Sonra, “içine giydiği can yeleğinin ağırlığı”yla “altı saattir kendisini alıp götürecek tekneyi bekl(eyen) kadın” (133, 132), kasığı zorladığı için “hepi topu on beş dakikalık mesafede” de olsa (135) eve, tuvalete gider mi?

Ama bunlar, romanın çatılanış hünerini örtmüyor yine de. Çünkü romanı öne çıkaran yan, kişilerin, anlatıcı ağzıyla değil kendileri olarak öznel açıdan girip çıkmasında, anlatıya görecelik, çokseslilik kazandırıp sıkılamasında ortaya çıkıyor. Jaklin, özgün anlatı dili kurmaya girişirken polisiyeden yararlanıp okurdaki merak duygusunu tırmandırıyor. Sonuçta Sarhoşların Perşembesi, giderek toplumsal, sınıfsal polisiye havasında ipekli kumaş bükümüyle kayıyor.

DÜNYA DAMLASI

Ursula K.Le Guin; “Orsinya Öyküleri”…

Ursula K.Le Guin, yaklaşık elli yıl önce yayımlanmış öyküleriyle bir kez daha merhaba diyor okura: Orsinya Öyküleri. Yer yer arkaik metin okuyormuş duygusu kuşatıyor insanı öyküler arasında gezinirken. Le Guin anlatısının evreninde dolaşılıyorsa eğer, bu, olağan kuşkusuz. Metnin asıl başarısı, kurulan gerçeklik duygusuyla insanı sarıp, yanı sıra Borges’e benzer büyüyle kuşatması. Yazınsal anlamda okuru “teyakkuzda” tutan bir hikâye ediş denebilir bunun için.

Okurda merak kuşandıran, ona serüvenli fantastik bir yolculuk yaptıran metinler. Ama Le Guin, biçemsel açıdan metnini böylece karıp zenginleştirirken her öykü bizi, diyelim, uygarlık tarihinin çeşitli dönemlerinde gezindirmekten de geri durmuyor. Sonuçta Le Guin metni, insanoğlunun siyasal ya da sivil düşünüşünün ipuçlarını birer takvim yaprağı gibi gözler önüne seriveriyor.

Nitekim Le Guin, bu yolla yaşanan olgusal güncel gerçekliği okura kurdurmanın da bir yolunu buluyor ille. Fantastik bir kurgu atlasında geziniyor böylece okur, Kendi düşünce eylem dünyası yanında kılgı dünyasını da tartma fırsatı yakalıyor o büyülü atmosferde. Bir öyküsünde anlatıcının dile getirişiyle, “kendi yalnızlığı içersinde gerçeğin çeşitlilikleri, farklılıklarına sıkı sıkı sarılmış” (32) halde olması, insanın trajiği değil de nedir?

Bu yüzden Ursula K.Le Guin, her seferinde bize kendi kapımızı çaldırıp açtırmayı başarıyor. Orsinya Öyküleri’yse bunu bir kez daha gösteriyor.

ÖYKÜDENLİK…

Abdullah Ataşçı; “Susmak Derdi”…

Abdullah Ataşçı, söylen dili yaratıp bunu sürekli yenileyen, büyütüp genişleterek farklı katmanlar aracılığıyla damıtan bir yazar. Bu bağlamda Türkçenin parlak yazarlarından biri diyebiliriz onun için.

Son öyküler toplamı Susmak Derdi’nde yazar, “Ben yoktum o zamanlar ama gördüm,” (13) diyerek perde açarken öyküde kapalılığın nasıl kurulabileceğinin de güzel örneklerini veriyor. Ne ki Abdullah, bu son öyküler toplamında kendince belirlediği “görevci” bir anlayış sergiliyor. Kimi zaman da öykülerdeki alaycı ton gülmeceye varan bir düzleme kayıyor.

Bu çerçevede yapıtın ikinci öyküsü “Sarkis”i özellikle örneklemek isterim. Sarkis ve kütüphane odağında İzmir yangını işlenirken, metin hiçbir gereksinim göstermezken, bir anda “tepeye mevzilenen kirli sakallı”, “rakı sofrasında (…) dini bütün paşa”, “sonraki yıllarda, yangını… güzel cümlelerle tasvir eden yaver”, “muzaffer komutan” da katılır birer tümceyle. Yazar, karikatür olarak bu kişileri çizip sonra yangına geçer ama öykü evrenine yeniden dönmez bunların hiçbiri. Oysa Sarkis’le kütüphane, unutulmaz bir öykü olarak öylesine duyarlı işleniyor ki, yukarıdakiler, bu güzel anlatının sırtına ağır bir yük olarak biniyor, o kadar.

Arif okur, Abdullah’ın o satırları oraya niye girdiğini sezecektir kuşkusuz, ama sorum şu Abdullah’a: “Sarkis” öyküsü, o satırları gereksiniyor mu gerçekten? Bir soru daha; yazarın, öyküsüne kıyma hakkı olabilir mi? Ama siz yine de okuyun Abdullah Ataşçı’nın Susmak Derdi’ni.

www.sadikaslankara.com , her perşembe öykü-roman, tiyatro, belgesel alanlarında güncellenerek sürüyor.