Alexis Gritchenko’nun İstanbul'u

İstanbul’da İki Yıl, Ukraynalı ressam Alexis Gritchenko’nun hayranı olduğu Bizans sanatını ve kente ilişkin gözlemlerini cümlelere döktüğü ve şehirde kaldığı süre içinde yaptığı resimlerden oluşan bir kitap.

28 Ekim 2020 Çarşamba, 16:24
Abone Ol google-news

Alexis Gritchenko, yeni kurulan bir ülkeden; 1917 Bolşevik Devrimi’yle hayat bulan Sovyetler Birliği’nden, işgal altında son günlerini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’na Türkiye’nin kuruluş arifesinde gelmiş Ukraynalı bir ressam.

Bizans sanatını araştırırken İstanbul’la ve Konstantinopolis’le karşılaşan Gritchenko, yetenekli ve meteliksiz bir ressam olarak kentin hemen her noktasında geziyor, resimler yapıyor, âşık oluyor, işgalci askerlerle ve başta İbrahim Çallı olmak üzere dönemin ileri gelen sanatçılarıyla ahbaplık kuruyor.

KONSTANTINOPOLIS VE İSTANBUL

İstanbul siluetini farklı açılardan gören, tarihi eserler arasında dolaşan, şehrin sokaklarına dalan, Galata’da ve Suriçi’nde gözleri parlarken Pera’ya söven Gritchenko; Boğaz’ın ikiye ayırdığı kenti, Osmanlı’yı ve kuruluşun eşiğindeki Türkiye’yi temsil eden İstanbul ile Bizans’ı yaşatan Konstantinopolis olarak farklı yönleriyle kâğıda ve tuvale döküyor.

Ressam gözüyle ve âdeta bir mimar titizliğiyle bu ikili yapıyı incelerken ruhu ve ayakları onu çoğunlukla Ayasofya’ya, Galata’ya ve Suriçi’ne götürüyor. Ardından tepelere çıkarak kente kuşbakışı göz gezdiriyor.

Şehrin havası gibi değişken ruh hâllerini de günlüğüne not eden ve bol bol resim yapan Gritchenko, o günlerde farkında olmasa da geleceğe kendisinden izler ve hatıralar bırakıyor.

İskelelerdeki renkli yaşam, korunan ve korunamayan eserler, Haliç’in, Eyüp’ün, Kapalıçarşı’nın ve Beyazıt’ın hareketliliği hem cümlelerine hem de resimlerine yansıyor. Hamallar, balıkçılar, kahvehaneler, dar sokaklar, evler ve insanların kaygısızlığı da...

Bizans’ın temaşa ve tasvir yüklü sanatıyla Osmanlı’nın din ağırlıklı sanatını, bunların İstanbul’a kattıklarını karşılaştıran Gritchenko’nun satırlarında, Rusya’nın neden buraya yeterince ilgi göstermediğine dair serzenişlere de rastlıyoruz. Ressam, Konstantinopolis’in kendisine çağrıştırdıklarının ve tarihi ağırlığının peşine düşüyor bir başka deyişle.

Paris’teyken İstanbul’da geçirdiği iki yıla ilişkin kaleme aldığı ve kitabın giriş bölümünde yer alan şu satırlar, Gritchenko’nun gördüğü ve çizdiği her şeyi açıklıyor sanki:

“Konstantinopolis hangi plana uydurulabilir ki? Farklı uygarlıkların, gelip geçici fatihlerin veya kalıcı sahiplerin derinlerdeki katmanları asırlar boyunca defalarca altüst olmuştur.

Konstantinopolis’te her şey önemli, her şey güzeldir. Ayasofya’nın kubbesi, Hora’nın (Kariye) mozaikleri, Boğaz’ın suları, Eyüb’ü vaktinden önce saran yeşillik, gizemli kızların bakışları, çocukların fesleri, sokaklar, bağırışlar, dumanlar ve köprülerin gürültüsü, surların, mezarlıkların, türbelerin sessizliği; hepsine aynı soluk nüfuz etmiştir, hepsi aynı hayatın parçalarıdır.

Bir Bizans kilisesi aynı zamanda cami olmuştur ve müezzin minaresinden günde beş vakit ezan okur; su kemeri Roma devrine aittir ama Osmanlı kemerleri de barındırır.

Sultanların suyu günümüze dek buradan akmayı sürdürmüştür ama çocuklar da burada uçurtma uçurmaya bayılır ve burada karşımıza çıkan Türk kahvehanelerinin de Türk hamamlarının da hepsine Romaioi ruhu sinmiştir.”

KARGAŞA VE DİNGİNLİK

Gritchenko, İstanbul’da bulunduğu iki yılda pek çok duyguyu bir arada yaşıyor. Kâh mutsuz, huzursuz ve bungun, kâh heyecanlı, umut dolu ve gözlem aşkıyla yanıp tutuşan bir sanatçı var karşımızda.

Kargaşanın ve dinginliğin beraberliği, Gritchenko’nun cümlelerinden okunabildiği gibi resimlerinde de görülebiliyor. İstanbul’da İki Yıl, bu nedenle hem tarihi bir belge hem de bir sanatçının kişisel yorumu olmasıyla önemli bir metin.

İstanbul’da İki Yıl: 1919-1921 / Alexis Gritchenko / Çeviren: Ali Berktay / Yapı Kredi Yayınları / 264 s.