Boğaz’da ‘mor tur’un vaktidir

Tam 1685 yıl önce başlamış erguvanla İstanbul’un resmi ilişkisi. Doğu Roma’dan Osmanlı’ya imparatorlukların kıymetlisi olmuş. Şehri keşif turuna çıkmak için bu mor çiçeklerin açtığı günlerden iyisini bulamazsınız.

04 Mayıs 2015 Pazartesi, 12:35
Abone Ol google-news

11 Mayıs 330, İstanbul... Doğu Roma İmparatoru Büyük Konstantin, yeni kurduğu başkenti Konstantinopolis’in erguvanla bezenmiş sokaklarında, atının üstünde teftişte. Saray ahalisi salkım saçak ağaçların morundan öyle etkileniyor ki, 11 yüzyıl sürecek saltanatlarının rengi, güçlerinin simgesi oluyor bu çiçekler. Dikenli bir deniz salyangozu türünden saraydaki tezgahlarda üretilen erguvan moruyla dokunan ipek giysileri, sadece imparator ve ailesi giyebiliyor (Önemli bir not: 12 bin salyangozdan yalnızca 1,5 gram boya elde ediliyor). Prens ve prensesler bu renk odalarda dünyaya geliyor, ardından da ‘Erguvan içinde doğmuş’ anlamındaki ‘Porphyrogenitos’ unvanını alıyorlar. Hatta Bizans asilleri daha da ileri gidiyor, damarlarında asil erguvan rengi kan taşıdıklarına inanıyorlar. O dönem halkın erişebildiği tek erguvan ise nisan ayı sonları ile mayısın ortalarına kadar açan nazlı çiçekler.

 

MOR KUMAŞLARA SARILI İMPARATOR

Erguvanın Bizans’taki önemini bir de mimar Doğan Kuban’ın İstanbul Bir Kent Tarihi kitabındaki şu alınıtıyla vurgulayalım: “Kayserialı (Kayserili) Eusebios şehrin kurucusu sayılan Büyük Konstantin'in cenaze törenini şu satırlarla betimliyor: (Konstantin’in) Mor kumaşlara sarılı altın tabut içindeki bedeni kendi adıyla anılan kente getirilmişti. Burada, sarayın anı salonunda ölü hükümdar son kez halkının önüne çıkıyordu. Sırasıyla bütün maiyetindekiler, generaller, senatörler ve imparatorluğun daha alt kademelerinde olanlar, başlarında tacı ile morlar içinde yatan hareketsiz insanın önünde eğilerek saygılarını sundular." 

Osmanlı da erguvanın kıymetini biliyor. Nitekim II. Mehmed, İstanbul’u fethedip ‘Fatih’ unvanını aldığında yine aylardan mayıs. Yıldırım Bayezid’in damadı Emir Sultan tarafından 15’inci yüzyılda başlatılan erguvan şenlikleri 19’uncu yüzyıla kadar sürüyor. Boğaziçi'nde ağaçların çoğaltılması için fermanlar bile yazılmış. Osmanlı’da erguvanın güçlü dalları baston ve hatta gemi yapımında kullanılıyor. Rivayet odur ki Barbaros Hayrettin Paşa, gemi yapımına başladığında Beşiktaş’taki ağaçların büyük bölümünü kereste için kestiriyor. Osmanlı mutfağında mor, lila ve pembe arası renkleriyle salatalara renk ve lezzet katıyor erguvan çiçekleri.

Cumhuriyet döneminde bu çiçeğe âşık isimler arasında Süheyl Ünver öne çıkıyor. Tablolarında Boğaz’ın nazlı ağacını resmeden Ünver, Boğaz’a erguvan adı verilmesini de öneriyor.

Ve gelelim günümüz İstanbul’una... Dört yıl önce halk oylaması ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait otobüslerin rengi oldu erguvan. İstanbul’daki bazı belediyeler ve Erguvan Dostları Derneği’nin, yılın bu aylarında düzenledikleri etkinlikler dikkat çekici. 

 

MAYIS SONA ERMEDEN YÜRÜYÜŞE BAŞLAYIN

Plansız kentleşmenin kurbanlarından erguvan ağaçları Boğaz hattında yalıların, mezarlıkların arasında arzıendam edebiliyor ancak. Mayıs sonu gelip erguvanlar pembe mordan, mavi ve yeşil renklerine dönmeden bir Boğaz turuna çıkın. Beşiktaş’tan Bebek’e, Kanlıca’dan Beylerbeyi’ne yürüyebildiğiniz kadar yürüyün. Kulağınızda Ezginin Günlüğü’nden “Dargın mıyız?” şarkısı olsun: “Durdun öyle karşımda mahzun/Bana çok uzaklardan baktın/Her bahar erguvanlar içinde yaşardık/Bu bahar erguvan görmedim desem yeri”

Yolunuz düşerse de Aya İrini ve Arkeoloji Müzesi’nin bahçelerindeki Bizans döneminde Mısır’dan getirilen erguvan moru porfir lahitleri görün. Baharı solumak, İstanbul’u ziyaret etmek, şehri keşfetmek için daha güzel bir bahane olabilir mi? 

 

 Dolarak erguvan atlaslara...

Çiçekleri birden belirip, kısa bir süre sonra kaybolan erguvan, rengi, estetiği, asaletiyle edebiyatı da etkilemiş. Divan Edebiyatı’nda, Nef'î, dizelerinde yaseminlerle bu çiçeği birbirine yakıştırıyor. Şeyh Gâlib "Müşk idi nesimi bûstânın/dinmezdi ruâfı erguvânın" dizesiyle renge atıfta bulunuyor. 

Yahya Kemal’in dizelerinde; ''Beklemem fecrini leylaklar açan nisanın / Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın.'' Ahmet Hamdi Tanpınar, “İklimimizde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa, o da erguvandır” diye onurlandırır bir kez daha kendisini. Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Aşiyan Mezarlığı'nda, erguvan ağaçları altında Boğaz’a karşı yatmaları belki de bu sebepten. Hilmi Yavuz’a ‘erguvan şairi’ dense yeridir. Ve gelelim Orhan Veli’ye; Ave Maria şiirinden: “Ve gemisinde Kleopatra/Neden yine kaynaştı havalar/Saadet mi getiriyor rüzgâr/Dolarak erguvan atlaslara”