CHP AB Temsilcisi Kader Sevinç: Eskimiş taktiklerle martın sonu kışa dönebilir

Gündem AB ve ABD yaptırımları olunca, bize de AB’nin Devlet 2030 raporuna da katkıda bulunan CHP AB Temsilcisi Kader Sevinç'e sorduk.

14 Aralık 2020 Pazartesi, 06:00
CHP AB Temsilcisi Kader Sevinç: Eskimiş taktiklerle martın sonu kışa dönebilir
Abone Ol google-news

- AB zirvesinden, Türkiye ile ilişkilerin işbirliğine ve karşılıklı yarara dayalı şekilde sürdürülmesi, Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleriyle bağlantılı kişi ve kuruluşlara yönelik yaptırım listesinin genişletilmesi kararı çıktı. Yaptırımların kapsamının genişletilmesi ise martta gündeme gelecek. Bunun diplomasi dilinde özel bir anlamı var mıdır?

Artık önceden olduğu gibi Türkiye’ye yaptırım uygulansın mı uygulanmasın mı sorusu sorulmuyor, Türkiye’ye yaptırım uygulansın ama yumuşak mı, sert yaptırımlar mı uygulansın sorusu soruluyor. Hemen söyleyeyim, dünya hızla değişiyor. Avrupa, yeşil ekonomi, yapay zekâ, ekonomik sistemin tamamen değişimi, otomasyon ve yeni teknolojiler sonucu yok olan ve tanımı değişen işleri, buna göre toplumlara kazandırılacak yeni yetenek setlerini, 21. yüzyılda yeni bir eğitimi, demokrasi 4.0’ı konuşuyorken bizim yaptırımları konuşuyor olmamız zaten büyük bir ulusal çıkar kaybı. Avrupa Birliği’nin yaptırımları genişletme kararı, Türkiye’ye aşamalı yaptırım uygulama sürecini başlatması anlamına geliyor. Ayrıca unutmayalım AB, 2019 Kasım ayında, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arama faaliyetleri nedeniyle yaptırımlar için yasal çerçeveyi kabul etmişti. Ve tansiyonun sürmesi sonucunda 2020 Şubat ayında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) iki yöneticisi yaptırım listesine alınmıştı. Üstüne bundan bağımsız bir konu olsa da Libya’ya silah ambargosunu delmek gerekçesiyle, Avrupa Birliği tarafından bir Türk şirketine de yaptırım kararı alındı. Şimdi AB, aşamalı bir yaptırımlar sürecinin ilk adımını attı ve ilgili kurumlara yaptırımlar ile ilgili çalışmalar için talimatları verdi. Üstelik kararın içinde, aynı zamanda ekonomik ve ticari ilişkilerin ayrıntılı incelenmesi için de bir talimat bulunması, bunun bir ön hazırlık olduğunu gösteriyor.

- Kesin yaptırım kararı çıkacak deniyordu ama Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın temasları mı etkili oldu? Türkiye’den reform beklentisi var mı?

Ben en başından beri yumuşak yaptırımlar ve takvimde biraz öteleyici bir karar çıkacağı öngörüsünde bulunuyordum ve tam olarak öyle oldu. Aslında 10/11 Aralık zirvesinden kesin ve sert yaptırımlar çıkacağını bekleyenler AB başkentlerinin ve Brüksel’in siyasi nabzını iyi tutamıyor demektir. Tam tersine, İbrahim Kalın’ın ziyareti son derece etkisiz ve düşük düzeyli oldu. Tam o sıralarda Sayın Erdoğan’ın yaptığı “Geleceğimizi Avrupa’da görüyoruz” açıklamaları, gerek Brüksel’de gerekse AB başkentlerinde samimiyetsizlik olarak yorumlandı. Düşünün; siz bu ülkelere ve liderlerine burada tekrar etmekten dahi imtina edeceğim, ağza alınmayacak sözler, hakaretler edin, sonra tam AB zirvesi öncesi söylediğiniz, kendinizi yalanlayan, Avrupa’ya sempati sözlerinizde bir samimiyet görmelerini bekleyin. Bu gerçeklikle bağı kopmuş bir zihniyetin ürünüdür. AB Liderler Zirvesi kararının bu şekilde biçimlenmesinin ardında çeşitli faktörler var, ülkeler iki gruba ayrıldı.

- Nedir o faktörler? AB içinde nasıl bir gruplaşma oldu?

İki grup oluştu, bunlardan biri sert yaptırımları ateşli biçimde savunan Yunanistan, GKRY ve Avusturya’nın başını çektiği grup, diğeri ise yumuşak yaptırımlar ile ilerlemek yanlısı, AB’nin stratejik aklı sayılacak ülkeler Almanya, İspanya, İtalya. İlk grubun içinde başlangıçta Fransa da vardı, tam o sıralar Fransa’nın Yunanistan’a bir savunma sanayisi alanında satışının da etkisini unutmamak gerekir, ama asıl neden Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un kendisine uluslararası arenada liderlik rolü arayışları, Fransa iç siyasetinde üzerinde hissettiği aşırı sağın önlenemez yükselişinin baskısıyla yöneldiği siyasi maceralar da vardı. Fakat AB yaptırımları konusundaki ihtiraslı tavrından hızla uzaklaştı. Tamamen vazgeçti diyemem ama daha ılımlı bir çizgiye yerleşti ve Almanya ile karşı karşıya gelmek istemedi. İlk grup, Gümrük Birliği’nin askıya alınmasından üyelik müzakerelerinin kesilmesine, silah ambargosuna uzanan taleplerde bulunurken, diğer grup, yumuşak ve aşamalı yaptırımları tercih ediyordu. İkinci grubun istediği oldu, çünkü AB karar alma sisteminin her birinin yapısı, karar alma biçimlerinin onları yönlendirdiği bir çizgi vardır. Bu nedenle Avrupa Parlamentosu olumlu yönde ya da olumsuz yönde hep daha keskin pozisyonlar belirlerken, AB liderlerinin ortak kararları bundan farklıdır.

- Yıllardır Brüksel’desiniz, güçlü haber kaynaklarınız var, perde arkasını anlatır mısınız? 

Aslında olayların buraya nasıl geldiğini anlamak için biraz geçmişe gitmek gerek. 15 yılı Brüksel’de olmak üzere uzun zamandır Avrupa Birliği alanında çalışmalarımı sürdürüyorum. Yunanistan Başbakanı Simitis’in, Recep Tayyip Erdoğan’ı henüz resmi bir sıfatı dahi yokken Atina’ya davet etmesiyle, onların ifadesiyle 2002’de “stratejik ortaklık” başlıyor. Yunanistan temsilcileri yakın zamana kadar da AKP’ye toz kondurmuyordu. Hatta bu 15 yılda, açıkça AKP iktidarı bizim çıkarlarımız için daha iyi diyenlere de, ada ve adacıklara yerleşimler nedeniyle CHP’den gelen eleştirilere “İktidar partisi sesini çıkarmıyor, siz neden eleştiriyorsunuz?” diyen Yunanistan temsilcilerine de rastladım. Geçen yaz büyük bir skandal yaşandı. Berlin’de, Almanya’nın arabuluculuğunda Yunanistan ve Türkiye’nin gizli müzakereler yürüttüğü ortaya çıktı. Elbette ülkeler diplomasi içinde bu tür görüşmeler yapabilir ancak Meclis’te bir kapalı oturum ile bunu paylaşmaları gerekir. Sayın Erdoğan, bir adamını beraberinde birkaç kişiyle Berlin’de bu müzakerelere defalarca gönderiyor ve hatta 10 maddelik bir mutabakattan da bahsediliyor. Fakat sonra Dışişleri Bakanı’nın bu gizli görüşmeleri bir şekilde ifşa etmesiyle ortalık karıştı. Mesele Alman ve Yunan medyasında yoğun olarak yazıldı ama Türkiye’de medyaya karartma uygulandığı için pek yansımadı. Bu gizli müzakerelerin Meclis’ten gizlenme sebebini iktidara, kamuoyuna açık şekilde sordum. CHP Meclis’te yazılı önerge olarak da sundu. İktidar ise sessizliğini koruyor. Bir iktidarın böylesi önemli bir ulusal meselede kendi meclisinden gizli, Yunanistan ile müzakere etmesinin sebebi nedir? Bu sorunun yanıtını almak zorundayız.

- Peki, AB liderleri tarafında neler yaşandı? Olaylar nasıl buraya geldi?

Yunanistan ve Türkiye uzlaştırılmaya çalışıldı, ancak anlattığım gibi başarısızlıkla sonuçlandı. Bu ifşa sonucunda masa dağıldı ve Yunanistan gidip Mısır ile anlaşma imzaladı. Olaylar da hızla tırmandı. Ekim ayında yapılan zirvenin öncesinde Oruç Reis gemimizin Navtex süresi uzatılmayarak Antalya açıklarına demirlemişti. İktidar bunu içeride “AB zirvesiyle ilgisi yok” diye açıklasa da Brüksel’de ve AB başkentlerinde “diplomasi ve diyaloğa şans vermek” şeklinde sunmuştu. Bu sebeple Fransa, Yunanistan, GKRY ve Avusturya’nın bulunduğu “sert yaptırımları savunan blok” çok bastırmasına rağmen Almanya’nın başını çektiği blok baskın çıkmıştı. Bu blokta da İspanya, İtalya gibi ülkeler var. Bir diyalog ve çözüm olur umuduyla karar 10/11 Aralık Zirvesi’ne ertelenmişti.

- Kararda, Türkiye’nin tek taraflı eylemler ve provokasyonlarda bulunmasından ve AB’ye yönelik söyleminden üzüntü duyulduğu belirtiliyor, “Doğu Akdeniz’de tek taraflı ve provokatif eylemlerin devam ettiği” ileri sürülüyor. N’olur, Türkiye tutumunu değiştirir mi?

Bu iktidarın uhdesinde bir mesele. Tıpkı Yunanistan ile gizli görüşmeler yaparken olduğu gibi Meclis’e danışmak, bilgi vermek gibi önemli usuller çiğneniyor. Yurtdışında başka, içeride başka tonda konuşuluyor. Doğu Akdeniz meselesinde esasen ülkemiz haklıdır ancak uluslararası meselelerde haklılık tek başına yetmez, ülkenizin iktidarının bu haklılığı savunabilecek saygınlığı ve inanılırlığı olması gerekir. Akp iktidarı dünyada bu saygınlığa sahip değil, savruluyor, kendisiyle beraber ülkemizi de savuruyor. Uluslararası alanda hem itibar hem üslup sorunu olan bir iktidarın yönetiminde ülkemizin haklı olduğu davalarda bu tür durumlara düşmesi kaçınılmaz ve bir o kadar da üzücü.

- Ya Türkiye tavrını değiştirmezse?..

AB Konseyi Başkanı Michel, birkaç ay önce “artık havuç ve sopa” yaklaşımına geçeceğiz açıklaması yapmıştı. Bu ifadeyi kullanmalarını son derece nahoş bulduğumu hemen ifade edeyim. “Havuç ve sopa yaklaşımı” uluslararası müzakereler literatürünün bir parçasıdır. Olumlu ve olumsuz araçları bir arada kullanarak muhatabınızı istediğiniz noktaya getirme amacını taşır. Uluslararası müzakerecilik yüksek lisanstan bu yana çalışma alanlarımdan biri. Dünyaca ünlü isimlerden eğitimler ve çalışmalarla stratejik uluslararası müzakerecilik alanına dahil oldum. Uluslararası müzakerelerde bu şekilde “şimdi biz şu taktiği uygulayacağız” diye önden duyurulmaz, bu müzakerenin doğasına aykırı. Bu acemilik işin bir boyutu, diplomatik nezaket bakımından da hoş bir ifade değil. İşte orada bahsedilen pozitif gündem, üst düzey diyalog gibi teklifler AB tarafının havuç olarak gördüğü olumlu bölümler. 2011’de AB Genişleme Komiseri olan Stefan Fule tarafından ortaya atılan “pozitif gündem”, zamanla içi çok boşalmış, muğlaklaşmış bir kavram. Türkiye resmi olarak hâlâ AB’ye katılım sürecindeki bir ülkedir. Bunun AB’yi de, Türkiye’yi de bağlayıcı bir anlamı var, getirdiği sorumluluklar var. AB müzakerelerinde yegâne pozitif gündem başta yargı, temel hak ve özgürlükler gibi konuları kapsayan 23-24 No’lu fasıllar başta olmak üzere müzakere başlıklarının açılması ve AB entegrasyonunu bloke etmekten vazgeçmektir. Gerisi iktidara sunulan PR imkânı dışında bir şey değil. AB’nin de bu konuda özeleştirisini yapması gerekir.

YENİ DÖNEMDE EŞGÜDÜMLÜ BİR TRANSATLANTİK BLOK GÖRECEĞİZ

- Gelelim ABD cephesine… AB liderleri Türkiye’ye karşı izlenecek yol konusunu 20 Ocak’ta göreve başlayacak Biden yönetimiyle istişare etmek istiyor. AB ve ABD arasında Türkiye nasıl bir fotoğrafın içinde?

Donald Trump’ın 2016’da ABD Başkanı seçilmesiyle sadece ABD içinde ya da ABD-Çin ilişkilerinde depremler yaşanmadı. Aynı zamanda ABD ile Avrupa Birliği arasındaki “transatlantik ilişkiler” de yerle bir oldu. ABD’deki Biden yönetimi döneminde Atlantik’in iki yakasındaki işbirliği güçlenecektir. Şimdi AB zirvesi kararı, Brüksel - Washington hattında ilişkilerin güçleneceği ve eşgüdüm içinde hareket edeceklerinin sinyalini veriyor Türkiye’ye. Türkiye’deki iktidar, hem ABD ile hem AB ile ilişkileri başarısız, kurumsallıktan uzak partizan bir dış politika ile içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Türkiye bu fotoğrafın tam merkezinde. İktidarın, vatandaşlarımızın vergileriyle oluşan kamu kaynağını Washington’da lobi şirketlerine bol keseden dökme alışkanlığından da vazgeçmesi gerek. Bir ülke için en iyi lobi, en başta güvenilir, öngörülebilir bir müttefik olmaktır. Muhatabınız nezdinde böyle bir kredibiliteniz yoksa hiçbir lobi şirketi size yardım edemez ama paranızı alır. O para da Sayın Erdoğan’ın değil, bizim cebimizden çıkıyor.

- Amerikan Senatosu cuma gecesi, 2/3 çoğunluğu aşarak CAATSA yaptırımlarını savunma bütçesiyle beraber onayladı. Trump veto edeceğini açıkladı...

Ortaya çıkan denklem ve ABD karar alma sistemini göz önüne alırsak, ABD Başkanı’nın vetosunun da etkisi kalmıyor. Zaten ortaya çıkan tabloda bunun ABD Başkanı’nın onay ve isteğiyle olduğu açık. Bu olayın şifrelerini, Trump’ın seçimi kaybettiğini anlar anlamaz bizim iktidarın Trump ile ilişkilerindeki 180 derecelik dönüşte bulmak mümkün. Bu adım üzerinde, Trump’ın Dışişleri Bakanı Pompeo’nun büyük etkisi var. Seçimden sonra NATO toplantısında Pompeo - Çavuşoğlu arasındaki sert tartışma, Pompoe’nun krizin ortasında teamüllere aykırı olarak G. Kıbrıs ve Yunanistan’a ziyarette bulup Türkiye’ye gelmemesi, Türkiye’ye geldiğinde de Ankara’ya gelmemesi üzerinden yaşanan tartışmalar, Trump’ın giderayak bu hamleyi yapmasındaki gerekçeler. Elbette Pompoe’nun Yunanistan Başbakanı ile taa 90’lı yıllardan, Harvard Üniversitesi’nden dostluğu ve öteden beri Yunanistan yanlısı tavrının da etkisi var.

- Biden yönetimi AB ile ilişkilerde eskiye döner mi? Bu 2021’de nasıl bir blok göreceğimiz anlamını taşıyor?

Savunma başta olmak üzere pek çok alanda ABD ile çok yakın bir müttefiklik ve bağımlılık ilişkisi içinde olan AB, Trump’ın başkan seçilmesiyle kendisini aniden dünya sahnesinde yalnız buldu. Unutmayalım; ABD ve AB birbirlerinin en büyük ticaret ortakları arasında. AB, bu vesileyle küresel bir oyuncu olmaktaki eksikliklerini de daha net gördü. Geçen yıllarda bu yönde pek çok adım da attı. Şimdi ABD’de Biden yönetiminin göreve gelmesiyle geleneksel Amerikan dış politikasının yeniden işler hale gelmesi bekleniyor. AB ve ABD arasında belki eskisinden de güçlü bir transatlantik ittifak kurulması isteniyor. Değişen dünya dengeleri, çok kutuplu dünya da bu iki aktör arasında bu ittifakı zorunlu kılmakta. Yeni dönemde daha görünür ve eşgüdüm içinde çalışan bir Transatlantik blok göreceğiz.

- Cumhurbaşkanı Erdoğan “Zirve, aslında birkaç ülkenin beklentilerine bekledikleri cevabı vermedi, çünkü talepleri haklı değildi” dedi. Mart ayındaki zirveden de bir şey çıkmasının mümkün olmadığını söyledi. Katılır mısınız?

Galiba önce şunu tespit etmek gerekir: Sayın Erdoğan ve onun politikaları AB içinde bir grubun çok işine geliyor ve o konuştukça ellerini ovuşturuyorlar. Bu kesim Türkiye’yi AB’de istemeyenler, Merkel’in partisinin de başını çektiği Hıristiyan Demokratlar. 3 Ekim 2005’ten bu yana şunu keşfettiler: Türkiye’nin AKP iktidarları ve Erdoğan’ın liderliğinde AB’ye üye olması çok güç, çünkü uygulama ve politikaları Türkiye’yi AB’ye taşımayacaktır, “imtiyazlı ortaklık”a evet diyecektir. Ki Sayın Erdoğan’ın politikaları bizi tam olarak, “imtiyazlı ortaklık”a sürükledi. Ki o da bir sömürge düzenidir. Karar masasında olmadan, masada alınan kararları alıp uygulamayı ancak sömürgeler kabul eder; imtiyazlı ortaklık tam da budur. Türkiye Cumhuriyeti bağımsız ve egemen ülke olarak bunu asla kabul edemez. Türkiye’yi çağdaş demokratik standartlara ancak demokrat, cesur, ülkenin çıkarlarını kendi kişisel çıkarları üstünde tutan ve ideolojik hırslarının mahkûmu olmayan bir iktidar ve lider çıkarabilir. 2005-2006’dan bu yana süren Merkel ile Erdoğan ortaklaşmasında bu Hıristiyan Demokrat gizli gündemini iyi okumalıyız. Merkel’in görev süresinin 2021’de son bulduğunu da not edelim. 2021 her bakımdan farklı bir yıl olacak. Mevcut ABD yaptırımları, adı konmamış ama uygulanan yaptırımlar ve ambargolardan bazıları ABD ve AB arasında Türkiye politikasındaki senkronizasyon ile birlikte bambaşka yerlere evrilebilir. Elbette bütün bu kötü yönetim sonuçlarının bedeli yine vatandaşın cebinden çıkıyor. Saray’da oturanların canı yanmıyor, vatandaşın sırtına vergi olarak bindiriliyor. Ekonominin durumu zaten ortada. Sayın Erdoğan’ın yerinde olsam artık eskimiş ve Batı’da artık deşifre edilmiş kritik zirveler öncesi sevgi, sonrası nefret mesajı verme taktiğini, yurt dışına ayrı iç kamuoyuna ayrı konuşmayı bir kenara koyar, gerçekçi, akılcı, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını önceleyen, yurtsever bir siyaset anlayışı ile hareket ederdim. Bu eskimiş taktiklerle martın sonu kışa dönebilir.

- Tüm bu süreçte basın özgürlüğü ve siyasi tutuklamalar anlamında Türkiye’de bir tavır değişikliği olacağını düşünüyor musunuz?

Bazı kritik davalarda serbest bırakmalar olacağını sanıyorum, fakat onun dışında seçim yasasından internet yasasına her alanda yapılan düzenlemeler bize, daha baskıcı, gözetim üzerine kurulu yönetim anlayışının devam ettiğini gösteriyor. Reform sözcüğü dillere pelesenk olsa da çok söz az icraat var. Aslında iktidar da bu durumun sürdürülebilir olmadığının farkında, fakat otoriterleşme böyle tek yönlü bir yoldur. Bir kere girerseniz çıkmanız zordur. Zayıflıklarınızın mahkûmu olur, geri dönemezsiniz.

MERKEL TOPU TACA ATIYOR

- Merkel Almanya’nın Türkiye’ye yönelik silah ihracatının durdurulmasının da prensipte ihtimal dışı olmadığını söyledi. Silah satışının NATO içinde de konuşulması gereken bir konu olduğunu vurguladı. Alman Başbakan meseleyi neden NATO’ya pasladı?

Merkel topu taca atıyor bu şekilde, öteliyor. Almanya zaten temmuz ayında açıkladı, fiilen silah ambargosu uyguluyor Türkiye’ye. Deniz Kuvvetleri’nde kullanılan araç ve teçhizat dışında silah satışlarını tamamen durdurdu. Merkel, oyununu duygularıyla değil, kendi amaçları için strateji ve akıl ile oynuyor. Erdoğan ile kurduğu bağ da buna dahil. Merkel satranç oynayıp birkaç adım ötesini planlarken, karşısında zar atan tavla oyuncusu olmamalı. O durumda Türkiye’nin ulusal çıkarları zarar görür, görüyor da.

TÜRKİYE, HİÇBİR ÜLKENİN YÖRÜNGESİNDE OLAMAZ

- Fransa Cumhurbaşkanı Macron, AB zirvesinden çıkan sonucu “Türkiye’ye karşı alınan yeni AB yaptırımları, kendi yörüngesindeki istikrar bozucu girişimleri daha fazla kabul etmeyeceğini gösteriyor” biçiminde değerlendirdi. Bununla birlikte AB’nin Türkiye ile diyalog kapısını açık tuttuğunu da vurguladı…

Macron’un seçim mahalline girdiğini unutmamalı, iç kamuoyu baskısı ile açıklamalar yapıyor fakat şu önemli açıklamalarında; Türkiye’yi “AB’nin yörüngesinde” olarak tanımlıyor. Türkiye hiçbir ülke ya da yapının yörüngesinde olamaz. Ya masada karar alıcı olur ya da hiç olmaz. İktidar, bizi AB’ye katılım müzakereleri yürüten ülke konumundan, AB’nin yörüngesinde biçiminde algılanan bir yere getirdi. Türkiye’yi çağdaş dünyaya yeniden entegre etmeliyiz. Vatandaşımız da bunu istiyor, araştırmalar ortada. Ve bunu biz başaracağız. CHP bu atılımın liderliğini yapacak.

NEDEN KADER SEVİNÇ? 

Üniversiteden sonra Avrupa Parlamentosu’nun teklifiyle Brüksel’e gitti. CHP’nin Avrupa Birliği Temsilciliği’ni kurdu. Partinin genel başkanı Kılıçdaroğlu ile yakın çalışıyor. AB’nin ikinci büyük siyasi gücü olan Avrupa Sosyalistler ve Demokratlar Partisi’nin (PES) yönetim kurulu üyesi. Diplomatic Courrier dergisi, Sevinç’i dünyadaki en etkili genç dış politika liderleri arasında gösterdi. Uluslararası politika yüksek lisansını Brüksel’de onur derecesiyle tamamladı, araştırması Avrupa Birliği tarafından ödüle layık görüldü. Sevinç, siyasi çalışmalarının yanı sıra dünyanın en saygın akademik kuruluşlarından Johns Hopkins Üniversitesi / SAIS ve New York Üniversitesi’ne davet edildi, akademi üyesi olarak araştırmalar yaptı. Gündem AB ve ABD yaptırımları olunca, bize de AB’nin Devlet 2030 raporuna da katkıda bulunan Sevinç’e sormak kaldı. “Değişen dünya dengeleri, çok kutuplu dünyada ABD-AB arasında ittifakı zorunlu kılmakta. Daha görünür, eşgüdüm içinde çalışan bir Transatlantik blok göreceğiz” diyen Sevinç’e göre, “AKP iktidarı dünyada saygınlığa sahip değil; savruluyor, kendisiyle beraber ülkemizi de savuruyor. Uluslararası alanda hem itibar hem üslup sorunu olan bir iktidarın yönetiminde, ülkemizin, haklı olduğu davalarda bu tür durumlara düşmesi kaçınılmaz ve bir o kadar da üzücü.”