Da Vinci'nin Türk şeytanı

Da Vinci'nin Şeytanları son günlerin oldukça popüler bir dizisi. Leonardo Da Vinci'nin gençlik yıllarının anlatıldığı dizinin artık Türk asllı bir oyuncusu var. Dilan Gwyn, birden ortaya çıktı ve objektifleri kendi üzerine çekti. Oysa hakkında o kadar az şey biliyoruz ki. Gwyn kendisi hakkında merak edilenleri Cumhuriyet Pazar'a anlattı ve ortaya oldukça ilgi çekici bir hayat hikayesi çıktı.

27 Nisan 2014 Pazar, 12:01
Abone Ol google-news

Magazin gündemine bir anda düştü Dilan Gwyn ismi. “Dracula – Uhtold” filmiyle yakaladığı çıkışı son zamanların en popüler dizilerinden “Da Vinci'nin Şeytanları” kadrosuna katılarak taçlandırdı. Artık onun ismini hepimiz biliyoruz, ama hakkında pek az bilgiye sahibiz. Yarı İsveçli yarı Türk Gwyn'in hikayesini kendi ağzından dinledik. 

 
-Bir anda şöhret oldunuz, ama insanlar sizin hakkınızda çok az şey biliyor. Biraz kendinizden bahseder misiniz? Çocukluğunuz nasıl geçti? Türkiye ve Türkiye'deki akrabalarınızla ilişkileriniz nasıldı?
 
Annem, babam ve iki ablam 1981 yılında İsveç'e geldiler. Bana gelince İsveç'te doğdum, büyüdüm. Şair, yazar ve politikacı bir babanın kızı olmanın ve onun sinema ve filmle olan yakın ilgisinin beni biçimlendirdiği söylenir. Ablalarımla aramızdaki yaş farkı 13 yıl ve onlar zamanı gelince evden ayrılıp kendi hayatlarını kurdular. Ve ben sevgili babamı 11 yaşındayken kaybettim. Onunla çok yakındık... Çok iyi arkadaştık ve babamın bıraktığı boşluğu hiçbir şey dolduramıyor. Hayatta olmasını ve benim başarılarımı görmesini çok isterdim. Akrabalarıma gelince; akrabalarımın büyük bir kısmı Türkiye'de ve ilişkilerimiz çok iyidir. Fırsat buldukça tatil amaçlı geliyoruz. Ayrıca Avrupa'nın değişik ülkelerinde yaşayan akrabalarım da var.
 
-Bildiğim kadarıyla Sorbonne'da film okumuşsunuz. Tahmin ettiğim kadarıyla, sinema kariyerinizi sırf oyunculuk üstüne planlamamıştınız. Peki oyuncu olmaya giden yolculuğunuz nasıl başladı? 
 
Sorbonne'da film okumadım oraya Fransızcamı geliştirmek amacıyla gittim. Liseden sonra Stockholm üniversitesinde film okudum. Çünkü çocukluğumdan beri ilgi duyuyordum, profesyonel olarak kamera arkası ve önünde çalışmak, istediğim tek şeydi. 2008 yılında hem Stockholm Film Okulu'na kabul edildim, hem de Los Angeles'da bulunan American Academy of Dramatic Arts giriş sınavlarını kazandım ve tercihimi Amerikadaki tiyatro okulu yönünde kullandım.
 
-Los Angeles'ta bilinen isimler tarafından da eğitim almışsınız. Bu isimlerle çalışmak size nasıl ilham kaynağı oldu?
Los Angeles ve New York'ta eğitim aldığım öğretmenlerim elbette ki neyi, nasıl öğreteceklerini gerçekten bilen ustalardı. Hem öğretiyorlar, hem sevdiriyorlar ve bence en önemlisi seçtiğimiz bu mesleği ciddiye almak gerektiğini kavratıyorlar.
 
-Hollywood'daki en yeni yıldızlardan birisiniz. Bu açıdan bakınca, herhangi bir yerde oyuncu olmakla Hollywood'da oyuncu olmak arasında büyük farklar olduğunu söyleyebilir misiniz?
 
Türkiye'de bir projede rol almadığım için, Türkiye ile kıyaslama şansım yok. Fakat Hollywood'u bir samanyolu gibi düşünebilirsiniz, ya da kocaman devasa bir makine olarak da düşünebilir insan. Kocaman, kocaman her yere yetişebilen organları olan, kendi içinde örgütlenmiş kendi kurallarını kendi yazan, en ufak bir detayın bile tesadüfe bırakılmadığı bir sistem. Samanyolu gibi bir şey ve onun içinde, o tüm ekibin ve tabii ki oyuncuların en iyi şartlarda çalışabilmesi için her türlü olanak sağlanıyor.
 
- “Da Vinci'nin Şeytanları” dizisine nasıl dahil oldunuz? Sizin için bir sürpriz miydi? Aileniz ve çevrenizdekiler bu durumu nasıl karşıladı?
“Da Vinci'nin Şeytanları” için, İsveç'teki menajerim tarafından İngiltereye gönderildim ve deneme filmi çekildikten sonra seçildim. Bu arada başka bir filmde de oynama şansını yakaladım. Yani anlayacağınız aynı zaman sürecinde İngiltere ve Belfast arasında bayağı bir git-gel oldu. “Dracula - Untold” adlı bir filmdi. Tabii ki insan seviniyor. Yani yıllarını çok istediğin bir işte çalışmak için veriyorsun. Ailede tüm bu süreçte seninle birlikte elinden gelen desteği veriyor ve bir gün bakıyorsun emeğinin karşılığını almaya başlamışsın. Bu çok harika bir duygu ve kelimelerle anlatması çok zor.
 
- “Da Vinci'nin Şeytanları” ilginç bir proje; çünkü hem tarihi bir dizi hem de oldukça hızlı bir temposu var. Bu farklılığa adapte olmanız zor oldu mu?
 
Hayır zor değildi. Her proje zaman ve yer açısından birbirinden farklıdır ve yüzeyseldir. Burada odaklanacak nokta karakterin yaşadıklarıdır ve önemli olan bu algıları canlandırmaktır.
 
-Şu sıralar erkek arkadaşınız var mı?
Bak sen şu Türkiye'de merak edilen şeye! Özel hayat ile ilgili konuşmamak en güzeli olur...
 
-Türkiye'de bir projede rol almayı düşünüyor musunuz? Türk projelerinden hiç teklif aldınız mı?
 
Türkiye'de iyi projelerde elbette oynamak isterim. Oynayacağım karakter benim için çok önemlidir.Türkiye'de olduğum dönemde, bir dizi ile görüşmüştük. Ancak “Dracula Untold” ve “Da Vinci's Demons” işleri ile aynı dönemde anlaşınca dönmek zorunda kaldım. Gittikten sonra da bir kaç teklif aldım ama o aralar Türkiye'ye gelme şartlarım müsait olmadığı için sonuç alamadık.
 
-Türkiye'de şu an menajerliğinizi kim yapıyor? Menajerinizle nasıl tanıştınız?
 
Türkiye'deki tüm menajerlik işlerimi Mandalina Casting yürütüyor. Geçen yıl, annemle birlikte “şöyle gidip Istanbul'u gezip tanıyalım” demiştik. Türkiye'ye gelmeden önce İstanbul'daki menajerleri araştırdım. 4-5 tane iyi menajer öğrendim. Bunlardan biri Mandalina idi, ama tesadüfe bakın ki, o koca şehir de eski aile dostlarınızla karşılaşıyorsunuz ve uzun yıllar izini tozunu kaybettiğiniz bu dostların Mandalina Casting in sahibi olduğunu öğreniyorsunuz. Yani menajerliğimi yapan Mandalina'nın kurucuları, Canda Karikutal ve Temmuz Karikutal ile tanışıklığımız, yıllar öncesinde ailelerimizin tanışıklığından kaynaklanıyor.