‘Dijitalin içinde kayboluyorsun’

30 yıllık death metal grubunun basçısı ve solisti Tanju Can, eski ve yeni müzik anlayışına ilişkin olarak eskiyi değerli bulduğunu söylüyor. Can, “Dijitalde şimdi her şeyi bulabiliyorsun ama, o kadar çok şey bulabiliyorsun ki içinde kaybolmaya başlıyorsun. Eskiyi övüp de yeni olan her şey kötüdür manasında söylemiyorum bunu, yanlış anlaşılmasın. Eskiden kayıt yapmak da zordu, şu an herkes kayıt yapıp yayımlayabiliyor. Bir kişi yılda 20 tane albüm yapabilir şu an tek başına” diyor.

18 Temmuz 2019 Perşembe, 11:52
Abone Ol google-news

Asafated 30 yıllık bir grup. Bakırköy’de kurulan ve death metal yapan grup, 1990’lı yıllara “Kaybolmuş Masumiyet” albümü, iki demo bir de EP ile damgasını vurdu. Arada sırada konserleriyle tekrar eski günleri sevenlerine anımsatan grubun basçısı ve solisti Tanju Can ile bir araya geldik. Can, “Yurtdışında olsaydık her şey daha farklı olabilirdi” derken, son dönemde tekrarladıkları konserlerini de “nostalji” isteğine bağlıyor.

- Birkaç röportajınızda Pentagram ya da Dr. Skull kadar tanınmadığınızı söylemişsiniz. Daha fazla tanınmamak içinizde bir ukde mi?

Ukdemiz yok. Çünkü bizim müziğimiz onlar kadar popüler olmaya müsait bir şey değil. Biz daha “underground” müzik yapıyoruz. O yüzden, kendi çöplüğümüzde olabildiğince popüler olabildiğimizi düşünüyorum. Zaten onların karşısına çıktığı kitleyle bizim karşısına çıktığımız kitle aynı sayılmaz. Hiçbir şekilde içimizde ukde değil. Müziklerin dinlenilebilirlik durumu farklı.

- 2000’lerin başında grubun dağıldığını açıkladığın mektubunda Asafated’ın “Beğenmediğim insanlığa ve hayal kırıklığına uğratan dünyaya isyan” olduğunu söylemişsin, Asafated yokken dünyaya ve insanlığa nasıl isyan ediyor, karşı geliyorsun?

O yıllarda Asafated dağıldıktan sonra da müzik yapmaya devam ettim aslında. Asafated’daki inancımız, dünyaya haykırışımız neyse onlarla devam etti. Asafated ilerleyen dönemlerde tekrardan çalmaya başladı sonrasında. Ama bu süreler içerisinde duruşumu inancımı bozmadım ve müzik de bunu ifade etmek için her zaman bir araç oldu.

‘GİZLİ ÇALMA İSTEĞİ...’

- Son dönemde 90’lı yılların sizin gibi sert müzik yapan grupları tekrar konser vermeye hatta festivallere katılmaya başladıklarını gördük. Bunu neye bağlıyorsun?

Türkiye’de bu müziğin sürdürülebilir bir şekilde yapılması çok zor. Şu açıdan zor, çünkü insanlar bundan para kazanmıyor. Deyim yerindeyse pul koleksiyonu gibi oluyor. Albüm çıkartıyor, demo çıkartıyor, insanların karşısında çalıyor ama bu bir meslek değil yani, bunu zevk için yapıyorsun. Ve zevk için yapıldığında insanlar bundan sıkılabiliyor. Grupların içinde çok sık kadro değişiklikleri yaşanabiliyor, konserler boş geçtiği zaman insanlar hayal kırıklığına uğruyor. Haliyle gruplar yıpranmaya başlıyor. Seyirci ortalaması düşüyor, daha önce gelen insanlar büyüyor, anne baba oluyor, çocukları okula gitmeye başlıyor, konserlere gitmiyor... Bu noktalarda insanlar hayal kırıklığına uğradıklarında grupları da sürdürmüyorlar. Ama şöyle bir şey var, gruplar yaptıkları müzikleri, içinde bulundukları ortamları her zaman özlüyorlar. Bu nostaljiyle beraber hem onların dinleyicileri hem de kendileri bir noktada çalmak istiyorlar. Bu konserlerin en önemli nedeni bu, nostalji. Hem grupların hem o insanların hem de onları hiç sahnede görmemiş gençlerin nostaljisi. Çünkü o nesilde hep büyükler anlattığı, fotoğraflarını, röportajlarını gördükleri için bayağı bir merak var bu gruplara karşılık. Talep var; gençler ve yaşlılar görmek istiyor. Grupların da gizli gizli içlerinde çalma isteği oluyor. Konserler bu şekilde gerçekleşiyor...

- Konserlere çocuklarıyla gelenler de oluyor sanırım...

Çocuklarıyla gelenler var, bir ara kuşak da var. Mesela 10 yaşındayken orada olamamış, şimdi 20 yaşına gelmiş... O dönem Türkiye müziğinde özgün tarzda önemli bir dönemdir. Gerçekten çok iyi albümler, konserler gerçekleşti 90’larla 2000’lerin başında. Çok iyi dergiler, fanzinler çıktı. İnsanlar bir şekilde arşivlerden buluyorlar ve buna karşı ilgileri oluyor.

- 90’lar çok üretken bir dönem, 2000’lerden sonra siyasi konjonktür de değişiyor tabii...

Aslına bakarsan normalde işler ülkede ne kadar kötüye giderse bu müziklerin o kadar aktif olması lazım. Çünkü genelde muhalif müziklerdir. Ama son yıllarda internet devreye girdikten sonra insanların bir araya gelip bir şeyler yapma devri tükendi. İnsanlar beraber tartışmaktan, beraber vakit geçirmekten, oturup müzik yapmaktan biraz uzak kaldılar. Konsere gitmektense oturup YouTube’dan videolarını izlemeyi tercih ediyorlar... Bu, gruplar için de hayal kırıklığı.

- Bir yandan da 25 sene öncesine göre daha iyi bir şeyler yok mu? Dijital platformlar çıktı örneğin...

Ben onları eskisi kadar değerli görmüyorum. Dijitalde şimdi her şeyi bulabiliyorsun ama, o kadar çok şey bulabiliyorsun ki içinde kaybolmaya başlıyorsun. Eskiyi övüp de yeni olan her şey kötüdür manasında söylemiyorum bunu, yanlış anlaşılmasın. Şu anda da çok iyi albümler yapılıyor, canavar gibi gruplar var. Ama eskiden değerli olan şuydu; atlardın Bakırköy’den vapura, Kadıköy’e giderdin, Kadıköy pasajında basılı halde Metallica’nın bilmem ne albüm sözlerini falan alırdın, dergi alırdın falan oradan, çünkü Bakırköy’de yoktu, gelirdin okurdun. Otururdun meydanda bütün herkesle paylaşırdı bunları, İngilizce bilenler bilmeyenlere tercüme ederdi. Orada yüz kişinin elinden geçerdi o dergi, okunurdu. Bence bunlar çok değerliydi. Hiçbir şey eskiden eritildiği gibi eritilmiyor. Bir albümün ilk 3 parçasını dinliyor, sözlerine bakmıyor bile, kenara atıyor sonra. Belki 4. parça onun hayatının parçası olacak? Ama adamın elinde 50 tane dinleyecek parça oluyor günde. Eskiden kayıt yapmak da zordu, şu an herkes kayıt yapıp yayımlayabiliyor. Bir kişi yılda 20 tane albüm yapabilir şu an tek başına.

YENİ ALBÜM BEKLENTİSİ...

- Gelecekte ne gibi projeler var, yeni albüm gelecek mi?

Biz toparlanıyoruz işte, sonra birkaç tane konser yapıyoruz. İnsanlar da seni çok özlüyorlar ya, ikinci konserden sonra “Biz zaten izlemiştik” diyorlar... Geçen sene izlemiştik, bir sene sonra bi daha izleriz gibi oluyor. Kayıt için çok bekleyen var. Çünkü son kaydımızı 1999’da yaptık ve toplamda kaydettiğimiz 10 tane şarkı var. Aslında hiçbir şey. 30 yıllık bir grubuz. Tabii ki şartlar öyle gelişti. 1999 yılında yaptığımız birtakım taslaklar vardı, şimdi “En azından onları bitirelim” diye konuşuyoruz. O parçaları da çıkartalım ortaya, çünkü güzel parçalardı. Hem de insanlar bekliyorlar.

- “Yurtdışında olsaydık daha fazla kitleye ulaşırdık” dediğiniz oldu mu hiç?

90’larda bunu çok konuştuk. Biz o yıllarda performans olarak da stüdyoya girip çok çalışıyorduk. Boş saatlerimizi çok iyi değerlendiriyorduk. O yıllarda canlı performans olarak iyi bir grup olmak için çok çalışıyorduk. İlk yayımlamış olduğumuz albüm çok ses getirmişti, yurtdışındaki eleştiriler de iyiydi. Ama yurtdışında olsaydık her şey çok farklı olabilirdi... Sonra ne oluyor, sen de askere gidiyorsun, geri geliyorsun, iş hayatın oluyor. Müzik her zaman hobin olarak kalıyor. O noktaya geldiğinde senin kuracak hayat planında “Gideyim Fransa’ya yerleşeyim de death metalde ünlü olayım” kalmıyor. Benim orada çok arkadaşım var, mesela çocuk berber, grubu var ve turluyor o grupla. O da keyif için yapıyor.


‘Taksim’e ayaklarım gitmiyor...’

- Siz Taksim’de çok konser verdiniz, şu anki halini nasıl buluyorsun?

Çok alakasız buluyorum maalesef. Çok değişik. Hayatımın son 7 senesinde 6 yıl Taksim’de bar işletmeciliği yaptım. Canlı canlı gördüm yani Taksim dönemini. Gezi Direnişi’nde de Taksim’deydik, sonra da Taksim’deydik. Bugün Taksim’in nasıl olduğunu biliyorum, birkaç tane bardan çalışmak için çağırıyorlar ama inan Taksim’e ayaklarım gitmiyor. Bırak teklif kabul etmeyi, arkadaşlarımla vakit geçirmek için bile çıkmak istemiyorum... Konserimiz olduğunda bile gidiyoruz konserimizi veriyoruz ya da orada çalışan birkaç arkadaşımız var, metrodan çıkıyorum arka sokaklardan onların yanına gidiyorum, vakit geçiriyorum yine aynı sokaklardan dönüyorum. İstiklal Caddesi’ne çıkıp da yürümüyorum yani.


‘Satın alma, sahiplen’

Tanju Can, eşiyle birlikte yardıma ihtiyacı olan hayvanları sahiplenmiş. Evlerinde köpekleri Varna, Sofi ve Efes ile birlikte bir de kedileri Boncuk var. Özellikle köpeklerle macerasının nasıl başladığını hatırlayamadığı yıllara tarihliyor Tanju Can ve “Emekleme döneminde bir bebekken evden çıkıp köpek kulübesine gitmişim ve köpeğe sarılıp uyumuşum.Tabii anne babam bütün mahalleyi ayağa kaldırmışlar çocuk kaçırıldı diye. Saatler sonra köpekle kulübede uyurken bulmuşlar. Bulgaristan’daki çocukluk yıllarımda da hep mahallenin köpeği kankam olurdu. Okula beraber gider gelirdik” diyor. Can, evdeki köpekleri nasıl sahiplendiklerini ise şu sözlerle anlatıyor: “En büyük olanı Varna, Maçka Parkı’nda bulundu. Karnında kısırlaştırılma dikişleri, kulağında belediye küpesi duruyordu, sahiplendik. Sonra Efes geldi, yakışıklı oğlum. Boyut olarak en ufak olan. Hasdal barınağından Banu Aydınlar’ın sahiplendirme merkezine gitmişti, oradan da bize... En son Sofi geldi. O da geçen sene Ayvacık’a düğüne gittik, 3 gün sürüyor orada yemekti, kınaydı, düğündü. O esnada Sofi, eşim Gülhan’a yapıştı, kanka oldular. Elimizde çeyrek altınlarla gidip, Sofi ile döndük İstanbul’a. Biz hep başkalarının alıp bakamadıklarını sahiplendik, herkese de sahiplenmesini tavsiye ediyoruz.”

(Cumhuriyet Pazar) 

Fotoğraflar: Kurtuluş Arı