Dördüncü Devrim

28 Haziran 2013 Cuma, 06:21
Abone Ol google-news

Kılıçdaroğlu CHP’ye genel başkan olduktan sonra, “dördüncü devrim” diye bir kavram ortaya attı.

Ona göre “birinci devrim”, Cumhuriyet’ti. Tek adam yönetimi gitmiş, yerine halk yönetimi gelmişti. Halk yönetiminin/egemenliğinin somutlaşacağı alan, Meclis’ti. Devlet ve toplum yapısı da, teokratik temellerden, laik temellere doğru dönüştürülüyordu.

“İkinci devrim” ise, çok partili sisteme geçişti. Birinci devrim döneminde iki kez denenen “çeşitli parti sistemi”, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra artık kalıcı hale getirilecekti. “Geçiş süreci”nde, CHP’nin tek bir dönem (dört yıl) iktidarda kalması, yeterliydi. Nitekim, 1946’dan itibaren tek parti (CHP) dışında partiler kurulmaya başlanmış, çok partili ortamda geçen bu bir dönemlik (dört yıllık) CHP iktidarından sonra, 1950’de ilk kez başka bir parti iktidara gelmişti.

“Üçüncü devrim” ise, 1960’larda yaşanmıştı. CHP o yıllarda giderek kendisini “sol”da konumlayan bir partiye bürünmeye başlamıştı. Artık Türkiye’de CHP siyaseti, sosyal demokrat ilkeler doğrultusunda halkın çıkarlarına yönelik yapılacaktı.

Kılıçdaroğlu, CHP ve Türkiye tarihini bu şekilde dönemselleştirdikten sonra, şimdi “dördüncü devrim” için yola çıktığını ilan ediyordu. Bu aynı zamanda, kendisinin CHP’deki ve siyasetteki “misyon”unu da tanımlayan bir ifade olabilirdi.

Ancak sonraki konuşmalarında Kılıçdaroğlu, dördüncü devrimden neredeyse hiç söz etmez oldu. Zaman zaman bunun “demokrasi ve özgürlükler” demek olduğunu ifade ettiği oluyordu; ama bu iki kavram günümüzün “kavram yağması” içinde öylesine sıklıkla ve yerli yersiz kullanılır olmuştu ki, somut olarak bu iki kavramla ne anlatmak istediği açıkça anlaşılamıyordu.

Bunun için söylemlerinden çok Kılıçdaroğlu’nun yaptıklarına bakmak gerekti. Ama yaptıkları da güncel siyasetin dehlizlerinde belirsizleşiyor; bu belirsizlik, iktidarın yönlendirdiği medya baskısı ile birleştiğinde, Kılıçdaroğlu’nun ne yapmak istediği anlaşılamıyordu.

Türkiye çelişkilerin keskin olduğu bir ülkedir. Bu nedenle Türkiye’de tek başına iktidar olmayı başarmış partiler, ideolojik bir omurgaya oturmuş ve bunun çevresinde kitleselleşmiş partiler olmaktan çok, çoğu kez birer koalisyon yapısı taşırlar. Cumhuriyet döneminin CHP’si aslında bir koalisyondu; 1950’lerin başlangıcında DP de bir koalisyondu. Bu koalisyon anlayışının en açık ifadesi, 1983’te ANAP’la dile getirilmişti; Özal’ın “dört eğilim”i birleştirdiğinden söz ediyordu. Koalisyon nitelemesi, yakın zamana kadar AKP için de yapılıyordu.

Kılıçdaroğlu da, partinin genel başkanlığına geldiğinde, partinin milletvekili tercihlerini bir koalisyon olarak belirlemeye çalıştı. Bunun için 2011 seçimlerinde, Türkiye’de mevcut değişik siyasal eğilimleri bir araya getirmeye çalışan bir milletvekili kompozisyonu yaratmaya girişti. Sosyalist, liberal, milliyetçi ve hatta muhafazakâr kesimlere sempatik gelebilecek isimler, milletvekili adayı olarak sunuldu. Bu tür yapılanma, parti üyelerince ve kamuoyunca yeterince algılanmadı ya da onlara algılatılamadı.

Böyle farklı siyasal anlayışlar, ancak güçlü/karizmatik bir liderlik etrafında bir araya gelebilirlerdi. Oysa Kılıçdaroğlu henüz, bu tür bir liderlik sınavından geçmiş değildi. TV tartışmalarında siyasal rakipleri karşısında gösterdiği performans, onu parti içinde başkan yapmaya yetebilirdi; ama Türkiye’nin lideri ve umudu olabilmek için, kitleleri partiye ve Kılıçdaroğlu’nun liderliğine çekebilecek daha büyük bir “hikâye” gerekiyordu. Oysa bu aşamada, Kılıçdaroğlu bu hikâyeden yoksundu.

Belki onun hikâyesi, hikâyesi olmayan bir adam olarak, partiyi bu söylediğimiz türde bir koalisyon halinde örgütleyerek, “CHP’yi tek başına iktidar yapmak” olabilirdi. Eğer bunu başarabilseydi, bu, gerçekten büyük bir hikâye olurdu; çünkü parti, 1950’den beri bir dönem hiç tek başına iktidar yaşamamıştı.

Türkiye’de farklı fikirler, bir araya gelebilir mi? Tek bir parti içinde, ama bu kez sosyal demokratların öncülüğünde bir kez daha bir koalisyon örgütlenebilir mi?

Eğer doğru bir “düşünsel hedef” ve farklı düşünceleri benzer bir ortak paydada birleştirebilecek ortak ve tutarlı “siyasal hedefler” ortaya konulabilirse, bu neden olmasın?
Bu düşünsel ve siyasal hedefler, elbette ki “demokrasi ve özgürlükler” olabilirdi. Ancak az önce söylediğimiz gibi, bu kavramlar, mevcut “kavram yağması” içinde öylesine hırpalanmıştı ki, sadece bunlardan söz ederek, farklı kesimleri toparlamak mümkün olamazdı.

Öyleyse, söylemekten ziyade “yapmak” lazımdı. Ama yapmak için giriştiği deneme (farklı milletvekilleri) de, partinin çoğulculuğu (koalisyon) yerine, partinin dağınıklığına gösterilen birer örnek olarak sunuluyordu.

İster partinin kontrolü içinde ve isterse dışında; dördüncü devrime örnek olabilecek somut bir pratik, aslında sayfalarca yazıdan, saatlerce konuşulmuş sözlerden çok daha önemli olabilirdi.

İşte o sırada, Gezi Parkı eylemleri başladı.

Kısa süre içinde Türkiye’nin hemen her yerinde milyonlarca insan, hem de tüm (etnik, siyasal, dinsel, cinsel, futbol taraftarlığı vb.) farklılıklarıyla, bir araya gelmeye ve mevcut iktidarın baskıcı tutumunu protesto etmeye başladılar. Mevcut siyasal algılamalarda bir araya gelmeleri neredeyse imkânsız görünen birçok siyasal hareket, grup ya da çevreler, bütün bunlara dahil olmayan milyonlarca insanla birlikte, alanlara çıktılar. Hem kendileri hem de bütün dünya, şaşkınlık içindeydi.

CHP ve Kılıçdaroğlu, “dördüncü devrim”e örnek olabilecek bir yapıyı parti içinde yaratamadılar ama Gezi Parkı, bunu parti dışında, bizzat somut bir pratik olarak yarattı.
Kılıçdaroğlu’nun tarif etmekten kaçındığı, sadece adını koymakla yetindiği, ama artık hepimizin görerek ve yaşayarak bildiği, tanıdığı bu dördüncü devrim, orada, Gezi Parkı eylemlerinin tam ortasındadır.

Şimdi artık dördüncü devrimin örneği, yaşanarak ortaya konmuşken, CHP ve Kılıçdaroğlu, bu devrimin politik gücü olabilecekler mi?

Bence önümüzdeki dönemde, hem Kılıçdaroğlu, hem CHP ve hem de Türkiye siyaseti için yanıtı aranacak kritik sorulardan biri budur.

*Doğan Subaşı Avukat