Efsaneler ve gerçekler

17. yüzyılın başları Cape Town...

02 Mayıs 2021 Pazar, 02:00
Efsaneler ve gerçekler
Abone Ol google-news

Elif Günsel - Güney Afrika (Cope Town)

Hollandalı korsan Jan van Hunks, macera dolu hayatına, tekinsiz denizlere, rüzgâra, yarışan bulutlara, köpürerek yıkılan dalgalara veda ederek karısıyla birlikte ikonik Masa Dağı’nın eteklerinin dibindeki evinde emeklilik günlerinin keyfini sürmekteymiş. Korsanın uzun yıllardır açık denizlerde olmasına alışkın karısı ise halinden o kadar memnun değilmiş. Ayak altında dolaşan korsana sivri diliyle günlük işler emretmekte hayatını zindana çevirmekteymiş. Korsanın en büyük zevki pipo içmekmiş. Eşinden uzakta gönlünce piposunu tüttürmek için Masa Dağı’nın Atlantik Okyanusu’na bakan sol tarafında kendine yüksekte bir yer bellemiş. Bir gün ihtiyar korsan; tam da aynı yerde sıska, uzun boylu, siyah pelerinli ve yüzünün neredeyse tamamı geniş kenarlı şapka tarafından örtülmüş bir yabancı ile karşılaşmış. 

Jan van Hunks, yabancının kendisine adı ile hitap etmesi karşında hayrete düşmüş. Yanına oturmuş ve konuşmaya başlamış. Siyah pelerinli yabancı, korsandan kendisi ile tütününü paylaşmasını istemiş. Tütününü uzatan korsan hiç kimsenin onun kadar devasa  tüttüremeyeceğini söyleyerek, karşı tarafı bahse girmek için kışkırtmış. Adam resti görmüş ve yarış başlamış. Kazanan gemi dolusu altının da sahibi olacakmış. Kapışma kimine göre tüm gün, kimine göre günler sürmüş. Jan van Hunks tam yorulmuşken karşısındaki siyah pelerinli adam öne eğilmiş ve kafasından şapkası düşmüş. Korsan gördüğü yüz karşısında dehşete düşmüş, bahse girdiği kişi şeytanın kendisiymiş. Küstah bir ölümlü tarafından yenilgiye uğrayan şeytan pek sinirlenmiş, hava aniden kararmış, en heybetlisinden bir şimşek çakmış, kurşuni bulutlar üzerlerine kapanmış. Ve bir daha Jan van Hunks’u gören olmamış. 

SIRADAN BAŞLAYAN BİR GÜNÜN SONRASI…

Efsaneye göre yaz aylarında ne zaman ki şiddetli güneydoğulu rüzgâr eser, Masa Dağı’nın üstünden bir şelale gibi beyaz dumanlar Devil’s Peak (Şeytan Tepesi) üzerine akar, işte o zaman Van Hunks’un şeytanın karşısına rövanşa çıktığı varsayılır. 

18 Nisan Pazar günü, sabah saatlerinde Masa Dağı manzarasına karşı iskemlelerinde siparişlerini uyuşuk uyuşuk bekleyen kafe müşterileri Şeytan Tepesi’nden yükselen cılız dumanları pek önemsemedi. Henüz öğleden sonra şiddetini artıracak -ahalinin Cape Doktor diye çağırdığı güneydoğulu-rüzgâr esip gürlemeye başlamamıştı. Çekilen okyanusun ortaya çıkardığı kayalıklar, aralarında oluşan ılık gelgit havuzlarında oynayan çocuklar, en ufak bir esintinin bile hissedilmediği açık okyanusta tembel denizanaları gibi olduğu yerde salınan birkaç tekne ve uçurtmalarını havalandırıcak fırtınayı bekleyen sabırsız sörfçüler... Birçokları için herhangi bir günün sabahıydı başlayan! 

Saatler birbirini kovaladı... Rüzgârın uğultusu apansız Şeytan Tepesi’nde yankılandı. Duman bulutları safir mavisi gökyüzünü sardı, Robben Adası’nın üzerinde parlayan sonbahar güneşini sildi. Gün söndü, okyanus yüzeyine güneş tutulmuşçasına bakır rengi tül ile örtüldü. Akşamın alacası ise çekine çekine ortaya koydu, yaşanan felaketi. Masa Dağı’nın göğsüne kor düşmüştü. Manzara karşısında kıvılcımlı alevlerin titrettiği kirpiklere yaşlar sızdı, kalpler dua etmekten su topladı. Şafak sökmek istemedi. Kül olan bitkiler, ağaçlar, fynboslar (sadece bu bölgede yetişen bitki örtüsü) geriye kalan kapkara bedenlerini gecenin karanlığına gizlemeyi denedi. Masa Dağı, kor yaralar açılan eteklerine bakmamak için başını Lion’s Head tepesine döndü. Rüzgârın delik deşik ettiği yangın söndürme çabaları aralıksız sabaha kadar devam etti. İtfaiye erlerinin alınlarından akan isli ter damlaları, kontrolden çıkan yangının merhametsizliğini söndürmeye yetmedi. Cape Town Üniversite kampusu içindeki tarihi kütüphaneye ulaşan alevler; paha biçilmez koleksiyonları, birinci baskı kitapları, filmleri, fotoğrafları, Afrika kıtası tarihine ilişkin ne kadar edebi hazine ve arşiv varsa yaktı, yıktı, kül etti. Güney Afrika’nın “çalışır durumdaki en eski yel değirmeni” olarak bilinen ve 1796 yılında inşa edilen Monster’s Mill’in (canavar yel değirmeni) sonu da canavar alevlerin elinden oldu.

FYNBOSUN İRADESİ

Doğa yufka yürekli değildi ama merhamet gösterdi. Öbür gün kuzeybatı rüzgârının taşıdığı yağmur yüklü bulutlar Masa Dağı’nın başında toplandı, öğleye doğru kavrulmuş toprakların üzerine yağmur olup yağdı. Yağlı, isli, kömürleşmiş, boğulmuş topraktan; dimdik, ince, alev ve dumanlara dirençli kalın kabuklarını çatlatan fynbos tohumları boy verdi önce. Soyunun devamı için ne de olsa alevlere muhtaçtı fynbos. Belirli aralıklarla yangın çıkmazsa fynbos yok olurdu. Ancak yangınların doğal döngüsü tohumun gelişebilmesi için 15 yıldan az olmamalıydı. Fynbos dinozorlar çağından beri rüzgâra, sıcağa, buzula, iklim dengesizliklerine, kuraklığa, sellere karşı dayanıklıydı ancak bu coğrafyadan koparıldığında başka bir yerde hayatta kalması mümkün değildi. En büyük düşmanları istilacı Avustralya menşeli okaliptüs, akasya ve Akdeniz çam ağaçlarıydı. Tohum oluşmadan çıkan her yangın fynbosun istilacı ağaçlar tarafından kuşatılıp, geriletilmesiydi. Fynbosun dirençli iradesiyle, binlerce yıldır istilacı bitkilere ve zamansız yangınlara karşı verdiği hayatta kalma mücadelesini göz ardı eden ademoğlu ise, “yangının” şeytan ile korsanın rövanşında pipo ateşinden çıktığı efsanesine inanmaya devam edecekti.

[email protected]