Emily Dickinson şöleni: Şiirin yer altı sularında

19. yüzyıl Amerikan edebiyatının en büyük şairlerinden olduğu kuşkusuz Emily Dickinson (1830-1886) gelmiş geçmiş dünya şairlerinin de en önemlileri arasında sayılıyor.

20 Nisan 2021 Salı, 14:10
Abone Ol google-news

Kısa, özlü şiirleriyle benim de sevdiğim bir şairdir. Şiirlerinde ölüm teması sıkça işlenmiştir.

“Bir Anda Oldu” başlıklı şiirinde olduğu gibi. “Bir anda olur biter-Ölmek/Hiç canın yanmaz diyorlar-/Solmaktır aşama aşama/Sonra-gözden tamamen yitmek-/.../Kara bir şerit-günün üzerinde-/Şapkanın üzerinde bir tül-/Derken günün hoş ışıkları gelir-/Yardımcı olur unutmamıza/.../ Yoktur-O-gizemli varlık-/İçi-bizim zekâmızla dolu-/Çekildi-derin bir uykuya-/Artık kalmadı yorgunluğu-” (Çev. T. Alkan)

Fakat bu şiir beni sadece ölüm ya da Dickinson şiiri hakkında değil, şiirin ne olup ne olmadığı üstüne de düşündürdü...

İlk dört dizede, şairin bilinen özlü anlatımı dışında özgün bir yan yok.

“Ölmek” olgusu olabildiğince en temel öğelerine indirgenerek betimleniyor...

İkinci dört dizede, belki “mecaz” (ya da simge) denebilecek (“günün üzerinde kara şerit”, “şapkanın üzerinde tül”) betim öğelerine karşın, yine her şey yeterince açık.

Buna karşılık son dört dizede belirsizliklerle karşılaşıyoruz... “O gizemli varlık” nedir? Ölüm mü, yoksa biz miyiz? Neden, “yoktur” deniliyor? “İçi bizim zekâmızla dolu” olan şey nedir? Yaşam mı? Başka bir şey mi?

Şiirin en sondaki iki dizesinde belli ki yaşamdan ayrılan insandan söz ediliyor... Ama bence o da tam bir açıklıkla değil... Çünkü bu dizeleri de içeren son dörtlükte, yaşam, ölüm, insan birbirine karışmakta, böylece de her şey, sanki bir gizemle örtülmektedir...

Benim “imge” derken anladığım şey de tam olarak budur... 

Alışılmadık, beklenmedik, “çarpıcı” vb. bir benzetme değildir söz konusu olan...

(Çünkü “imge” sözünden bizim şiirimizde uzun süredir anlaşılan ve bence şiirimizin yoksullaşmasına yol açan şey budur.)

Bu dizelerde şair, sözcükler arasında sanki boşluklar bırakarak anlamı belirsizleştiriyor...

Fakat o anlam, zaten, o belirsizlikten başka bir şey değildir...

Böylece, kavramsal olan, akılla kavranılabilir olan şey, sezgisel olana, sezgilerimizle, duygularımızla algılanabilecek olana dönüşüyor...

Şiirin en temel var oluş nedenlerinden biridir bu gereksinimin karşılanması...

Var oluşumuza ve bir gün yok olacak oluşumuza ilişkin her şeyin sadece çıplak akılla değil, sezgilerle, duyumsayışlarla da algılanıp dile getirilmesi... 

Emily Dickinson’un bu şiiri, özellikle de son dört dize bana Dağlarca’nın (daha çok ilk kitaplarında), Behçet Necatigil’in, Gülten Akın’ın şiir oluşturma yöntemlerini anımsattı...

Şiirin yeraltı suları derken düşündüğüm, bizim bu şairlerimizi, 19. yüzyılda da yaşamış Amerikalı şairi ve kuşkusuz daha birçok şairi birleştiren bu ortak duyumsayış ve yapılandırma özellikleridir...

Derinliğine algılanmış bir duygunun, süsleyip bezemeksizin, tam tersine, fazlalıklarından arındırılarak, böylece de daha özlüleştirilip yoğunlaştırılarak dile getirilmesi...

Okurlarıma şiirlerinin dilimizde de pek çok çevirisi olan bir Emily Dickinson şöleni öneririm.

Şölene, adını andığım şairlerimizi de katarak...