‘Gece bekçisi rüyası’nı hangimiz gördü?

Bazı dönemlerde kasıtlı olarak kimi yapıtlar görmezden gelinir. Bunun iki nedeni vardır: Ya kişi kendi cesaretsizliğini, güven yoksunluğunu gölgelemek için yapar bu karartmayı ya da bilerek, isteyerek bir tür cemaat ilişkisiyle ortak tavır takınılır.

12 Ağustos 2019 Pazartesi, 10:21
Abone Ol google-news

1- “AKP döneminde edebiyat nasıl biçimlendi, bu dönem nasıl yazılacak” sorusu haklıdır. 12 Mart’ı önceden haber verir Melih Cevdet “Gizli Emir”de! Ben de “Yazgıcılar” ve “Gece Bekçisinin Rüyası”nı yazdım. Fetullahçı saltanatın dorukta olduğu dönemde bunları yazmak cesaret işiydi. Derler ya; yapmasam olmazdı. Özellikle kapısına sabaha karşı dayanan polise şaşmayan ve karşısındakilere “size çay demleyeyim” diyen bilge İlhan Selçuk çok etkilemişti beni “Yazgıcılar”ı kurgularken. Romanın sonunu okuyunca Ali Sirmen basmış kahkahayı.

2- “Gezi” herkesi etkiledi, beni de elbette. Artan faşist dalga, bir türlü aşılamayan seviyesiz salgın, bunu anlatmak istedim. Eski Türkiye/Yeni Türkiye palavrası da eklenince tartışmaya, bazen susar insan. Kahramanım A. bunu seçti. Yıllardır evinden çıkmayan komşusu Ayla, yakından bakınca kendiyle hiçbir meselesini aşamamış psikiyatrist Yelkenli Us derken, dönemin simgesi Celal! “Gece Bekçisinin Rüyası”nı bir solukta yazdım. Emre Kongar: “Çağdaş, toplumsal, gerçekçi roman” diye tarif etti. Hoşuma gitti doğrusu.

3- Bazı dönemlerde kasıtlı olarak kimi yapıtlar görmezden gelinir. Bunun iki nedeni vardır: Ya kişi kendi cesaretsizliğini, güven yoksunluğunu gölgelemek için yapar bu karartmayı ya da bilerek, isteyerek bir tür cemaat ilişkisiyle ortak tavır takınılır. Bağımsız aydın olmak gibi, kimi çevrelere yaslanmadan romancı kalmak da güçtür. Elbette ölçüyü ilkin yazar kendi, sonra okur, peşi sıra eleştirmeci ve nihayetinde zaman koyar. Liberal esaret altındaki düşün/sanat dünyasına savaş açmak yorgunluğu göze almak demektir. Bir tür suç ortaklığı yaşadıklarını yüzlerine vurmak gerekir; hem eylemle, hem yapıtla! Ölçüt yitince, yerini kin alır.

4- Edremit’te imza, söyleşi için bulunuyorduk Onur Behramoğlu ile. “Gece Bekçisinin Rüyası”nı imzalamıştım ona, dönüş yolunda okumuş. Birkaç gün sonra eve geldi, “sana son şiirimi okuyacağım” dedi, cebinden çıkardı ve kendine özgü tınısıyla söyledi:

çamurdan yaratılan tohumun

budar çiçeklerini tanrı

geride çıplak ve dilsiz

utanmaya yüz tutan bir bahçe kalır

sen o çiçeklerden arsız olanı

ne varsa silah, alıyorum yanıma

sesleniyorum, dönüp yüzüme çarpıyor sesim

yangınlar çıkıyor ara sokaklarda

beni aydınlık bir göğün altına koy

bu rüzgârlar, bu evler, bu tenimde sürekli kanayan yara

ben tam verdiğin saate kuruyorum kendimi uzun cümlelerin sadece son sözcüğü kalıyor aklımda

çipil, iri cam gibi gözler, badem misali

tanışmak her gün yeniden başlar

yiter sonra

kimse ömrünü bir aşk için sürmüyor

susuyorum

küçük dilimi yutarcasına

insanlar üstüme basıyor sanki

sanki bir kış denizinde boğulmaktayım

ölüme telaş etmiyorum

yaşlandım

yaşlanır herkes

sabah bir hakikat mi

hülya mı

tahayyülü imkânsız bir sevinç mi?

Dizeler, imgeler o kadar yakın ve tanıdıktı ki, kaldım sessizce. Güldü Onur: “Bak bunlar romanı yolculukta okurken altını çizdiğim yerler. Alt alta gelince koca şiir oldu. Şimdi söyle bakalım, bu şiiri sen mi yazdın, ben mi?” dedi. Aldığım en ilginç armağandır bu. “kalbim, ağır işçim, sevgilim” kitabında yer alıyor Onur’un. Bir yapıttan, başka birinin türemesi heyecan verici! Şiir Behramoğlu’nundur, payıma düşen romanda kurduğum sesin şair tarafından işitilmesi ve dile gelmesi Onur’udur!

5- Laf lafı açıyor, son şiirleri iyiden incelikli Onur’un. Yaşamın kıyısına sıkışınca, düşüp güçlenerek kalktıkça (kim bilir bazen yaşlanmak kimi şaire iyi gelir) imgelemi yalınlaştı, sesi gürleşti. Felsefeye, bilime verdiği önem iyice akıyor bize, gönlünü açması tamam, aklını sakınmadan sunması heyecan verici. Bir yanı varoluşçu gelir bana Onur’un, bunu da severim, serseriliğe kapılmaz, parlak imgelerin sarhoşluğuna yenilmez, bir de dava adamı pozlarından hoşlanmaz; yansımış tamamı kitabına, sevdim doğrusu. (Dediğim çevrelerin Onur’a mesafesini bilmez değilim. Der ya Onur: “biz bize yeteriz”. Eksiğimizle, ikircikli ruh hallerimizle.)

6- Ustam “edebiyat mafyası” derdi, postmodern günlerde “cemaatçilik” yaygın, öyle de denebilir. İktidarlara taş atmadan, korunaklı yerinden mızmız dille söylenir eleştirmen. Bana savurmuştu bir tanesi, TRT’de program yapmak için nasıl da uyumlu olduğunu gördüm sonra, “mertçe vuruşmak” cesaret ister elbet. Oysa ne yetenek, ne bilgelik kimsenin kanatları altında yeşermez. İktidar kavgası her yanda, ister ki ondan sorulsun mahalle raconu!

Gülüp geçmeli, eleştirmenin intiharıdır beceremeyeceğini bildiği halde roman yazmak nasılsa! Roman seçici kurullarında kendine yakın olanı pazarlayan o gözlüklüyü herkes tanır, bilir, kimse ses etmez. Biz böyleyiz, arkadan konuşmayı severiz. Nasıl olduğu belirsiz edebiyatın cumhurbaşkanı kontenjanından programcılık eder, sonran mangalda kül bırakmaz!

Bir de sadece ölmüş olanları seven arkadaşlarımız var: Yaşayan herkes yeteneksiz, beceriksiz, kötü!

7- Güzel bir yemekti Ankara’da; Onur, Eren Aysan ve ben acaba yeni bir edebi mafya(!) hareketi başlatır mıyız, diye gülüşmüştük. Kadehler Behçet Aysan’a da kalktıydı elbet. Eren’in romanı yolda, ben güz için “dostluk” kitabı yazıyorum. Sınav günlerinden geçiyoruz, benim meşhur yöntemim iş görüyor: “telefon defterin inceldikçe güçlenirsin” yazmıştım…

Onur’un şiiriyle bitireyim:

eski evimizin bahçesinde

dut silkelediğimiz günleri hatırla

her şeyi internetten almak mümkün

macera dolu tatil, dans dersi, sanal para

yine de süt düşleri çıkıyor oğlumuzun

yine de ötüyor tarla kuşları

roman sayfalarında kaybolmak istiyorum avunmak

onca yoksulluk varken

sana giden bir otobüs olsa atlayıp gelsem

duke ellington dinlesek tepeden tırnağa duysak

yan yana iki balık olsak hiç düşünmeden yüzsek

kar yağsa ağzında eritsen, bana içirsen

sevişsek gün ışıyana dek

eski güzel gülerdeki gibi

izci yeminine sadık iki çocuk gibi

sınırın güneyinde, güneşin batısında