Geçen zamana tanıklık

Eşref Üren’in resimleri bugün artık birer belge niteliğinde. Onun resimlerinde geçen zamana tanık olmak bize şunu söylüyor: Eskiden şehirler bizim, biz şehirlerindik. Şimdi birbirimize yabancıyız.

13 Kasım 2013 Çarşamba, 09:29
Abone Ol google-news

İş Sanat Kibele Sanat Galerisi’nde sürmekte olan Eşref Üren retrospektifini izlemek, bir ressamın ömrü boyunca ürettiği resimler arasında dolaşmaktan fazlasını anlatıyor.

1897 İstanbul doğumlu Eşref Üren, yazar ve aynı zamanda öğretmen bir ressam. Paris’te Andre Lhote atölyesine devam eden, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde İbrahim Çallı, Hikmet Onat ve Feyhaman Duran gibi Türk resminin önde gelen isimlerinden eğitim alan, Erzurum’da, Sivas’ta ve Ankara’da çeşitli okullarda resim öğretmenliği yapan ve öğretirken, resim yapmayı terk etmeyen, resim yaptıkça kendine yaklaşan bir sanatçı.

1931’de Milliyet gazetesinde başladığı ve aralıklarla sürdürdüğü sanat yazarlığına, 1968’de Ankara Sanat dergisinde devam etti. 1982 yılında gazetemizde yazmaya başlayan ve vefatından hemen önce, “Resim’de Fil Hastalığı” başlıklı son yazısı yayımlanan Üren, hayatı sanatın içinde dolaştıran bir sanatçı.

Sergiyi gezerken izlediğiniz peyzajlar ya da portrelerden tam da bu duyguyu yakalıyorsunuz. Doğa ve yüzler adeta ona akmış. Üren’in bulunduğu yerlerin ya da konuştuğu insanların resmini izlerken, bir yandan da kendi fırçasından yaşam öyküsünü dinlemektesiniz.

Ve elbette yaşadığı kent Ankara tüm mevsimleriyle karşınızda. Henüz beton bloklarla kirlenmemiş Anadolu’nun ortasındaki bu samimi şehrin mahalleleri, bulvarları, evleri, kışı, parkları ve karı ve baharı...

Eşref Üren’in renk ve ışığın titreşimi ile gövdelenen resimlerinde, anlatı, ışıklı bir zeminden yayılır. Öyle ki, İmren Erşen tarafından kaleme alınan sergi kataloğundaki yazıda da Andre Lhote’un, onun resimlerinin şeffaflığını beğendiği anlatılmaktadır.

Ama sanatçının, 1939’da açılan ilk Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne katıldığı 4 resmi, çok şeffaf olduğu gerekçesiyle jüri tarafından geri çevrilir! Sanatçı yıllar içinde aynı kurumdan pek çok ödül kazanacaktır.

Yaşamının estetiğini tuvalinde çerçeveleyen Üren’in resimleri, bugün artık birer belge niteliğinde. “Oran’da Akşam” adlı 1980 tarihli yağlıboya tablo, dünden bugüne bir kentin başına gelenler hakkında önemli bir belge. Zira artık Ankara Oran’da günbatımı bir tepenin karşısına geçerek değil dev blokların arasından izlenebilmekte. Kent belleği için, hazin bir öykünün sonunu arşivleyen kent manzaralı bu resimler, Üren’in yalın resim dilini de, renk ve ışık dengesiyle belgeler.

Kibele’de koridorlar arasında dolaşırken kulağa gelen Eşref Üren’in sesi, adımları Ankara sokaklarından tekrar galeriye taşıyor.

Video odasında gösterilmekte olan, yönetmenliğini Güner Sarıoğlu’nun yaptığı “İçtenliğin Bir Neferi - Eşref Üren” adlı belgeselde, Üren’in sesinden kendi sanatını ve yaşamını dinliyorsunuz. İş Bankası’nın belgesel film arşivi için hazırlanmış bu belgesel, sanatçının yaşamıyla örülmüş sanatını samimi bir dille gözler önüne seriyor.

Eşref Üren’le İstanbul’da karşılaşmak, bakışlarını çoğunlukla size çevirmeyen portrelerine bakmak, yan yana dizilmiş otoportrelerinde geçen zamana tanık olmak ve başkentin kaybolan eski sokaklarında tanıdık bir iz aramak; son iki aydır hız kesmeden süren çağdaş sanat fuarları, bienal ve bolca galeri açılışının arasında, hep konuşulan kentsel dönüşüm, inşaat sektörüne kurban edilen hafızamız gibi meselelerimize yalın diliyle şunu söylüyor: Eskiden şehirler bizim, biz şehirlerindik. Ama şimdi birbirimize yabancıyız.

30 Kasım’a kadar izlemelisiniz!