Gelmiş geçmiş en büyük gazeteci

Yazarımız Mustafa Balbay, Uğur Mumcu'nun katledilişinin 27. yıldönümü için hazırladığı yazı dizisinin ilk bölümünde; çocukluk arkadaşı ve meslektaşı Emin Çölaşan ve sanatçı Selda Bağcan ile 'gelmiş geçmiş en büyük gazeteci'yi konuştu...

24 Ocak 2020 Cuma, 07:00
Gelmiş geçmiş en büyük gazeteci
Abone Ol google-news

Emin Çölaşan’la Sözcü gazetesindeki odasında, masada Uğur Mumcu ile birlikte çekilmiş fotoğraflar arasında konuştuk...

- Uğur Mumcu’yla Bahçelievler’de aynı mahallenin çocuklarısınız... Çocukluktan başlayalım...

O zaman Bahçelievler, iki katlı, tek katlı evlerin olduğu, tenha sessiz, insanların bisikletle gezdiği, hemen hemen herkesin birbirini tanıdığı bir yer... Biz de Uğur, onun Deneme Lisesi’nden ekibi, özellikle hafta sonu Pazar durağında toplanırdık. Gırgır şamata, ciddi konular her şeyi konuşurduk... Arkadaşların bazıları İnönü’yü severdi, bazıları Menderes’i severdi. Ama Uğur hep öndeydi. Onu gayet iyi biliyorum. O hep İnönücü'ydü. Sürekli İnönü’yü savunurdu.

- Savunma derken nasıldı? Düşündüğünü kabul ettirmek mi, tartışmak mı?

Düşündüğünü kabul ettirme çabası öndeydi. Ne düşünürse sağlam temellere dayardı. Daha o yaşta farklı bir duruşu vardı. Düşündüğünü rastgele bir fikir olarak ortaya atmazdı. Bir de anlatım şekli vardı ki Allah vergisi. Etkilerdi karşısındakini...

- Hukuk Fakültesi’ndeki münazaralar Uğur Mumcu’yu daha da ustalaştırmış görünüyor değil mi?

Uğur bir kere ağzı çok iyi laf yapan bir insandı. İkincisi mizah yapardı. Müthiş espri gücü vardı. Lafı her fırsatta gediğine koyardı. Uğur yavaş yavaş televizyona çıkıp karşısına getirilen adamları gagalamaya başladı. Zamanla bilincini hızla yükseltti. Daha yolun başında tam bir önderdi. Söz söyleme, yazı yazma ustasıydı...

- Mizah gücünden söz ettiniz. Aklınızda kalan espriler var mı?

Çok vardı ama, aklımda değil. Çok gülerdik... Mizahı çok kaliteli yapardı. Lafı gediğine oturturdu. Televizyon programlarında, yazılarında kullanırdı. Çok da rağbet görürdü. Sonra Uğur kavramlar getirirdi. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak gibi...

- Liboş da var...

Evet, benim bildiğim ilk Uğur kullandı o lafı.

- Gerçeği yazma konusunda hiç sansürü yoktu. Tanıdığı ya da meslektaşı bile olsa. Bu konuda sizin söyleyecekleriniz neler?

Uğur meslektaşlarına iyi geçirirdi. Yanlış gördüğünü affetmezdi. Mehmet Ali Birand, Mehmet Barlas hakkında Uğur da ben de açıkça yazdık...

- 1990’lı yıllardaki aydın kıyımı 31 Ocak 1990’da Prof. Muammer Aksoy’la başladı. Uğur Mumcu, Prof. Aksoy’u çok severdi. Cenazesinde fotoğrafını o taşıdı. Siz de Prof. Aksoy’la son görüşmeyi yapan kişisiniz... Acı bir bileşke...

O katledilen aydınların hiçbirinin faili bulunmadı.

- Sadece birkaç tetikçi yakalandı...

Ben onların bile tetikçi olduğundan emin değilim. Uğur’un katilleri bulunamadı... Uğur’u, Muammer Aksoy’u, Çetin Emeç’i niye öldürdüler? Faili meçhul bir durum... Bu kıyımlar bir sürü dengeleri altüst etti.

- Prof. Aksoy’la son görüşmenizi anlatır mısınız?

Bir gün telefon açtı. Emin Bey “Anlatmak istediklerim var” dedi. Gazeteye geldiler. Hoca Atatürkçü Düşünce Derneği’ni nasıl, hangi koşullarda kurduklarını anlattı. O gün 31 Ocak’ta öğle saatlerinde görüşmemiz bitti. Akşam haber geldi...

- Aksoy’un o gün anlattıklarını kısaca özetler misiniz? 1990’lı yıllarda öldürülen aydınların tümünün ortak özellikleri vardı...

Atatürkçü, laik, Cumhuriyetten yana, hepsi aynı çizginin insanları... Şimdi öldürülen aydınlar dedin, kimler geçti gözümün önünden; Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Bedrettin Cömert,Cavit Orhan Tütengil, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı... İnsan sayarken hüzünleniyor. Bu insanların her biri koca bir kütüphane...

- Bugünkü çoraklaşmada o kıyımların payı var...

Böyle bir hedef de olabilir. Ama her şey örtülü kaldı.

- Bugün böyle bir gazetecilik ortamı var mı, kaldı mı?

Çok kötü görüyorum. O gün daha ciddi yapılan bir gazetecilik görüyordum. Açıkça itiraf etmek gerekirse bizim yazdıklarımızın da bir ağırlığı vardı. Şimdi o büyük ölçüde bilinçli olarak yok edildi. İktidar medyası şişirildi, pohpohlandı. Medya piyasası onların egemenliğine girdi.

- Vurguladığınız gibi gazetecilerin ağırlığı hükümetlerin kurulmasını etkileyecek kadar vardı. Sizin de Mumcu ile bu yönde bir anınız var...

1991 yılı, ANAP’ın iktidardan gitme olasılığı belirmiş... DYP ile SHP 450 milletvekilinden 266’sını kazanmış. Koalisyon yaparlarsa Türkiye’de bir normalleşme olacak. Zaten ANAP da tek başına hükümet kurma gücünü yitirmiş... Uğur’la durumu değerlendirdik... DYP’nin başında Demirel, SHP’nin başında Erdal İnönü var. Dedik ki, “Biz bu düşman kardeşlerin bir araya gelmesini sağlayalım...” DYP’nin ikinci adamı Hüsamettin Cindoruk benim halamın oğlu. SHP’nin ikinci adamı Hikmet Çetin de ağabeyimiz. Önce ayrı ayrı zemin yokladık. Birbirlerine karşı hava nasıl diye. Baktık ki olumlu bir hava var. Cindoruk’la Çetin’i bizim evde buluşturmaya karar verdik. Onlar eşleriyle biz eşler hep beraber buluştuk. Uğur’la ikimiz Cindoruk’la Çetin’i bir köşeye çektik. Birkaç saat süren bir seans oldu. Sonuç olumluydu. Bizim evden öyle ayrıldılar. Ertesi gün liderleriyle konuştular. Onlardan da olumlu yanıt gelince, o tarihi koalisyon kurulmuş oldu.

- Güven en büyük sermaye... Demek ki size ve Uğur Mumcu’ya büyük bir güven vardı.

Bizler ne olursa olsun çizgisini bozmayan insanlarız. Uğur yaşasa aynen devam ederdi. Uğur bir de hem güvenilen hem korkulan adamdı. Yazınca ses getirirdi... Bugün birinin nasırına basarsan yalanlayıp geçiyorlar...

- Bir konuyu kaleme aldığında tüm medyayı peşinden sürüklüyordu. Ele aldığı konu birden tüm medyanın konusu oluyordu, değil mi?

Aynen öyle tüm medyayı sürükledi. Uğur, Türkiye’de gelmiş geçmiş en büyük gazetecidir. Hâlâ öyledir.

- Bugün Uğur Mumcu nasıl gazetecilik yapardı?

Aynı çizgide olurdu. Asla asla sapmazdı. Biz nasıl sapmadıysak Uğur da sapmadı. Temeli Atatürkçülük, laiklik, artı hırsızlığa, yolsuzluğa karşı çıkmak...

- Aradan uzun yıllar geçtiği için Uğur Mumcu’nun kimi haber kaynakları daha açık konuşuyorlar. Çok güçlü haber kaynakları olduğunu görüyoruz.

Haber kaynakları çok sağlamdı. Bir de o dönem bize ahaliden de gelirdi. Ahali bu kadar sessiz ve ürkek, korkak değildi. Şimdi doğruları konuşmak cesaret ister oldu. Medya çöktü, insanlar sessizliğe büründü.

- Uğur Mumcu’nun ve yol arkadaşlığı yaptığı yazarların ortak özelliklerinden biri de devletin eksiklerini affetmeme, yanlışları yazma ama devleti korumak gerektiğine de inanma...

Gazeteci kimliğinle devlete sahip çıkmaya çalışıyorsun. Ama gazeteci kimliğinle devlette birileri soygun vurgun yaparsa, tarikatçılığa yönelirse ona da karşı çıkıyorsun.

BİLGİSAYARI İLK KEZ O KULLANDI

- Mumcu’nun teknoloji tutkusu yüksekti...

Benim bildiğim bilgisayar kullanan ilk gazeteci. Teknolojiyle arası tahmin ediyorum iyiydi. Benim hiç iyi olmadığı için tahmin ediyorum, dedim... İşte fotoğraf (birlikte fotoğraflarını göstererek) 80’li yıllar, bilgisayar var...  

BİLGİLİ, YÜREKLİ, CESUR...

- Öldürülmeden iki hafta önce 5 arkadaş birlikte yemek yiyorsunuz...

Uğur’la son görüşmemiz RV’de yediğimiz o yemek oldu... Bekir Coşkun, Melih Aşık, Teoman Erel, Uğur Mumcu ve ben... Muammer Aksoy öldürülmüş, Bahriye Üçok öldürülmüş... Meslek açısından birbirimize destek olmaya karar verdik. Hiç unutmuyorum, Uğur’un belinden tabanca vardı. Sürekli tehdit altındaydı. “Ulan Uğur” dedim, “Bir saldırı olsa sen bu tabancayı nasıl çekip de ateş edeceksin. O zamana kadar herifler 100 kilometre kaçmış olur.” Gülüştük. İkimiz de alay ederdik tabancayla. Uğur kovboy gibi olduk derdi. Bizler tabanca çekecek insanlar mıyız? O gün beni eve Uğur bıraktı. O bombalanan arabasıyla... Meğer Uğur’la son görüşmemizmiş. Sesini son duyuşum da ölümünden iki gün önceydi. Saygı Öztürk’te İsmet Paşa’nın 1935’te hazırlattığı Kürt Raporu vardı. Onun bir kopyasını istememi rica etti. Saygı’yla konuştum. Raporu aldım. O gün aramızda şu diyalog geçti Uğur’la:

| Gasteci kardeşim, benden sen mi aldırırsın yoksa ben mi göndereyim?

| Ben aldırırım gasteci kardeşim... Şimdi sana gazeteden araç gönderiyorum. Çok sağol. 

İşte bu telefon görüşmesi de sesinin sesini son duyuşum oldu.

- O günü anlatır mısınız?

Patlamadan yarım saat sonra oradaydım. Acı bir tabloydu. Uğur, metrelerce öteye savrulmuş. O halde görünce şok oldum. Daha anlattırma.

- Uğur Mumcu’nun özelliklerini sıralayın deseler...

Bilgili, yürekli, cesur... Mustafa Kemal’in askeri... O zaman öyle deyim yoktu, bugün sorarsan Mustafa Kemal’in askeri derim ben...

- Düşmanları bile saygı duyuyordu...

Onu yaşadık, yaşıyoruz... Adam geliyor, “Sizin gibi düşünmüyorum ama, saygı duyuyorum” diyor. Uğur da öyle... Hayatında hiç üçkâğıdı olmayan bir adam... Yolsuzluk, hırsızlık, döneklik yapmadı. Ama şunu da söylemeden geçmeyelim, Uğur mizahı, gırgırı şamatası yanında ilkelerinden ödün vermeyen sert adamdı.  

- Siyasilerle de diyaloğu iyiydi...

Herkesle iyiydi. Hiç çıkar peşinde koşmadı. Dönek olmadı. Yalakalık, çıkarcılık kitabında yoktu.

‘UĞUR’LAR OLSUN’ 10 DAKİKADA DÖKÜLDÜ İÇİMDEN 

Selda Bağcan’la Ankara’da vereceği bir konser öncesinde görüştük. Salon akın akın dolarken arada kendisine bilgi veriyorlardı. Yanındakiler “Her yerde böyle” diyordu... Halkın gücünü hissediyordu... Gençlerin çokluğundan ayrıca mutluydu, umutluydu. Yeni kuşakları yakalamış olmanın heyecanı hissediliyordu. “Çoğu bu türküler yakıldığında doğmamıştı” diyor gülümseyerek...

- Uğur Mumcu’nun katledilmesinin ardından bestelediğiniz, yaktığınız “Uğur’lar Olsun” türküsü bir ölümsüzlük destanı gibi. Sizinle bestenin öyküsünü konuşmak istiyoruz ama öncelikle Uğur Mumcu sizin için ne ifade ediyor?

Yılmamak... Mücadeleye inanmak... Halka inanmak... Mustafa Kemal’e inanmak... Geri dönmemek... Dirayetli olmak... Uğur Mumcu gençliğimin yazarı... Bir dizi kitabı var bende. Anlattıklarının hepsi doğru çıktı. Zaman onu doğruladı. Rabıta’da anlattıkları... Tabii Uğur Mumcu’nun bunları yazdığı yılları biz de yaşadık. 1980’li yıllarda Köln’deydim. 12 Eylül’den altı ay önce Türkiye’ye geldim. Türkiye’deyken, yurda dön çağrısı aldım.

- Nasılsa kaçmıştır mı dediler?

O sırada basında röportajlarım çıktı. Gazetecilere sorsalar beni bulurlardı... Gözdağı vermekti amaç... Uğur Mumcu ile tanışmamı anlatayım... 1980’le 1987 arası pasaportuma el kondu. 1986’da dünya müzikleri ve dans diye çok önemli bir festivale davet aldım. Pasaportum olmadığı için gidemedim. Bu, İngiltere’yi çok karıştırdı. Peter Gabriel’in de desteklediği bir festival... “Gelemiyor ama bir parçasına festival plağında yer verelim” dediler. Verdiler de. Nâzım Hikmet’in Türk Köylüsü şiiri... Selda Bağcan’ın dünyadaki ayak sesleri duyulmaya başladı... 1987’de beni yine çağırdılar. Belki inat! Bundan Mustafa Ekmekçi’nin haberi olmuş. “Ben senin pasaportu hallederim, izin veriyor musun?” dedi. Sorulur mu? Halletti...  Yıllar sonra öğrendim ki Adnan Kahveci’ye yaptırmış... Teşekkür etmek için Cumhuriyet’e gittim. İşte orada Uğur Mumcu ile tanıştım. Sonraki yıl Mustafa Ekmekçi’yi de götürdüm... Orada sohbetimiz oldu.

Yazılarında buluşuyorduk

- Neler konuştunuz?

Hapislik... Baskılar... 12 Eylül düzeni... Ben de birkaç ay hapis yatmıştım. “Siz ucuz atlatmışsınız” dedi. O daha uzun yatmış tabii... Yüz yüze görüşmemiz bu kadardı ama her gün yazılarında, kitaplarında buluşuyorduk.

- Uğurlar Olsun’un öyküsünü anlatır mısınız?

Ölüm haberini aldık, yandık... Hepimiz çok üzüldük. Aradan zaman geçti. Bir gün gazeteci arkadaş Ali Çınar bir şiir yazmış bana gönderdi. Şarkı sözü yazmış. Faksla geldi... Çok beğendim. Bir plak şirketim var Unkapanı’nda. Aradan bir zaman geçti, tesadüfen tekrar elime geldi şiir. Hemen yanımda bağlamam vardı. Aldım elime, 10 dakikada bestesi çıktı. Bazen öyle oluyor. Ofiste hiç beste yapmamıştım. Melodi döküldü. Çalıp söyledim... Aman Allah’ım çevremizdeki insanlar bir beğendi, bir beğendi... Hemen stüdyoya girdik. Arif Sağ bağlamayı çaldı. Çetin Akdeniz, beni de soktular... Arif Sağ’ın stüdyosu vardı. Arif Sağ oradan çıktı Sivas’a gitti. Bereket o kurtuldu, o yangından... Demek ki 1993 yılı 1 Temmuz’da ya da 30 Haziran’da falan stüdyoya girmişiz... (Başını kaygıyla iki yana sallıyor) Ah o yangında, 2 Temmuz’da yananlar... Hepsi arkadaşımız, Muhlis Akarsu ile turnelere gittik birlikte... Nasıl iyi ruhlu, nasıl cömert... Hasret Gültekin desen, bizim ofisimizden çıkmayan bir adam...

- Eser 10 dakikada çıktı, yayımlamak?

Bizim bunu yayımlamamız aralık ayını buldu. Önce 20 bin kadar bastık. Çevremde bazıları diyor ki 5 bin basın yeter, satılmaz, anı olsun, sorumluluğu yerine getirmek olsun... Biz 20 bin olsun dedik... Bir de bir ölüm var, onu kullanıyor derler gibi olacak diye düşündük, böyle anlaşılmasından çok çekindik... Mümkün olduğu kadar yatıştırdım... Bir programda bir kere söyledim, aman Allah’ım, o programa ne telefonlar gelmiş. Birkaç gün sonra da Hürriyet gazetesinde bir yazı çıktı. “Uğur’lar Olsun yok satıyor” diye. Biz 20 bin dağıttık, raflarda duruyordur, dedik... 

Hiç reklamı olmadan... Siparişler gelmeye başladı... Böyle bir eser için yüksek... İkinci yıl Güldal Hanım’ın da katıldığı bir anmaya çağırdılar. Güldal Hanım’a “Bu değişik bir şey oldu” dedik. Dedi ki “İnsanlar ölür ağıtlar yakılır...” “Ben memnun değilim bu durumdan” dedim. Ünlü bir şey oldu... Yıllar geçti, 25. anma toplantısında, benim şarkı söylemem istendi... Üstüme kar yağıyordu...

İlla hapisliği gösterdiler 

- 10 dakikada beste daha önce oldu mu?

Bir kere oldu. Halil Ergün bir şey getirdi, “Oğul” diye. Ahmet Erhan’ın şiiri. Onu da ofiste yaptım. Halil, yetmez ama evetçi olduğu için şimdi kara listemde... Sözleri çok etkiledi beni; “Anne ben geldim, üstüm başım uzak yolların tozlarıyla perişan...” Ofiste beste yapılmaz aslında... Neyse... Bir kere de Attilâ İlhan’ın An Gelir şiirini hapishanede besteledim. 

- Besteleriniz, duyarlılıklarınız... Halka anlatma duygunuz ortak Uğur Mumcu’yla...

Ortak... Bu ülkede solcu olarak, bakın siz de dahil herkesin başına geldi, illa bir hapis yatıracaklar... İlla hapisliği gösterdiler.

- Buraya gelirken konserinizi izlemek üzere gelenleri gördüm, çok uzun bir kuyruktu... Acılar yaşandı, yaşanıyor ama halkın gönlünde olmak asıl olan...

Bir de baskılar insanı büyütüyor... Dünyada efsane 81 şarkıcıdan biri oldum. Bir de Rolling Stone dergisi var, o da 100 yılın 100 divası listesine koydu...

- Uğur’lar Olsun’u söylerken halktan neler alıyorsun?

Ayakta alkışlanıyor. Nasıl söyleniyor, birlikte söyleniyor... Mesela Antalya’da, İzmir’de on dakika susmadı alkışlar... 

- Türkünün söylendiği süreden daha uzun alkış...

Aynen öyle oluyor... 

- Söylerken ne hissediyorsunuz?

Her söyleyişte keşke ölmeseydi, biz de bu türküleri söylemeseydik. Bu hep oluyor içimde... Bir de nereye çekseniz ticari oluyor diye düşünüyorum...

- Sizin hiçbir şeyiniz ticari kokmaz, yürekten söylüyorum...

Evet, onun için yapmadığımı bilirler. Yine de beni üzüyor. Hrant Dink için de bir şey yaptım. Şehrazat yaptı söz müziği... Güvercinleri de vururlar... Hrant’ın o delik ayakkabıları beni darmaduman etti. Delik ayakkabı ya... İstese diyasporaya katılır, milyonlarla oynar... Nasıl içler acısı...

- Bu toprakların insanıydı...

Türkiye’yi seviyordu...

MUMCU KÜTÜPHANESİNDEN SAYFALAR...

24 Ocak 1993’te aracına konan bomba ile alçakça katledilen Uğur Mumcu, 23 kitap, 10 bini aşkın köşe yazısı, söyleşi, haber miras bıraktı. Ölümsüz gazeteci Mumcu, böylesine disiplinli çalışkanlığının yanında pek çok “dostluk, arkadaşlık” üretti. Onlar, Uğur Mumcu’yu hâlâ unutamıyor, anılarını o hâlâ yaşıyormuş gibi anlatıyor. Bu yazı dizisinde Uğur Mumcu kütüphanesinden bazı sayfalar sunacağız.


SÜRECEK