Hagop Baronyan’dan "İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti"

Hagop Baronyan’ın, yapıtları okunduğunda, keskin gözlem yeteneği ve doğru bildiği yoldan şaşmayan aydınca duruşuyla, iktidar sahiplerini, din adamlarını, başkalarının sırtından geçinenleri, dalkavukları, Batılı yaşam tarzına öykünenleri ve daha pek çoklarını alaya aldığı, onların yanlışlarını kalemine dolamaktan, yüzlerine vurmaktan çekinmediği görülüyor.

05 Mayıs 2014 Pazartesi, 16:22
Abone Ol google-news

Nasıl bir İstanbul?

“Rakı içmeyenler ayrılsın… Onların hakkı yok bu mahalleye girmeye.

Bir de ‘Kölenim,’ diyenler ayrılsın. Burada herkes efendi… Burada herkes çalışarak ve zanaatıyla geçinir, dolayısıyla beylerin, efendilerin ayaklarını yalama mecburiyeti yok.

Bir de nesirle küfretmesini bilenler gelmesin. Onlarla burada alay ederler çünkü Samatyalılar genellikle şiir gibi küfreder…”

Bir mahalleyi anlatmaya bu kadar güzel başlanabilir mi? İnsanın aklına ister istemez Ahmet Rasim’in, Haldun Taner’in, Salah Birsel’in anlatıları geliyor. Ama Hagop Baronyan’ın yeni yayımlanan “İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti”(Can Yayınları, Türkçesi: P. Hilda Teller Babek) adlı kitabındaki mahallelerin, toplumsal, sınıfsal, siyasal yanlarını eksik etmeden mizaha sığınılarak hikâye edilişlerinin apayrı bir tadı var.
Nitekim, az önce ilk tümcelerini aktardığım “Samatya”bölümü, nefis diyaloglarla ilerleyip, mizahı elden bırakmadan son bulur:

"RAKIYI ÇOK İÇERLER"

“İstanbul halkı Samatyalıları takip ederse kısa zamanda hissedilir şekilde değişime uğrayabilir ama rakının da fiyatı yükselir.
Mahallenin havası iyi değildir, havayı iyice tahvil etmek içindir ki rakıyı çok içerler.”

Baronyan’ı biraz olsun tanımak açısından, “Şark Dişçisi” adlı oyununu 2010’da yayımlamış olan Aras Yayıncılık’ın sitesini güvenilir kaynak olarak alabiliriz.

1843'te Edirneli yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğan Baronyan, ilk ve orta öğrenimini Ermeni okullarında tamamlamış. Bu arada bir yıl kadar da bir Rum okulunda eğitim görmüş ve Rumca öğrenmiş.

1864'te İstanbul'a yerleştikten sonra, hevesli bir okur olarak bazı Avrupa dillerini, özellikle de dönemin İstanbul'unda büyük etkileri olan Fransızca ve İtalyancayı kendi kendine öğrenmiş. Yazarlık deneyimini ilkin, Osmanlı başkentinde yayımlanan çeşitli dergilere yazarak geliştirmiş.

Yayına hazırladığı mizah ve tiyatro ağırlıklı süreli yayınların ömrü kısa, ama etkisi büyük olmuş. “Poğ aravodyan” (Sabah Borusu), “Yeprad” (Fırat), “Meğu” (Arı), Ermenice ve Osmanlıca olarak iki farklı versiyonu yayımlanan “Tadron” yani Tiyatro, “Khigar” (Bilgiç), “Dzidzağ” (Gülüş) isimli dergilerin yayını, içerdikleri toplumsal eleştiriler nedeniyle sıklıkla Osmanlı sansür bürosu tarafından durdurulmuş.

Tiyatroya çok genç yaşlarda büyük ilgi duyan Baronyan’ın 1865'te kaleme aldığı ilk oyun, Goldoni'nin ünlü yapıtının bir tür öykünmesi olan “Yergu derov dzara mı” (İki Efendili Bir Uşak) adlı kısa bir fars. Dört yıl sonra da, görücü usulüyle evlilikleri ve evlilikte sadakat konusunu neşeli bir üslupla ele aldığı ilk güldürüsü “Adamnapuyjn arevelyan” (Şark Dişçisi) gelmiş.

1872 yılında başlayıp yarım bıraktığı “Şoğokortı”yı (Dalkavuk) yaklaşık elli yıl sonra, bir başka büyük mizah yazarı olan Yervant Odyan tamamlamış.
1880-81 yıllarında yayımlanan güçlü taşlaması “Medzabadiv muratsganner”in (Haşmetlu Dilenciler), taşralı eşrafın patavatsızlığına ve naifliğine odaklanırken, bu niteliklerin aynı zamanda çeşitli sanatsal, profesyonel, dini ve zanaatkâr fırsatçılar tarafından sömürülmeye ne denli açık olduğuna da dikkat çektiğini öğreniyoruz.

Son yapıtı ise, yine boşanma izleği çevresinde, modern Ermeni kurumlarını eleştiren “Bağdasar Ağpar”.

Baronyan 1891'de İstanbul Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi'nde tüberküloz hastalığından ölmüş. Ama, hemen tüm yapıtlarında toplumu taşlamaktan geri kalmayan, toplumsal eleştiriyi eksik etmeyen bu muhalif kişilik, keskin mizahıyla okurları güldürmeyi, adaletsizliklere karşı kalemiyle savaşanlara yol göstermeyi sürdürüyor.

Ermenice mizah edebiyatının en tanınmış adlarından biri olan Hagop Baronyan’ın, yapıtları okunduğunda, keskin gözlem yeteneği ve doğru bildiği yoldan şaşmayan aydınca duruşuyla, iktidar sahiplerini, din adamlarını, başkalarının sırtından geçinenleri, dalkavukları, Batılı yaşam tarzına öykünenleri ve daha pek çoklarını alaya aldığı, onların yanlışlarını kalemine dolamaktan, yüzlerine vurmaktan çekinmediği görülüyor.

Doktorasını Baronyan üstüne hazırladığı çalışmasıyla Oxford Üniversitesi’nde tamamlayan, Michigan Üniversitesi’nden Prof. Kevork B. Bardakjian’ın, bgst yayınları’ndan çıkmış olan “Baronyan Oyunları” için yazdıkları da çok aydınlatıcı:

"Bu iki oyunun Türkçeye kazandırılması son derece sevindiricidir ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı toplumunun toplumsal tarihindeki birtakım şaşkınlık verici boşlukların kapatılmasına hiç şüphesiz ki katkı sunacaktır.

Nitekim tıpkı Osmanlı'nın siyasi tarihi gibi, toplumsal tarihi de henüz tam anlamıyla yazılmamıştır. Başta Osmanlı başkenti olmak üzere Osmanlı'nın genel toplumsal gerçekliklerine birçok açıdan ayna tutan Baronyan'ın eserlerinin çağdaş Türkiye'nin kültürel sahnesinde geç de olsa başarılı bir şekilde boy göstermesi son derece değerli ve ümit verici bir sürprizdir.

MİZAHİ DEHA

Baronyan'ın mizahi dehası ve büyüleyici stili, sergilediği ışıltılı zekâ ve bazı açılardan güncel gerçekliklerle kurduğu bağlantılar sayesinde Türkiyeli seyirciyi de ele geçirmiş görünüyor.

Bundan birkaç yıl önce İstanbul'da Baronyan'ın, ağzına kadar dolu bir salonda seyircisini kahkahaya boğan ‘Şark Dişçisi’ adlı gösterisini izleme fırsatı bulduğum için büyük bir memnuniyet duymuştum. Bu şaşaalı ve parıltılı gösteri aylar boyunca kapalı gişe oynadı ve hatta arkadaşlarım oyunu izlemem için bana bilet bulmakta güçlük çektiler.

Baronyan'ın böyle bir coşkuyla karşılanması, iyimserliğimin artmasını ziyadesiyle teşvik etmektedir. Nitekim yeni yayımlanan bu iki oyun da okurları, edebiyat öğrencilerini ve de tiyatroseverleri heyecanlandıracak ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı toplumunun çok milletli yazınsal dünyasının açığa çıkarılmasına ve yeniden ele alınmasına vesile olacaktır."

Kısa bir süre önce yayımlanan “İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti”ye dönersek… Bir solukta okunuveren bu kitap, önceki yüzyılın ikinci yarısının İstanbul’unda otuz dört mahallenin toplumsal yaşamını zarif bir mizahla betimlerken, bize iki İstanbul’u kıyaslama olanağını da veriyor.
Geçmişi geri getirmenin olanaksızlığının verdiği yürek burkuntusunu içten içe duyumsarken, “Birbirine sonsuz zenginlikler katan farklı dillerden, dinlerden halklarıyla yaşayan bir İstanbul mu, yoksa farklılıkları, hoşgörüyü, gülümsemeyi, birbirinin dilinden, uygarlığından beslenmeyi çoktan unutmuş, gönül yıkıntıları üzerinde tezdüzeleşerek ‘modernleşen’ bir İstanbul mu?” sorusunu soruyor insan ister istemez…

Bu sorunun yanıtı, Baronyan’ın bizi İstanbul’da çıkardığı gezintinin sayfalarında…

İstanbul Mahallerinde Bir Gezinti/ Hagop Baronyan/ Çeviren: P. Hilda Teller Babek/ Can Yayınları/ 136 s.