Hanya Yanagihara'dan 'Değersiz Bir Hayat'

Dünya yayımlandığı günden bu yana çok ses getiren Hanya Yanagihara’nın romanı “Değersiz Bir Hayat”; aşkı, dostluğu, acıyı, vefayı ve kötülüğü, üstelik çocuk bedeni üzerinde uygulanan kötülüğü anlatıyor.

12 Mart 2018 Pazartesi, 15:58
Abone Ol google-news

Hiç değersiz olur mu hayatın?

Çocukluk bir çeşit harikalar diyarı değilse ne? Keşifler, maceralar, heyecanlar, sınırsız yaratıcılığın hüküm sürdüğü oyunlar… Çoğunlukla göz açıp kapayıncaya kadar ellerimizden kayıp giden büyülü diyardan geriye kalan bunlar. Üstelik, çocukluk denilen bu mucize ülkede yarakar ve acılar kalıcı olmaz genelde. Bazıları hariç! Yolları New York’ta, üniversite yurdunda kesişen ve hayatlarının sonuna dek ayrılmayan dört arkadaş: Willem Ragnarsson gelecekte ünlü bir oyuncu olacağından habersiz, oynadığı oyunların yanında garsonluk yapıyor; varlıklı bir aileden gelen mimar Malcolm Irvine; Haitili göçmen bir ailenin çocuğu olan ressam JB, yani Jean-Baptiste Marion ve son olarak Jude St. Francis, parlak bir matematik zekâsı da olan avukat.

Onların hikâyeleri, daha önce karşılaştığımız hikâyelere pek benzemiyor. Aralarındaki dostluğu Willem’in aklından geçenlere kulak vererek anlamaya çalışırsak bu söylenen netleşir: “Arkadaşlık, karşıdakinin gıdım gıdım acılar çekmesine, uzun uzun sıkılmasına, arada bir başarı kazanmasına tanık olmaktı. Bir insanın en kötü anlarında yanında olma ayrıcalığından şeref duymak ve karşılığında kendi kötü gününde onun yanında olmasını beklemekti.”
  

ÇOCUKLUĞUN CEHENNEM YILLARI

Dördünün dostluğu yıllar içinde, çeşitli yaralar alsa da asla zayıflamaz. Bunda Jude’un, ki içlerinde en ketum kişi odur, onlara fiziksel ve duygusal açıdan ihtiyaç duyması etkili olur. Fiziksel açıdan ihtiyaç duyar çünkü çocukken yaşadıkları yüzünden geçirdiği enfeksiyonlar, bacaklarında dayanılmaz ağrılar yaratır, üstelik zaman zaman tekerlekli sandalye kullanmak zorundadır. Çocukluğunda, hayatı boyunca izlerinden kurtulamayacağı yaralar açılmıştır Jude’un kalbinde, ruhunda ve bedeninde. Daha küçücükken anne ve babası tarafından terk edilir. Manastırda geçirdiği yıllar kısa sürse de fiziksel ve cinsel şiddete ilk olarak burada maruz kalır. Bu azabın nihayet biteceğine inanarak birlikte kaçtığı ve bir çeşit aşk duyduğuna inandığı Luke Birader, onu para karşılığı başka erkeklerin hizmetine sunmaya başladığında daha on yaşında bile değildir. Jude’un gördüğü şiddet asla azalmaz. Luke Birader’den kurtulması da onun için kurtuluşa ermek anlamına gelmez yazık ki... Bu defa da başka bir zorbanın elinde bulur kendini: Dr. Traylor. Hem ensesinde, sırtında, bacaklarında üst üste şaklayan kemer darbeleri hem de şiddet yüklü istismar! İşte çocukluğunun cehennem yılları… 

 
“İNSANIN YAŞAMA KARARLILIĞI”

Çektiği fiziksel acılar ve ıstırap, Jude’un tüm varlığına, ruhunun en kuytu köşelerinde saklanan duygularına bile zulmeder. Böyle zamanlarda, yani kaçacak bir delik, kendinden bile saklanacak kör bir nokta aradığında Luke Birader’in ona öğrettiği gibi, “kontrollü bir şekilde” kendini keser: Bacaklarını ve kollarını, ki artık pürüzsüz bir deri parçası bile kalmamıştır orada… Hayatında onu seven ve onun için her şeyi yapmaya hazır herkese, özellikle hayatının en büyük aşkı Willem’e rağmen kendini aşağılamaktan kurtulamaz, birazcık da olsa sevgiye değer bulamaz Jude. “Hayatının değerine dair dertleri hiç olmasa da kendisinin ve daha bir dolu insanın yaşamaya neden devam ettiğini hep merak etmişti; bazen kendini bile ikna etmekte zorlanıyordu, oysa daha milyarlarca insan aklının alamayacağı yokluklar, sefalet ve hastalıklar içinde yaşayıp gidiyordu. Ama hiç vazgeçmiyorlardı. O zaman insanın yaşama devam kararlılığı bir tercih değil de, evrimin eyleme geçiş şekli miydi?”

Evet işte, tam da böyle!

İnsan, ne tür acıyla kıvranıyor olursa olsun, yaşama tutkun bir varlık ve bu sebeple Jude, her ne kadar kendini cezalandırmanın, gerçekliğine yaklaşmanın bir yolu olarak kedini kesmeyi öğrenmişse de hayatına son vermeyi hiç düşünmez. Bunu sadece içindeki zehirli ve kokuşmuş şeyleri boşaltmak, kendi bedeni üstünde sadece kendi hâkimiyeti olduğuna olan inancını kuvvetlendirmek için yapar.
Belki de Giacomo Leopardi’nin dediği gibi, “Umut, daha doğrusu bir umut kıvılcımı, bir umut damlası insanı terk etmez; insanın başından bu umuda en karşıt, en keskin felaket bile geçmiş olsa gene terk etmez.”
 
Değersiz Bir Hayat / Hanya Yanagihara / Çeviren: Sıla Okur / Doğan Kitap / 864 s.