'Hayal gibi, varla yok arası...’

Ayşe Erkmen’in Arter’deki ‘Beyazımtırak’ sergisi, kaldığı yerden ziyaretçilerini ağırlıyor.

22 Haziran 2020 Pazartesi, 06:00
'Hayal gibi, varla yok arası...’
Abone Ol google-news


Koronavirüs salgınının Türkiye’de de görülmeye başlandığı tarihlerde, Ayşe Erkmen’in Arter’deki “Beyazımtırak” sergisi yavaş yavaş son ziyaretçilerini ağırlamaya hazırlanıyordu. Salgın nedeniyle kapanmak zorunda kalan Arter, aylar sonra 16 Haziran’da kapılarını tekrar ziyaretçilere açtı. Erkmen’in yarım kalan sergisi de 26 Temmuz’a kadar izleyicilerle buluşmaya devam ediyor. Sergi, Erkmen’in 1970’ten bu yana ürettiği işlerinden retrospektif bir anlayışla seçilenlerle birlikte, bu sergi için özel olarak tasarlayıp ürettiği yeni işleri de bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Emre Baykal’ın yaptığı sergi, Erkmen’in Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergisi olma niteliği taşıyor. Erkmen ile salgın öncesi yaptığımız söyleşiyi biz de ancak şimdi yayımlıyoruz...

Sergiye eşlik eden kitapta serginin küratörü Emre Baykal ile serginin isminin nereden geldiği üzerine konuşuyorsunuz. Türkiye’deki ilk kurumsal solo serginiz Beyazımtırak’ın beyaz bir sergi tahayyülüyle doğduğunu, beyaz ve tahayyülün de sizde beyazımtırak ve hayal - et olarak karşılık bulduğunu öğreniyoruz. Beyazı nasıl ele aldığınızı bize biraz anlatabilir misiniz? Serginin adının bembeyaz bir tondan değil de beyazımtırak bir tondan yola çıkması sizin için ne ifade ediyor?

Beyaz değil beyazımtırak çünkü beyaz kesin bir renk beyazımtırak ise sonsuz çeşitlemeleri olabilecek belirsiz bir renk. Beyazımtırak hayal gibi varla yok arası kenarları flu. Böyle bir sergi olmasını ‘hayal’ ettik, söylediklerini gizleyen, sınırlarını saklayan, bir diğerinin alanına sızmaya yeltenen işlerden oluşan bir dünya yaratmaya çalıştım. “Beyazımtırak” aynı zamanda bu işlerden birinin adı, rengi gerçekten beyaz ama belli bir formu yok ama küçük hazır formlar birbirinin içine girip kayboluyor ve her sergilendiği yere göre biçim değiştiriyor. Bu iş sergiye yukardan bakıyor ve baktırıyor. Beyazımtırak’taki –trak, Whitish’teki –ish: “sanki öyleymiş gibi’lik” gösteriyor, aynı zamanda “aşağı yukarı”. 

TEMELDEN ÇIKAN KAYA

Eserlerinizin mutlaka mekânla ilişki kurduğunu gözlemleyebiliyoruz. Daha önceki işlerinizde de taşı farklı formalarda yerleştirip mekâna göre konumlandırmıştınız. Arter’de de 100 Taş adlı işinizin yanı sıra Mavi Taş isimli yeni bir işinizi görüyoruz. Bu eserinizi Arter’in yeni binasıyla nasıl

bütünleştiriyorsunuz ve Dolapdere ile nasıl konumlandırıyorsunuz?
“Mavi Taş” çok doğrudan Arter ile ve dolayısıyla Dolapdere ile ve tabii ki İstanbul ile ilişkili. Taşın adı; “İstanbul’un mavi taşı”. İstanbul’un tabanı bu taş. Ben Arter henüz temel kazımı sürecindeyken temelden çıkan bir kayayı benim için saklamalarını istemiştim ki meğer zaten onlar iki adet taş saklamışlarmış. O iki taş arasından bu sergilediğim taşı seçtim, hem heykelsi ve estetik özellikleri nedeniyle hem de daha önce yaptığım iki işte (“Stoned”/Innsbruck ve “Crystal Rock”/Düsseldorf) kullandığım taş formlarına çok benzemesi nedeniyle. Bu iki daha önceki işlerde havada duran ve sallanan, tehditkar taşlar Arter’de çok tekin olmasa da bir yere yerleşti ve sanki yerini buldu. Sergideki “Dolapdere” adlı ses işi/yerleştirmesi ile birlikte doğrudan Dolapdere ile ilgili iki iş iki ayrı odaya yerleşti.

Belli bir mekân için yapılan işlerinizi, başka bir mekâna uyarlarken nasıl bir süreç yaşanıyor?

Arter sergisinde buna örnek birkaç iş var: Örneğin 9’04”. Bu işi 1999’da ilk yaptığımda bir odayı tamamen kapatıyordu ama küçük bir odayı, analog bir teknikle yapılmıştı, daha sonra Hamburger Bahnhof’da gösterdiğimde bir odanın yarısında gidip geliyordu, Arter’de ise mimarinin bir parçası olan bir girintiyi kapatıp açıyor. Burada daha güncel, dijital bir teknikle 9 metre yükseklikte bir duvarda hareket ediyor. Her bir uygulamanın boyutu farklı, kapatıp açtığı alanının fonksyonu farklı, gidip gelme süresi farklı. İşler bunun gibi mekanlarına göre mecburen değişmek zorunda, ille de ilk yaptığımın aynısı olsun diye yapay mekanlar yaratmanın anlamı yok. Aynı şekilde ilk kez 1993’de Berlin/DAAD Galerinin ışık sisteminden esinlenerek yaptığım “Evde” adlı ışık yerleştirmesi de tekrarlandığında bulunduğu mekanın ışık düzenine uyum gösteriyor ve her seferinde yeni bir iş oluyor. SMAK/Gent’te “Luminous” adıyla sergilendiğinde ışık konstrüksyonları tavandaki camların arasından sıyrılarak iniyordu, Daad Galeri’de tüm ışık konstrüksiyonu bütün olarak iniyordu, Arter’deki “Ev” ise tamamen farklı oldu çünkü daha güncel ve karmaşık bir ışık sistemi içinde bulunduğu kutusuyla birlikte aşağıya iniyor. Yine orda ne varsa. Böylece her seferinde aynı işi tekrar etmek yerine benim için de sürprizli olan yeni bir iş yapmış oluyorum. “Frisé” isimli Pelikan ise İstanbullu ve tek başına. 2003 yılında sergilenen Kunsthalle St. Gallen’deki arkadaşları ise oralıydılar ve mekan ona imkan verdiği için 6 adet değişik hayvandılar; oradaki her kapının önünde birer tane. Bunun gibi diğer eski işler de değişime uğradı; “Hoş Köşeler”in renkleri pastelleşti beyazımtırak’ın –tırak’ını yakalasınlar diye, “Aslan Burcu” büyüdü, duvarda yerini hakkıyla alsın diye, 1969 yılında ilk kez yapmış olduğum plexiglas heykel ise daha kavramsal bir anlama büründü, sergi alanının planını taklit ederek... vs.vs.

Beyazımtırak sergisinde hem retrospektif hem de bu sergi için özel olarak tasarlayıp ürettiğiniz yeni işleriniz bir araya geliyor. Sergide izleyiciler yeni işlerinizden hangilerini görecek?

Yeni iş olarak bir desen grubu var, filler, penguenler ve kiwilerden oluşan.  Bunlar benim gerçek hayatta çok nadir olarak görme şansım olan hayvanlar. Sanki  onlara ulaşmak ister gibi bu desenleri ara ara sürekli yapıyorum sonra da kendiliğinden oluşan ifadelerini seyrediyorum, kızgın mı, acelesi mi var, utangaç mı....gibi. Bu duygular önceden tasarlanmış duygular değil desen bittikten sonra farkedilen ifadeler. Diğer bir yeni iş Bitmoji programından seçmeler, kendi karakterimi oluşturarak. Burada da çeşitli duygular ve beceriler söz konusu. Ordaki karakter üzülüyor, kızıyor, kitap okuyor, ski yapıyor, aşık oluyor ve sık sık bir filin önünde ‘why/niye’ diyor. Serginin başladığı yerdeki fil desenlerine sergi biterken yapılan bir gönderme gibi bir şey. Niye bu hayvanlar, niye bu sergi, niye... niye. Bunların dışında yeni bir iş olarak “Mavi Taş” var daha önce sözünü ettiğimiz, çok iddialı bir deyişle – Arter’in ve serginin temel taşı!

DOLAPDERE’NİN SESİ

Sanatla sanat olmama arasında işler yapmaya çalıştığınızı söylüyorsunuz. Bir söyleşinizde “sanatçı”dan ziyade “arada olan kişi” ifadesini tercih ettiğinizi öğreniyoruz. Ve bu “arada olma” hali, serginin geneline de yayılıyor. Beyazımtırak sergisini de bu bağlamda nasıl konumlandırıyorsunuz?

Beyazımtırak sergisindeki işlerin tek tek görülmeleri yerine birbirlerinin içine, alanına girerek sergilenmelerini istedim. Burada bana Emre Baykal’ın da çok katkısı oldu, örneğin son anda onun ısrarıyla yerleştirdiğim “100 Taş”ın bir bölümü bütün salona dağıldılar ve işler arasına sızdılar ve sanki bir metindeki noktalar, virgüller gibi bir işlev üstlendiler. Aynı şekilde “Dolapdere”nin sesi de, ileri geri hareket eden duvar da, kapıyı tutan “Frisé” de odanın sınırlarını zorluyorlar. En fazla heykel tanımına uyan iki obje Dolapdere’nin sesini yayan hoparlörler, sanat yapıtı değiller ama özel olarak seçilip en itibarlı yere odanın ortasına yerleşmişler. Mekanın her yeri bu sergiye katılsın istedim, duvarlar, pencereler, yer, tavan ve boşluk. Retrospektif’in kesinliğinden kurtulabilmek için üzerinden silgi geçmiş gibi bir sergi yapmaya çalıştım.