Hayır, vazgeçmek yok! Y. Bekir Yurdakul'in yazısı...

Bugün Miro ile Şino’nun konuklarıyız. Galata Kulesi’ni, Haliç’i, Ayasofya’nın minaresini gören yedi katlı Kanyon Apartmanı’nın zemin katında, yalnızca her türden ayakkabıları görebildikleri evlerinde, onları parkta oynamaktan, okullarından yoksun bırakan yağmuru durdurmak için yaptıklarına kimi toplumsal kareler eşliğinde tanık oluyoruz.

30 Nisan 2021 Cuma, 00:02
Abone Ol google-news

Yetişkinler için kaleme aldığı öykü ve romanlarıyla tanıdığımız Yavuz Ekinci, bu kez yetişkinlerin de zevkle okuyacakları bir öyküyle çalıyor kapımızı. Yetişkinlerin okumaktan, karşılaşmaktan mutlu olmadıkları, “alt tarafı çocuk kitabı” yapıtların çocuklarımıza eziyetten başka bir şey vermediğini anımsatarak Miro ile Şino’nun bize söylediklerine, bizi çıkardığı inanılmaz yolculuğa gelelim.

Nerede doğduğu sorusuna, “Tarlada.” deyip güler, zamanı sorulduğundaysa, “Leylekler benden bir hafta sonra gelmiş.” derdi. Ekinci’nin “Miro, leylekler göç yoluna koyulduğunda yedi, Şino ise leylekler döndüğünde altı yaşına basacak.” tümcesini okuyunca aklıma düştü Musa arkadaşımın bu biraz da ironi kokan yanıtı.

“Miro ile Şino, güneş girmez, çiçek yetişmez evlerinde o tepeye yerleşik pencereden gelip geçen kunduraları, pabuçları, ayakkabıları seslerinden tanır arada, kedilerden çocuklara yer kalmayan parka oynamaya çıkarlardı. Mahallelinin ‘kedili’ dediği parkta iki salıncak, bir kaydırak ve bolca sıra bekleyen çocuk vardı.”

Ekinci, öykü boyunca sürdürüyor çocuğa ait bu dili, sahiciliği ve sıcaklığı. Zaman zaman şiirsel bir gülümseme de katılıyor büyük bir zarafetle arkadaş kıldığı sözcüklerin halayına: “Miro, gördüğü her şeyi saymayı, kaydıraktan kaymayı, arkadaşlarıyla saklambaç oynamayı ve salıncağa binmek için sırasını beklemeyi çok severdi.”

DİNMEK BİLMEYEN YAĞMUR

Günlerden bir gün, Miro ile Şino, mahallenin çocukları yine parkta oyuncakları paylaşmış, kedilerle sohbete, kuşlarla şarkı söylemeye durmuşken güneş sanki ansızın saklanıyor. Çok geçmeden sert rüzgârlar karabulutları alıp geliyor.

Mahallede insanlar, kuşlar, kediler, cümle börtü böcekte bir telaş. Ve yağmur başlıyor. Arada doluya kesiyor. Parkta, sokakta, okulda kimseler kalmıyor. Ekinci; “Bir gün, iki gün, üç gün, dört gün, beş gün, altı gün, yedi gün hiç durmadan yağdı yağmur.” derken yine çocukların o güzelim tempolu dilinden sesleri ödünç alıyor.

Hayatı eve hapseden şu salgın günlerine de çocuklardan bir gülümseme yollarken yağmuru durdurmak için de danstan büyüye, şarkılı seslenişten kırkyama şemsiyeye yine hiç vazgeçmeyen çocuklara kulak veriyoruz.

BEREKETTEN AFETE

Suyun şu güzelim döngüsü neden bazen çıkar yoldan? Gün olur afete dönüşür, gün olur yolunu gözleyene aldırmaz, sesi soluğu çıkmaz da kurur kalır ağaç, çiçek...

Doğanın bir parçası olduğunu unutan insanoğlu, kendini kibirle dokunmuş bir konumda tariflediği günden beri böyledir bu. İnsanın aç gözlülüğü, ihaneti arttıkça o kibirli tahtı daha çok sallar, sarsar olmuştur doğa.

Ekinci, iyi tanıdığı çocuklarla el ele kurduğu öyküsünde, hayata düşman tutumlarımızdan kimi kareleri de ustaca anımsatıyor. Çözüm mü? Bir yerlerde unuttuğumuz saygıyla bezeli/ örülü yaşama tez elden geri dönmekte.

Miro ile Şino / Yavuz Ekinci / Resimleyen: Merve Yiğit / Çınar Yayınları / 52 s. / 6+ / 2021.