Hepimizin Adile Naşit’i

Geleneksel yıldız yaratma mekanizmalarının dışından gelmesi, soydan sanatçı olması, fiziksel olarak yıldız ölçütlerine uzaklığı, özel yaşamının magazin basınına kapalı oluşu, baskın kültürün dışında duran çoklu etnik kimliği, sınıflar üstü olarak tanımlanabilecek insanlık sevgisi onu unutulmaz kıldı.

17 Ekim 2020 Cumartesi, 20:02
Abone Ol google-news

- Oyuncu - Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit’i severek, merak ederek okudum ve okurken gerek Türk tiyatrosu, gerek Türk sineması hakkında çok şey öğrendim. İyi ki yazdınız bu kitabı. 1987’de aramızdan ayrılmasına rağmen, Adile Naşit’in hayatı hakkında bütünleyici bir bilgi yok. Bu bağlamda da kitabınız büyük bir kaynak rolünü üstlenmekte. Bu kitabı yazarken ne tür sıkıntılarla karşılaştınız?

Sanırım yaşadığım en büyük zorluk, Adile Naşit’in değerli anısına bağlılıktan kaynaklı eksikliğe düşme endişesiydi. Bu endişe, beni başından beri titiz bir araştırmaya yöneltti. Hatırasına zarar vermekten, halel getirmekten korkarak çalıştım hep. Ama bir kez çalışmaya başlayınca da ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım.

Adile Naşit, seyirci tarafından çok sevilmesine rağmen, sinema tarihinde hakkı teslim edilmemiş bir değer. Hakkındaki bilgiler bölük pörçük. Bu anlamda Adile Naşit’in kim olduğu sorusuna sinema cephesinden bütünlüklü bir cevap verebilmeyi önemsedim.

- “Anti-Yıldız; pırıltılı, ışıltılı, çok güzel etkileyici ama genel kabul gören ‘yıldızlar’dan farklı bir yıldızdır,” diyorsunuz. Kitapta “Anti-Yıldız”ı anlatma çabası öne çıkıyor. Adile Naşit için Anti-Yıldız tanımlamasını kullanmanızın sebebi nedir?

Adile Naşit, Yeşilçam dönemine damgasını vuran yıldızlar kadar, hatta onlardan daha fazla sevilen bir sanatçı. Bilinen yıldız kalıplarının dışında, bu nedenle o ölçütlerle Adile Naşit gerçekliğini tanımlamak mümkün değil. O zaman Adile Naşit’in norm dışı pratiğini nasıl tanımlamak gerekir? Bu soruya ben “anti-yıldız” kavramını geliştirerek cevap vermeye çalıştım.

O, bir yıldız değil, anti-yıldız olabilirdi ancak. Geleneksel yıldız yaratma mekanizmalarının dışından gelmesi ve soydan sanatçı olması, fiziksel olarak yıldız ölçütlerine uzaklığı, özel yaşamının magazin basınına kapalı oluşu, baskın kültürün dışında duran çoklu etnik kimliği, sınıflar üstü olarak tanımlanabilecek insanlık sevgisi, yardımcı rollerde baş kadın oyuncu olarak Altın Portakal ödülünü alması, seyirciyle kurduğu özel bağ gibi önemli ölçütler onu anti-yıldız olarak tanımlamayı gerektirdi.

Sanırım yakıştı da. Ona karşı toplum ve seyirci olarak hissettiğimiz şeyi tanımlamaya yardımcı oldu “anti-yıldız” kavramı.

ANNESİ AMELYA HANIM

- Kitabınızda çok bilgi var, bu bilgilerden biri de Naşit Bey’in gölgesinde kalan eşi Amelya Hanım’la ilgili. Bize Adile Naşit’in annesi Amelya Hanım’dan biraz bahseder misiniz?

Adile Naşit’in annesi Amelya Hanım, ünlü kantocu Küçük Verjin’in kızı. O da annesi gibi, dönemin ünlü kantocu ve düettocuları arasında sayılıyor. Amelya Hanım, Naşit Bey ile sahne alıyor ve aralarında kısa sürede bir aşk ilişkisi başlıyor.

Naşit Bey’in, ilk eşi Leman Hanım’dan boşanmasının ardından 1926 yılında evlenen çiftin iki çocuğu oluyor; Selim ve Adile. Sahneye zaman zaman erkek kılığıyla çıkan Amelya, kantolarının yanında, eşiyle birlikte rol aldığı “Aile Saadeti” gibi oyunlarla da ün kazanıyor.

Tiyatronun iflası ve Naşit Özcan’ın ölümü sonrasında Amelya Hanım Galata’daki lokantalara meze hazırlayarak yaşamını sürdürmeye ve çocuklarını büyütmeye çalışıyor. Amelya Hanım’ın, evlendiğinde Emel adını aldığını biliyoruz.

Gerçek adını ve kimliğini gizleme, etnik kökeninden dolayı asimilasyon ve baskıya uğrayan toplulukların sık başvurdukları bir kendini koruma metodu. Baskın kimliğe zorla ya da gönüllüce iltihak etme durumu, gizlenerek gelecek tehlikeleri savuşturma ve güvende olma ihtiyacından kaynaklanıyor. Dolayısıyla Amelya Hanım’ın Emel oluşu, gerçek adıyla bu evlilikte var olamaması, sadece kişisel bir tercih olarak değerlendirilemez.

Örnekleri çokça görüldüğü üzere, isim ve din değiştirme, Türk bir erkekle evlenmenin adeta temel şartı durumunda. Bir insanın, anne babasının verdiği ismini kullanamaması kuşkusuz en ağır psikolojik travmalardan biri. Belirttiğiniz gibi Amelya Hanım hakkında Naşit Bey ya da annesi Verjin Hanım kadar bilgiye rastlayamıyoruz. Bu durumu, dönemin efsane sanatçısı olan eşi Naşit Bey’in gölgesinde kalmış olması ya da daha da önemlisi kadın olmasıyla bağlantılı olarak açıklamak tabi ki mümkün.

YOKUŞ YUKARI İSTANBUL

- Her yazarın bir yolculuğu vardır, bu aynı zamanda o yazarın okuma bilincini gösterir. Yokuş Yukarı İstanbul kitabınızdaki öyküler İstanbul’da geçiyor. İstanbul’un kenar mahallelerinde yaşayan yaşlıların, hastaların, işsizlerin, işçilerin, mahkûmların kısacası ötekileştirilmiş insanların öyküleri. Sizce öykünün bir coğrafyası var mıdır?

Öykünün coğrafyası insandır ama insanı da yaşadığı topraklar, etrafında olup bitenler ve genel olarak hayat dediğimiz süreç şekillendirir. Ben İstanbul’da doğdum büyüdüm. Benim İstanbul’um Kandilli, Anadolu Hisarı, Küçüksu, Çengelköy, Beykoz’du. Boğaz’da doğdum, büyüdüm. Hâlâ buralarda yaşıyorum.

Denize tutkun olduğumu sanırdım, otuz beşimde Boğaz’a tutkun olduğumu fark ettim. Hep mahallede, bahçeli evlerde yaşadım, böyle bir şansım oldu. Hâlâ Beykoz’da bir mahallede yaşıyorum. Hayatım mücadele ederek geçti. Mücadele eden insanları tanıdım, sevdim, düşe kalka mücadelenin bir yerinde olmaya çalıştık.

Dolayısıyla bahsettiğiniz kitapta öykülerim İstanbul’u olduğu kadar, İstanbul’u İstanbul edenleri anlatır çoğunlukla. Onlarsız bir İstanbul kimliksiz, kişiliksiz, köksüz bir şehirdir sadece.

- Toplumcu gerçekçi öykücülerin giderek bireyselciliğe kaymasını nasıl karşılıyorsunuz?

Edebi eğilim ve akımları süreçlerin belirlediğini düşünüyorum. Toplumsal gerçeklikler, dönem itibariyle yaşananlar, öykünün, romanın, şiirin içeriğini, formunu, biçimini belirliyor. Yoksa kimse herhangi bir eğilimden yana tercih yapmıyor aslında.

Örneğin bir dönem önce distopik olarak kabul edilebilecek olayları bugün gerçek olarak yaşıyorsak, distopya gerçeğe yakınlaşır, gerçek daha sert, çıplak hale gelir, melodramların alıcısı daha bol olur, nostaliye de sığınabilir insanlar. Bütün bunlar ihtiyaçtan…

Yazar ya da aydın kimliğiyle, topluma ve yaşadığı çağa karşı kendini sorumlu hisseden insan ise, olan biteni bir adım önce görmeye, göstermeye çalışır. Baskının yoğun olduğu dönemlerde uyarıcı, sorgulayıcı metinler öne çıkabileceği gibi, bireyselliği öne çıkaran, içe dönük, kapalı metinler de çıkabilir. Bu doğaldır; madalyonun iki yüzü gibi. Sonuçta yazan topluma karşı sorumludur ama öte yandan yazmak bireysel bir eylemdir, kişiseldir.

Oyuncu - Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit’ / Sibel Öz / İletişim Yayınları / 256 s. / 2020.

Yokuş Yukarı İstanbul / Sibel Öz / Nota Bene Yayınları / 112 s.