Herkesin hayatında bir soytarı olmalı

Demet Evgar için oyunculuk çocukluktan beri içine oturan bir fikri takip aslında. Evgar'a göre gerçek üretimin yolu 'biz'den geçiyor. Bu yüzden hergüne önce kendi 'soytarı'sı olmak için başlıyor, çünkü bencilliği, egoyu 'İnsan önce kendi dokunulmazlığını kaldırmalı'.

29 Kasım 2014 Cumartesi, 21:33
Abone Ol google-news

Demet Evgar, bu aralar güzel bir heyecan içinde. Aylardır hazırlandıkları oyun, 19. İKSV Tiyatro Festivali’ndeki gösterimlerinin ardından sonunda görücüye çıktı. Çok emek verdi bu oyuna, ancak o artık “ben”li cümleler kurmuyor. “Biz”in peşinde.

Çünkü üretmenin ekip işi olduğunu düşünüyor. Altıdan Sonra Tiyatro’nun Pangar’la ortak ürünü olan “Soytarım Lear”ı izleyince ne kadar haklı olduğunu görüyor insan. Zira tam bir şölen oyun. Sadece, Berkay Ateş, Demet Evgar, Okan Yalabık, Sezin Akbaşoğulları, Tomris İncer, Umut Kurt, Yiğit Sertdemir’in müthiş oyunculuklarından değil; Candan Seda Balaban’ın göz dolduran sahne tasarımı, kostümleri, maskeleri; Tuluğ Tırpan’ın oyunu tamamlayan müzikleri, Yüksel Aymaz’ın renklendiren ışıkları yüzünden de. Önce Demet Evgar’a kulak verin; sonra da oyunu Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde izlemek için tarihleri not düşmeyi unutmayın: 1-2 / 15-16 Aralık.

- Kral Lear, Shakespeare’in en zor oyunudur derler, çok boyutlu olduğu için. Oyun Yiğit Sertdemir’in uyarlaması ama, siz neden projede olmak istediniz?

- Daha ortak proje çıkartacağımız, içinde benim de yer alacağım belli olmadan önce Yiğit bu oyunu anlattığında “Bunu mutlaka bir gün yapmalısın” demiştim. Bildiğim kadarıyla oyun dünyada hiç bu taraftan ele alınmamış. Tragedya bir metni groteskin acıtıcı boyutuyla soytarının gözünden anlatıyor. Ezber bozuyor. “Oynar mısın” dediğinde, hep derler ya düşünmeden kabul ettim diye öyle oldu, çünkü daha önceden çok düşünmüştüm (gülüyor). Yepyeni bir serüven başladı benim için.

- Oyuncuyu zorluyor oyun, enstrüman çalıyor, şarkı söylüyor, taklalar atıyor, omuzlara tırmanıyorsunuz...

- Tiyatro, bunları birleştiren bir alan. Bu konuda kafa yormuş insanlar bir araya gelince de bunlar çıktı. Sezin, Umut, Yiğit, Berkay çok iyi oyuncular. Tomris İncer zaten öğrenme şekliyle bile öğretiyor. Müzikal durumu Okan önerdi. Yiğit, oyuncuların getirdiği malzemeyi kullanmayı sever. Ben de yan flüte başlamıştım. Projeyle ilerlettim. En önemlisi de, bu oyunla hep arzu ettiğim maske oyunculuğunu deneyimledim. Tiyatronun simgesi gülen-ağlayan maskeler iken, konservatuvarda neden maske dersi verilmez ki? Tuhaf bir büyüsü var maskenin. Parmak ucunuza kadar her yeriniz canlı olmazsa maske ifadesiz kalıyor.

 

Soytarı, gören gözdür

- Mîna Urgan, “Soytarılık güç meslektir” diyordu, öyle mi?

- Evet, kellen gidebilir çünkü. Krala pandik atabilen tek insan soytarıdır. Pandik atar, ama sonunda “Affedersiniz sizi kraliçe sandım” deme zekâsına da sahiptir. O, gören gözdür. Herkesin hayatında bir soytarıya ihtiyacı var. Herkes birbirine soytarılık yapmalı yani ayna olabilmeli. Başta arkadaşlarına, ailesine çünkü o zaman bağımlılıkla bağlılık arasındaki ince çizgi anlaşılır. Soytarı, duygusallıktan çok duyarlılıkla davranır. Çünkü duygular doğduğun çevrede, bir nevi önyargılarının getirdiği hisler oluyor. Soytarı, Ben’lik duygusuyla hareket etmediği için gerekeni korkusuzca söyler.

- Gerçek hayatta ne kadar “soytarı”sınız?

- Her gün bunu önce kendime yapmak için güne başlıyorum. Güne hakkını değil, “hak”kı aramak için uyanmalı. Öğretilmiş kodları değiştirmek insanın elinde, ama önce dokunulmazlığını kaldırmalı.

- Oyun için çok çalıştınız. Sonuçtan memnun musunuz yoksa genelde tatminsizlik olur mu?

- Yiğit’le bizi birleştirenlerden biri, hataya adım atma isteğimiz. Başka türlü yeniye ulaşamazsınız. Hatalarla boğuşma süreci prova zamanlarıdır. Yiğit, olanı bozmaktan çekinmez, hep daha iyisinin olacağını bilir. Seyirciyle buluşması oyunu başka boyuta geçirdi. Seyircinin gözündeki merakı, heyecanı gördüğümde tamam, diyorum. Çünkü tiyatro iki tarafın yaratımıyla anlam buluyor.

- Popüler oyuncular için tiyatro uğrak yeri gibidir. Siz de aranan oyunculardansınız, ancak vaktinizin, emeğinizin çoğunu tiyatroya veriyorsunuz. Başınıza bu belayı neden açtınız?

- Çocuk yaşlardan beri içime oturan bir fikri takip ediyorum sadece. Bu ülkede rahat rahat, güzel sahnelerde oynanacak zamanın geleceğine inancım sonsuz. Bunu ben görür müyüm, bilmiyorum, ama çok da dert değil. Bunun için tuğla koyuyor olmak büyük keyif.

 

Çocuklardan öğreneceğim

- Tiyatro Pangar’ın hedefi ne?

- Toprak altında kalmış hikâyeleri açığa çıkarmak. Pangar bir kişi tiyatrosu değil, bir ekip işi. Yiğit’le projelerimiz devam edecek. Birlikte olmak istediğim çok tiyatro var. Mesela Semaver; Serkan Keskin. Hedef, kolektif şekilde tiyatronun öz cümlesinin altını çizerek yol almak. Tiyatronun büyüme belasına tutulmuş insanları çocuklaştıran bir yanı var. En özendiğim hayallerden biri çocuklarla yapılacak işler.

- Çocuk Evi açmak için yol alabildiniz mi?

- Yiğit ve sahne tasarımımızı yapan Candan Seda Balaban’la bir mekân girişimimiz oldu. Bir şey olacaksa, çocuklardan çıkacak. Öğreterek değil, onlardan öğrenerek yol alacağız. Doğru kodlarla, korkusuzca büyümeliler. Bunun yolu sanat. Onun sayesinde tek’lik bilincini bir arada yaşayabilir, birey olarak toplum için var olabilirler.

- Gezi’de de çocuk atölyesi yapmıştınız. Sansür haberleriyle konuşulan Altın Portakal’da da Gezi’ye bir selam yolladınız. Gezi size ne öğretti?

- Mutluluk ve mutsuzlukla ilgili uzun zamandır kafa yorduğum bir sorunun cevabını... Bizim gibi ülkelerde, insanların mutsuzluklarının nedeni hayat amaçlarını keşfedememelerinden bence. Sistem insanlara tektiplik bilinci dayatarak, parayı yüceltiyor. Oysa madde sadece araçtır. Bu ülkede, bu zamanda doğduğum için teşekkür ettim. Ama herhalde çok bencilliğe, benliğe, yalnızlığa düşmüşüz. Tasavvufta dendiği gibi “Kendini kaldır aradan, ortaya çıksın yaradan”, tam da öyle. Ayık olmak zorundayız.

 

Her yanıt, bir sırra çıkıyor

- “1 Erkek, 1 Kadın” yedi yıldır devam ediyor, sırrı ne?

- İlişkilerimizi çok taze tutuyoruz herhalde. Ülkedeki durumlara göre değişiyor. Bir nevi dokümantasyon dizi. O yüzden nereye gideceğini merak ediyorum.

- İnsan yıllarca kadın-erkek ilişkileri üzerine bir dizide oynayınca, mutluluğun sırrına da eriyor mu?

- Tabii ki, hayır. Yedi yıl ne ki, 34 yıldır bu dünyadayım, ama her cevap bulduğumda yeni bir sır geliyor.

- Bu koşturmacada hayatı ıskaladığınız olmuyor mu?

- Artık, bir şeyi hayatımı kurban edecek şekilde yaşamıyorum. Önceki yıllarda birçok şeyi stres ve sinirle yapmaya çalışıyordum, ama o hatalar beni sakinleştirdi. İnsanın kendine hata yapma lüksü vermesi, olgunlaştırıyor, hayatına dair söz sahibi yapıyor. Ben çok erken kalkarım, sabaha sevdalıyım, her şey öyle temiz ki. Sabah kendime en az bir saat ayırıyorum, sadece durmak için. O da bütün günün akışını değiştiriyor.

- Yeni projeler var mı?

- Tiyatronun en büyük sıkıntılarından biri, mecra bulmak. Sahneler kapatılıyor. Önümüzdeki süreçte bununla haşır neşir olmak, elimden geleni yapmak istiyorum. Özellikle İstanbul dışında. Turne yapıp sanatını bir ilçeye, kazaya götüremiyorsan o ülkede sanatın başarısından söz edemezsin. Sadece burada sanat yapıp, bacaklara kan gitmeyince felçli bir hale geliyorsun. Halbuki güç köklenmekten gelir. Ayrıca bütçe bekleyen yetenekli yönetmen ve yazar arkadaşlarımın projelerinde yer alacağım. Onlar için elimden geleni yapacağım. “Sen Aydınlatırsın Geceyi” son filmimdi, tadı damağımda. Sinemayı çok özledim.

 

İş sürece dahil olabilmekte...

- 2006’da röportaj yaptığımızda, “Artık benim zamanım” demiştiniz...

- Şimdi onu, “Bizim zamanımız geldi” diye değiştiriyorum. Yıllar bana “biz” olmayı öğretmiş.

- Olmak istediğiniz yerde misiniz?

- O, amaçlarıma adım attığım bir zamandı. Şu an hayalini kurduklarımı yapıyorum ve bunlar bana yeni hayaller getirdi. Aslında ulaşılacak bir hedef yok. Önemli olan süreç. Gözünü bir yere dikince anı unutuyorsunuz, büyük stres oluyor. Sürece dahil olduğunuzda, inat etmeden, ulaşmak istediğiniz niyete başka yollarla da ulaşılabileceğini görüyorsunuz.

- O zaman popülerlik hayatınızı değiştirdi mi dediğimde, “Önüme çıkanları, kendim gibi yaşamaya devam edeceğim. Zaten sahnede duygularımı feda ediyorum, bir de hayatımı feda edemem” demiştiniz. Başarabildiniz mi bunu, yoksa kendinizi sakındığınız oluyor mu?

- Oluyor tabii, ama bir tıkanıklık varsa, onun için yaşamadığımdan yayılabiliyorum hayatıma. O tatlı bir espri olarak kalıyor.

- Ancak popüler kültür, insanın kendisi gibi yaşamasına izin vermeyebiliyor. Geçen gün, magazinciler size bir haftada sekiz sevgili “yapmış” mesela.

- Medya, insanların bilinç altına nokta atışı yapıyor. Düşünün sevgili dediklerinden biri de kardeşim! Bu, mahalle baskısına kadar gider. Bir erkekle bir kadın yan yana yürüyemez hale gelir. Bu, sadece benimle değil, herkesin özgürlüğüyle ilgili.

- Gelelim, Twitter’ınızın hack’lenmesine...

- Evet, hack’lendim. İnananlar var, inanmayanlar da. Yapacak da, bu konuda söylenecek de fazla bir şey yok.

- O tweet’leri silmemişsiniz, neden?

- Bir şeyler oradan zuhur etti. Onu yok etsem de, etmesem de zaten binlerce retweet olmuş. Bir de yazılanlar, sistemle ilgili. Sonradan o hesabın peşine de düşmedim. İade ettiler.