Hiç ödün vermeden...

“1971 öncesinde sendikanın otomobili ile Bolu-Mudurnu’ya şantiye işçilerine gidiyoruz. Dağ yolunda bir köylüyü otomobile aldık. Arkadaşım köylüye ‘Sen hiç komünist gördün mü’ diye sordu. ‘Bak gör yanında oturan komünisttir’ dedi. Köylü derhal gitmekte olan otomobilin kapısını açtı ve kendini aşağıya attı. Epeyce yuvarlandı. Otomobili durdurduk ama boşuna.”

11 Ocak 2020 Cumartesi, 02:00
Abone Ol google-news

İstanbul’da şiddetli yağmur ve fırtınanın damları uçurduğu zorlu yolculuğun ardından, eski TİP’lilerin hâlâ bir arada yaşadıkları Dostlar Kooperatifi’nin kapı bekçisinden “Bekir Ağabey’in ziyaretçisi mi? Aracınızla kapısının önüne kadar gidebilisiniz..” sözleriyle torpilli karşılanmanın üzerine, evine girişle çok daha sıcak bir sürprizle karşılandık..

Bekir Yenigün’ün bildiğim çok çileli yaşamının izlerini kapatan güler yüzlü gülüşü sürpriz değil elbet, yanındaki dost yüzler.. Eşi Rukiye Yenigün, duyduğum gibi sağlık sorunları nedeniyle konuşamıyor ama benden çok genç, pürdikkat tüm konuşmaları izliyor. İsim, tarih özürlü olsam da yüzleri, sesleri, yıllar geçmiş olsa da unutamam. 68 kuşağının belgeselcisi olarak bilinen Turhan Feyizoğlu, TİP’ten komşuluk, kankalık yakınlığında Mustafa Atalay, bizimle Cumhuriyet Mahallesi dayanışması içinde de her anlamlı etkinliğimizde var olan, TİP’in her daim kadrolarından, TÜSTAV yöneticisi küçük kardeş Abdurrahman Atalay.

Bekir Yenigün’le ilgili nokta koyamadıkları belgesel çekim çalışmaları kapsamına bizim söyleşiyi de katmaya karar vermişler, çekim hazırlıkları tamam, kapıdan karşılıyorlar.. Bekir Yenigün, çalışma disiplini, titizliğiyle de çok bilinir. Masada dönemlere ayrılmış, işimize yarayabilecek fotoğrafları seçmemiz yeterli, kopyaları, söyleşi notları için de geçerli, hazır elimize ulaşacak.. Kaan Sağanak’ın da, benim de işimiz çok kolaylaşıyor..

Bekir Yenigün, “Erzincan-Kemaliye (Eğin) doğumluyum. Nüfustaki kayıt tarihim 3 Ocak 1934. Benim hesabıma göre 15 Eylül 1933. Annemin anlatımına göre, Cumhuriyetin 10. yıldönümü 40. günüme denk gelmiş. İlk o gün dışarıya çıkarılmışım. Bir kardeşimi 6 yaşında kaybettik. Dört kardeşiz” diye söze giriyor. 

Babası demirci ustalığı, çerçilik yaparmış. İkizmiş, el becerilerini ondan aldığını söylüyor. Yaşam koşullarının zorlamasında amcası okuyor, babası eve sahip çıkıyor. Babası çocukluğunda İstanbul’a çalışmaya gidiyor, ardından aile de İstanbul’a taşınıyor. 1947’de eğitimini orta birden terk etmiş olarak Mahmutpaşa Tarakçılar’da işçilik yaşamı başlıyor. Babası dahil 6 kişi bekâr odasında kalıyorlar, bakırcılarda aynı işyerinde çalışıyorlar. Çıraklık yapıyor. Hevesi oto çıkarlığı da içinde birçok işte çıraklık yapıyor. 1948’de annesinin de gelmesiyle Büyük Langa’da tek odalı eve yerleşiyorlar.

Pek çok iş, kasaplık da yaptıktan sonra askere gidiyor, ilk toplumsal eylemini orada gerçekleştiriyor. Zorlandıkları bir işte “Korkmayın arkadaşlar hep beraberiz” diye bağırıyor, kimse onun ismini vermiyor. Askerlik dönüşü Karayolları’nda işe giriyor. Sendika başkanları TİP’te de birlikte olacakları Şaban Erik.

1963’te sendika genel sekreterliğine, 1965’te genel başkanlığa seçiliyor. Karayolları’nın çok geniş bölgelerine yayılmış, Trakya, Kocaeli, Sakarya, hatta Bolu..şantiyelerinde işçilerle bire bir yakın ilişkiler kuruyor. Sendikada dönemin çok önemli, ünlü sosyalist aydınları bu seminerlerde işçilere ders veriyorlar. Düzenli yayınları, bildirileri, güçlü dayanışma sendikal güveni pekiştiriyor. Uzunca dönem verem teşhisi ile Süreyyapaşa Hastahanesi’nde tedavi görüyor, sendikal görevlerini aksatmamaya çalışıyor.

1970’te 15-16 Haziran işçi direnişleri nedeniyle İstanbul’da Sıkıyönetim Komutanı grevleri yasaklayınca, komutanı mahkemeye veriyor, kısa bir süre içinde grevlerin sıkıyönetim ile ilişkisinin olmadığı açıklaması geliyor.

TİP üyeliği 1963’ten, kongre, miting, seçim çalışmaları içinde sürekli görev alıyor. Aybar’ı, Boran’ı yakından tanıyor. Sendikacılık çalışmaları yanında TİP içinde de yöneticilik düzeyinde sorumluluklar üstleniyor. 1970 Büyük Kongresi’nde merkez yürütme kuruluna seçiliyor. 12 Mart sonrası açılan TİP davası kapsamında tutuklanıyor.

O sırada fabrikada torna tezgâhında çalışıyormuş. Tezgâh başından alınmış, önce Sansaryan Han, sonra Ankara Mamak’a götürülmüş. 141. maddeden 15 yıl hapis cezası almış. İşkence tanıklıkları içinde, Sansaryan’da uzaktan karşılaştığı pek çok isim arasında 12 Mart operasyonlarının, eylemlerinin ünlü pek çok ismi arasında İlkay Demir grubu, Yılmaz Güney ilk aklına gelenler. Mamak, Niğde cezaevleri günlerini birkaç çarpıcı fotoğrafla görsellemek daha ilginç olacak.. Kendi anlatımlarından paylaşarak..

“Hem 12 Mart 1971, hem 12 Eylül 1980 askeri darbelerinde ikişer buçuk yıl toplam 5 yıl hapis yattım. Ustalık el yatkınlığı olunca hapishanede hemen teknik işlere bulaşılır. Niğde Cezaevi’nde tornayı tamir edip işleri yapmaya başlayınca savcı beni tamirci atadı. Kelepçe tamiri yapmayacağım koşulunu kabul ettirdim.

Mamak’ta herkes binbir güçlükle zeytin çekirdeğinden teşbih yaparken, ortalıktaki malzemeleri toplayarak bir zeytin çekirdeği delme makinesi yaptım. Hapishaneye gelen ansiklopedilerden birinde aynı aletin milattan önce Mısırlılarda kullanıldığını görmüştüm. Hapishane yemekçiliği konusunda da epeyce tecrübem vardır.” (Bana da gönderdiği kolyem saklı. O da benden cezaevine gönderilmiş yeni yıl kartlarımı saklamış.)

1974 yılında Ecevit iktidarınca çıkarılan afta, 141-142. maddeler kapsam dışı bırakılmış olsa da, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan itiraz sonunda af kapsamına alınmaları ile Niğde Cezaevi’nden çıkıyor.

YENİDEN SENDİKA BAŞKANLIĞI

Af kanunu, dönemin demokratik ortamından yararlanarak 1975’te Karayolları’nda yeniden işe başlıyor. İşçiden uzak görevler verilmesi seçimi engel oluşturmuyor, geçmiş ilişkilerinin desteğinde, sendikal toparlanma hızlı yaşanıyor. Mayıs 1979’da yeniden sendika genel başkanlığına seçiliyor.

1990’da normal yaşama geçtikten sonra, TİP ve sendikal yaşamdan arkadaşlarıyla Beylikdüzü’nde epeyce büyük bir site inşaatını başarı ile gerçekleştiriyorlar. Kendi emeklerinin ürünü bu sitede yaşamlarını sürdürüyorlar..

1987’de Türkiye Birleşik Komünist Partisi program taslağını görünce, “Yine işimiz var demiş.” Arkadaşları sorgulayınca, aşağı yukarı her programı, en az üç kez okuma alışkanlığından sözü açmış; “Birincisi taslak olarak, ikincisi kesinleşince, üçüncüsü mahkemede savunmak için..” yanıtını vermiş.

Uzun yıllar örgütlü yaşamanın alışkanlığından sonra, yaşama seyirci kalmayı istemiyor. Kişisel olarak siyasal ve demokratik gelişmelere destek veriyor. 1 Mayıs’ları hiç aksatmadığını, haksız gördüğü davalarla dayanışma içinde olmaya çaba gösterdiğini söylüyor. Eylemlere, mitinglere katılmaya gayret ettiğini anlatıyor. Bireysel sorumluluğu önemsiyor.. (Merak ettim kendisine ilişkin yayımlanmış haberler listelerini taradım. Her dönem, her daim kendi sendikal ve siyasal sorumlulukları dışında kalan eylemlere ilişkin duyarlılık katkılarının haberlerinin listesi de çok uzun..)

Fotoğraf karelerine çok fazla söz eklemeye gerek yok gibi. Cemal Hakkı Selek, 1975 kuruluş belgesine imza atarken, Bekir Yenigün arkada sırasını bekliyor. 12 Eylül askeri darbesi, DİSK davasında olduğu üzere, solu sindirmeye yönelik yakalayabildiği TİP’lileri ortak bir iddianame içinde topluyor. Bu kez Bekir Yenigün TİP davası sanıkları içinde, DİSK’in avukatı oğul Alp Selek ile aynı davanın sanığı olma kader ortaklığını paylaşıyor. Elbette sorgudan sonra tutuklanıyor. Hep birlikte 2.5 yıl hapiste kalıyorlar. Davutpaşa, Metris cezaevlerinde yatıyorlar. İşkence fasıllarını teğet geçiyorum. Dava sürürken tahliye ediliyorlar. 142. maddeden 12 yıl ağır hapis cezası alıyor. Cezasının açıklandığı 1985’ten, 141-142. maddelerin kaldırıldığı 1990 yılına kadar kaçak yaşıyor. Bu dönemde işçilik yapıyor, atölye-fabrika arası işletmelerde atölye şefliği bile yapıyor. Okumadınızsa, Alp Selek’in söyleşisinden yer veremediğim bu fotoğraf karesini, anayasa aykırılık savunmasını da sözlerle paylaşmalıyım. Tutuklama sonrası cezaevine nakledilişlerinde, bilinçli öfke, intikam duygularıyla yaşatılmış, günlere uzatılan, aç bırakılarak, tuvalete dahi çıkarılmayarak, kelepçeleri hiç açılmayarak taşınmaları ağır işkencelerini de paylaşmalıyım. Alp Selek’in duayen bir ceza hukukçusu olarak, bu 12 Eylül işkence icraatlarına karşı açtığı davayı da kazanmış olduğunu, elbette kararın bir karşılığının icratının görülemediğinin altını çizmeliyim.

CUMHURİYET’İN GAZETECİLİK SINAVINDA ONURLU BİR BELGE

Bekir Yenigün’ün yaşamında iz bırakmış, şiddet içeren bir acı anıyı sizinle kanıtları ile paylaşmış olmak için, kendisinden aldığım tarih sıralaması içinde önce gazetemizde yayımlanmış sayfaların fotokopilerini kanıt olarak paylaşmalıyım. Sendikal tarihe kazınmış gerçekleriyle, Türk-İş’in “partiler üstü politika” izlemeye zorlanması, ne yazık ki Amerikan sendikacılığının katkısıyla katlanılamaz abartılı boyutlara tırmandırılmıştır.

TİP, hele de DİSK’in kuruluşu sonrası yıllarda, 1961 Anayasası, basın özgürlüğü, sendikal haklar başta tüm örgütlenme özgürlüklerine açılım yılları, aynı zamanda ülkemizde gelir dağılımı adaleti, paylaşım, emeği ile geçinenlerin, tüm çalışanların haklarındaki paylarını da yükselttikçe, Türkiye’nin toplumsal gelişimini yeniden yoksul ülkeler saflarına, aşağı çekmek üzere, Amerika merkezli, emperyal güçlerden gelen baskılar çok çarpıcıdır. 

Gazete kupürlerimizde sırasıyla, tarihleri ile yer aldığı üzere 20 Nisan 1968’de, Türk-İş Genel Kurulu’na delege olarak katılan Bekir Yenigün, Türk-İş’in partiler üstü siyasetini kınayan Çetin Altan için alınan hakaret içeren protesto kararı ile ilgili hedef tahtasındadır. Bekir Yenigün ve bir kısım delegeler aksine parmak kaldırmış, itiraz etmiş olsalar da, karar “oybirliği ile alınmıştır” olarak zapta geçirilince, Bekir Yenigün itiraz eder. Kıyamet de bundan kopar. Ağır hakaretlerle kıyasıya saldırıya uğrar. Salon içinde, sokağa çıkarıldıktan sonra da tekme tokat dövülmesi, “Bir delege feci şekilde dövüldü” başlığı ile gazetemizde manşet haber yapılır. Bir gün sonrasındaki haberin devamında ise “Türk-İş Kongresi’nde dövülen delege kan kusuyor” başlığı yer alır. Yönetim kadroları, daha öncesinden verem hastası olduğu için kanamadan hastahaneye yatırıldığı mazeretine sığınmaya çalışsa da, dayaktan sorumlu olanların isimlerin saptanmasından yeni bir tartışma çıkmış olur.. Bir gün sonraki 23 Ocak tarihli Nadir Nadi’nin köşe yazısı ülkemizdeki basın özgürlüğü, bireylerin insan hakları, sendikal haklarına ilişkin saptamaları.. çok çarpıcı ders verici içerikleriyle, günümüz gazetecilerinin konumları adına utandırıcıdır. Dün, bu yazının kaleme alındığı saatlerde sizlere de ulaşan, gazeteciliğimizin, haklarımızın durumlarına ilişkin raporlara biz göz attıktan sonra, Nadir Nadi’nin yazısını bir kez daha okumanızı öneririm..