‘İsmet İnönü diplomasisinin dünyada eşi yok’

26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, yazarımız Barış Doster’in sorularını yanıtladı.

11 Kasım 2019 Pazartesi, 23:11
‘İsmet İnönü diplomasisinin dünyada eşi yok’
Abone Ol google-news

Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genelkurmay Başkanı, emekli Orgeneral İlker Başbuğ’la bir ay önce çıkan ve kısa sürede 25 bin satan son kitabı “Türkiye Cumhuriyeti’nde Güç Odaklarının Mücadelesi 1923 - 1961” (Kırmızı Kedi Yayınevi) hakkında konuştuk. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 2. Dünya Savaşı sırasında izlediği “aktif tarafsızlık” diplomasisinin dünya siyasi tarihinde benzeri bulunmadığını belirtti. 

Milli Mücadele’nin başlangıcının üzerinden 100 yıl geçti. Atatürk her zaman güncel, hep gündemde. Büyük öndere saldıramayanların hedefinde daima İsmet İnönü var. İnönü’yü nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnönü, 11 Kasım 1938’de cumhurbaşkanı olduğunda, 2. Dünya Savaşı’nı adeta kucağında buldu. 12 yıl Cumhurbaşkanlığı yaptığını dikkate alırsa, bu görevinin üçte ikisinde hep savaş vardı. İzlediği “aktif tarafsızlık” diplomasisi, bilimsel anlamda yabancı uzmanlar tarafından da çok takdir edilir. 

Özgündür ve dünya siyasi tarihinde benzeri yoktur. İnönü, Atatürk döneminde SSCB ile imzalanan Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması’na sadık kalmış, bunun yanına savaşın hemen öncesinde İngiltere ve Fransa ile ortak deklarasyona imza atmış, ayrıca Almanya’yla da 1941’de Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalamıştır. 2. Dünya Savaşı’ndaki güç odaklarının dördüyle de anlaşarak, müthiş bir denge politikası gütmüştür. Türkiye fiilen savaşa katılmamıştır. Moskova ile karşı karşıya gelmekten hep uzak durmuştur.

COĞRAFYA MESELESİ

O dönem İsmet Paşa’nın elindeki en büyük güç neydi?

Türkiye’nin coğrafi konumuydu. Savaşan iki taraf da, Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak istemelerine karşın, Türk vatanı savaş alanı olmamıştır. İnönü, yapılan tüm baskılara sabırla direnmiştir. Şunu kanıtlamıştır İsmet Paşa: Coğrafyayı doğru kullanırsanız avantaj, yanlış kullanırsanız sorun yaratır.

Geçen yıl çıkan “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Güç Odaklarının Mücadelesi” adlı çalışmanızın devamı niteliğindeki bu çalışmanız da çok olumlu tepkiler aldı. Bu kitabınızın devamı niteliğinde bir çalışma var mı gündeminizde?

Kitabım, üniversite öğrencilerinden, özellikle tarih, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler okuyan gençlerden, tarih öğretmenlerinden yoğun ilgi görüyor. O nedenle 1961 - 1983 arası dönemi yazmak adeta bir görev oldu benim için. 1983 sonrası dönem, yakın dönemi içeriyor. Henüz tarihe mal olmadı.

Günümüzdeki siyasetçilerin geçmişten ders aldığını düşünüyor musunuz?

Hayır.

Demokrat Parti’nin 1946 - 1950 arasındaki muhalefetini çok önemsiyorsunuz. Bunu açar mısınız?

O dönemle ilgili çok fazla kaynak okudum. Ama özellikle akademisyen kökenli bir Demokrat Parti milletvekili olan, Menderes’in ilk hükümetinde bakanlık da yapan Rıfkı Salim Burçak’ın anılarından çok yararlandım. Partili kimliğine rağmen, olaylara çok nesnel, soğukkanlı bakmayı başarmış. Namuslu, ahlaklı, düzgün bir siyasetçi olduğu çok açık. Bu kitabı bana Alev Coşkun verdi. Kolay bulunan bir eser değil. Öte yandan Altan Öymen’in eserlerinden de yararlandım o dönemi yazarken. Farklı bakış açılarını, farklı yorumları vermeye çalıştım. Demokrat Parti’nin 1947’de, 1. Kongresi’nde vurguladığı ana davalar çok önemlidir. Daha fazla hürriyet, demokrasi çabası vardır. Kabul edilmezse, sinei millete dönüş resti çekmiştir. 1954 seçimlerinden sonra ise aynı parti adeta güç zehirlenmesi yaşamıştır.

Demokrat Parti’nin dış politikasını nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’nin 1938 ile 1961 arasında en iyi öğrendiği şey, SSCB ile ilişkileri her zaman önemsemek gerektiğidir. 2. Dünya Savaşı sonrasında SSCB’nin Türkiye’den talepleri, Birleşmiş Milletler üyeliği, İnönü’yü ABD’ye yönelen bir dış politikaya itmiştir. Demokrat Parti döneminde ise ABD’ye olan bağımlılık artmıştır. 1959’dan itibaren ABD’nin Türkiye’nin ekonomik yardım taleplerine olumsuz bakması, Menderes’i politika değişikliğine zorlamıştır. Temmuz 1960’ta Menderes’in Moskova ziyareti açıklanacaktır ama öncesinde 27 Mayıs’ta darbeyle indirilmiştir.

DEVRİM NİTELİĞİNDE

27 Mayıs’a yaklaşımınız ne yönde? Darbe mi, ihtilal mi, devrim mi?

1950’li yıllarda “darbe” kelimesi dilimizde kullanılmazdı. İnönü de Menderes de “ihtilal” sözcüğünü kullanıyorlar. İhtilal, iktidarın kökenine, kaynağına yönelik yapılan eylemdir. Siyasal gücün dayandığı kaynağı değiştirir. İnkılap ise daha kapsamlıdır. Sadece siyasal boyutta kalmaz. Hukuktan eğitime, toplumsal yapıdan sağlığa dek her alana yayılır. 27 Mayıs öncesinde askerler, aydınlar, öğrenciler arasında bir görüş birliği, yakınlaşma olsa da, tamamen halk tarafından gerçekleştirildiğini söylemek de doğru olmaz. Dahası, 27 Mayıs’ı yapanların, 27 Mayıs sonrasına ilişkin ortak bir planları da yoktur. Sonuçta nedenleri bir yana, 27 Mayıs bir askeri darbedir. Devletin yapısında radikal değişiklikler yapmıştır. Özellikle de 1961 Anayasası, demokratik, devrimci, toplumcu, katılımcı içeriği olan bir anayasadır. 27 Mayıs’ın doğurduğu sonuçlar ise devrim niteliğindedir.

27 Mayıs’ın en çok eleştirdiğiniz yönü ne?


İdamlardan sonra en çok eleştirdiğim yönü, yetişmiş siyasi kadroların tasfiyesidir. Oysa 1950 - 1960 arasında TBMM’de çok deneyimli milletvekilleri vardır. Menderes’e en güçlü döneminde bile karşı çıkan, itiraz eden milletvekilleri vardır. Keza CHP içinde de İnönü’ye muhalefet edenler bulunmaktadır. Her iki partide de ilkeli, dürüst siyasetçiler dikkat çekmektedir.