İstanbul Sözleşmesi’nin 10’uncu yılı: Sözleşmenin feshi siyasi amaç olarak kullanıldı

İstanbul Sözleşmesi’nin 10’uncu yıldönümünde Prof. Dr. Feride Acar ve Emma Sinclair Webb Cumhuriyet’e değerlendirmelerde bulundu. Acar, “Türkiye’de devlet bu sözleşmeden çıkmakla ‘ben kadınları başka devletlerin koruduğu gibi korumayacağım’ demiş oluyor” dedi. Webb ise “Bütün bu hamleler, siyasi amaçla kullanılıyor” ifadelerini kullandı.

11 Mayıs 2021 Salı, 10:25
İstanbul Sözleşmesi’nin 10’uncu yılı: Sözleşmenin feshi siyasi amaç olarak kullanıldı
Abone Ol google-news

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kararıyla Türkiye’nin çekildiği İstanbul Sözleşmesi, bugün 10’uncu yıldönümüne girdi. İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” 11 Mayıs 2011 yılında imzaya açıldı. İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzacısı olan Türkiye, çekilen de ilk ülke oldu. 2014 yılında yürürlüğe giren sözleşmeyi 33 ülke onayladı. Halihazırda, imzacı olup onay vermeyen 12 ülke bulunuyor.

Türkiye, çekilme kararını tartışırken bazı Avrupa ülkelerinde de sözleşmeye karşı benzer argümanlar üretiliyor. ODTÜ Öğretim Üyesi, Siyaset Sosyoloğu ve BM Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Komitesi (CEDAW) Üyesi Prof. Acar ve İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye Raportörü Emma Sinclair Webb, dünya genelindeki kadın hakları savunucuları tarafından bir dönüm noktası olarak takdir edilen İstanbul Sözleşmesi’nin yıldönümünde, Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.

MUHAFAZAKAR VE ÖZCÜ YAKLAŞIMLAR

Bazı Doğu Avrupa ülkelerinde İstanbul Sözleşmesi’ne karşı yaklaşımlar ortaya çıktı. Temelde bu karşıtlığın sebebi nedir?

Karşıtlığın sebebinin “Aynı muhafazakârcı ve özcü yaklaşımlarından kaynaklandığına” işaret eden Acar, “Yani toplumsal cinsiyet anlayışını kabul etmemek, ‘dünyada sadece kadınlar ve erkekler vardır bu da biyolojik cinsiyettir’ demektir. Bunun dışında kadınlar ve erkekler için toplumsal cinsiyet gibi bir şeyden bahsetmeyi kabul etmiyorlar. Sözleşme de tam da bundan bahseder. Açıkça toplumsal cinsiyet, toplumun kadınlara ve erkeklere yüklediği roller, beklentiler ve ona ilişkin değer yargılarıdır diyor. Bunlar da eşitsizdir. Bu eşitsizlikten de ayrımcılık ve ona bağlı olarak şiddet çıkmaktadır diyor. Bunu da muhafazakâr dünya görüşüne sahip olanlar reddetme yoluna gidiyorlar. Yüz yıllar içerisinde kadınlık ve erkeklik rollerinin değişmediğini kim söyleyebilir? Ya da A toplumundan B toplumuna bunlar değişmeyen biyolojik olarak belirlenen ve herkes için aynı olan rollerdir diyebilir miyiz?” değerlendirmesinde bulundu.

SAĞ POPÜLİST İDEOLOJİLER

Webb ise bu durumu, “Bu sözleşme kadına şiddet ve aile içindeki şiddeti engellemek için yapıldı. Hükümetler kadınları yeterince koruyamıyor. Bu yüzden bu sözleşme önemlidir. Bütün bu ülkelerde -Macaristan, Polonya, Ukrayna ve Türkiye- kadın hakları hükümetin önceliği değil. İdeolojik olarak bir ‘kutsal aile’ kavramı yarattılar. Kaldı ki aile kavramı sözleşmeyle çelişmiyor. Polonya ve Macaristan’da iktidara gelenler ya sağ popülist ideolojileri sahipleniyor ya da gerçekten ideolojik olarak kadınlar için eşitliği tanımak istemiyor” şeklinde değerlendirdi.

‘ÇOK FARKLI NOKTADAYIZ’

Sözleşme yapılmasını Avrupa Konseyi’ne öneren uzman grubundaki isimlerden biriydiniz. Aynı zamanda sözleşme metnini yazan ve müzakere eden heyetteki Türkiye temsilcisiydiniz. Sözleşmenin ilk imzacısı olan Türkiye, sözleşmeden fesihe nasıl geldi? Sizce bu dönüşüm nasıl yaşandı?

Feride Acar, “Bunu açıklamak zor, ancak takip ettiğim kadarıyla ülkede bir iç politika meselesi haline geldi. Türkiye’nin kadına yönelik şiddet sözleşmesini kabul etmek için gösterdiği gayretler çok gerilerde kaldı. Şimdi bambaşka şeyler konuşulur oldu” dedi.

Acar açıklamasını, “Geldiğimiz nokta bakımından; 10 yıl önce bu sözleşmeyi imzalayan Türkiye’den çok farklı bir noktadayız. O zamanki Türkiye, böyle bir sözleşmenin Avrupa’da yapılmasında ön saflarda rol almış bir ülkeydi. Böyle bir sözleşmenin yapılmasını en çok destekleyen devletti. Hatta, bunu mümkün kılandı, çünkü sözleşme, Türkiye’nin başkanlığı döneminde Avrupa Konseyi’nde kabul noktasına geldi. Herhalde, ciddi bir politika değişikliği var ki şimdi bu durumla karşı karşıyayız” şeklinde sürdürdü.

SÖZLEŞME ARAÇ OLARAK KULLANILDI

Nasıl bir politika değişikliğinin de gerçekleştiğini değerlendiren Acar,”En genel hatlarıyla söyleyebileceğim şu: her konuda kutuplaşmaya gidiyoruz. Sözleşme de bir kutuplaşma ekseni olarak birileri tarafından ortaya atıldı. Her türlü kutuplaşmanın kendilerine siyasette destek getireceğini düşünenler tarafından da sözleşme bir araç olarak kullanıldı maalesef” dedi.

Sözleşmeye karşı çıkanlar ise çoğunlukla "toplumsal cinsiyet" ve "cinsel yönelim" gibi ifadelerin kabul edilemez olduğunu söylüyor. Aynı zamanda sözleşmenin bir bütün olarak aile yapısına zarar verdiği iddia ediliyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Acar, “Bu tür ithamların yahut itirazların asla ciddi bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Belirttiğiniz gibi bu sözleşmenin başından sonuna kadar, birinci gününden itibaren yapılma sürecinin içerisinde olmuş bir insanım. Sonrasında da GREVİO'nun başkanlığındayken 4 yıl uygulamasını yürüttüm. Sözleşmede, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim ifadeleri, bu temellerde ayrımcılık yapılmaması ve şiddet uygulanmaması gerektiğini söyleyen madde de yer alır.

Yani genel bir insan hakları anlayışı içerisinde herhangi bir özelliğinden ötürü insanlara ayrımcılık yapılmaması, şiddet uygulanmaması gerektiğini söyler. Genel madde içerisinde din, dil, ırk, cins, göçmen statüsünde olmak veya bunun gibi 20 küsur nitelik sayılır. Toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim de bunların içerisindedir. Bunda itiraz edilecek bir şey var mı? Ne yapılsın, bu kişilere şiddet mi uygulansın, ayrımcılık mı yapılsın? Böyle bir şeyi yasalarımızda bulundurmaktan niçin geri duralım? Bunu anlamak mümkün değil...” ifadelerini kullandı.

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİNDEN KAYNAKLANIR

Bu sözleşmesinin amacını ve önemini bir kez daha vurgulayabilir miyiz?

“Sözleşmenin amacı, kadınlara yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti önlemektir. Dolasıyla, sözleşmenin en ayrıcı özelliği kadınlara yönelik şiddetin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklandığını söylemesidir” ifadelerini kullanan Acar değerlendirmelerini şu şekilde sürdürdü:

“Toplumlarda eşitsizlik var. Bu eşitsizlik kendisini kadına yönelik şiddet olarak gösterir. Dolasıyla, toplumda her boyutuyla toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak gerekir ki kadınlara yönelik şiddet gerçek anlamda önlenebilsin. Bu tür şiddet, bazılarının dediği gibi erkeklerin gündelik yaşamda ‘bunaltıcı durumlar içerisinde oldukları’, ‘içki içtikleri’ veya bireysel psikolojileri nedeni ile uyguladıkları bir davranış değildir. Diğer bir deyişle erkek şiddeti kişisel veya bireysel faktörlerle izah edilecek bir durum değildir. Sadece Türkiye için değil, bütün dünyada da böyledir. Burada tarihten gelen toplumsal bir gerçeklik var; o da toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir. Sözleşmeye karşı çıkanların “cinsel yönelim” veya “aile” gibi konuları öne sürmelerinin nedeni aslında toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı olmalarından kaynaklıdır. Sözleşme hakkında aile kurumunu bozduğu veya zedelediği gibi bir iddia nasıl ortaya atılabilir? Güçlü aileler, içerisinde şiddet olmayanlardır. Kadınların ve erkeklerin birbiriyle eşitlik içerisinde ilişki kurdukları aileler güçlüdür.”

İÇ POLİTİKAYA DAYALI BİR KARAR

Sözleşmenin 1 Temmuz’da sona ermesi Türkiye için ne gibi sıkıntılar doğurur?

Acar, “Burada ciddi bir endişe ve üzüntü kaynağı olduğunu” belirterek “Kadınlar artık devletin kendilerini şimdiki kadar bile korumayacağını düşüneceklerdir. Şu anda pek çok kadın bunu düşünüyor. Kadın örgütleri bunun için İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmeyeceklerini söylemek için seferber olmuş vaziyette... Aslında Türkiye’de devlet bu sözleşmeden çıkmakla ‘ben kadınları başka devletlerin koruduğu gibi korumayacağım’ demiş oluyor. Bu çok üzücü bir şey... “ dedi.

6284’ÜN ALTINDAKİ DESTEĞİ ÇEKTİ

Acar açıklamalarını, “Tek tek uygulama bazında nelerin, ne zaman değişebileceğini bilmek şu anda zor ama bu iyiye doğru bir gidiş değil. Sözleşmeden çıkılması daha önce de bahsettiğim gibi iç politikaya dayalı bir kararla oldu. O bağlamda aşırı milliyetçi görüşlerin de etkisi var. Bu sözleşmenin yabancı değerleri içeren ve bize onları empoze eden bir metin olduğunu ve bizim toplumumuza uygun olmadığını milliyetçilik adına savunanlar da var. Bu düşüncelerle ‘kendimize uygun, bir düzenleme yaparız’ görüşünü gündeme getiriyorlar. Ancak biliyorsunuz, İstanbul Sözleşmesi kabul edildikten sonra ona uygun olarak 6284 sayılı yasa çıktı. Yeterli olmasa da başka bazı düzenlemeler de yapıldı. Sözleşmeden çekilmenin bu tür görece olumlu düzenlemeleri nasıl etkileyeceğini şu anda bilmiyoruz ama bunların altlarındaki önemli bir desteği çekeceği de gerçek. Neler olacağını adım adım göreceğiz” şeklinde sürdürdü.

Türkiye, sözleşmeden çekilmekle polislere, mahkemelere ve savcılara ‘artık bu konu bizim için öncelikli değil’ mesajını verdiğinin altını çizen Webb ise, “Bir bakıma sözleşmeden çekilmenin gündeme getirilmesinde kutuplaştırıcı bir amaçta var. Kendi İslami çevrelerin desteğini sağlamak için de böyle bir karar verildi. Bütün bu hamleler, siyasi amaçla kullanılıyor” dedi.