Kayıp zamanın çocukları

İmparatorluk başkenti İstanbul’a daha iyi bir hayat kurmak için gelen ve bir zamanlar nüfusu 50 binin üzerinde olan Bulgarlardan geriye sadece 180 kişi kaldı. İstanbullu Bulgarlar ile görüşen gazeteci ve yazar Vercihan Ziflioğlu, yeni kitabı Kayıp Zamanın Çocukları: İstanbullu Bulgarlar’da, sona yaklaşan bir kültürün yapıtaşlarından hareket ediyor. Koca bir geçmişin sessizce aramızda can çekişip, tarihin tozlu raflarına karışıp gitmeden önce bu insanları tanımamız için bir şans sağlıyor. Bir zamanlar en büyük Bulgar şehri olarak kabul edilen İstanbul’a geliş hikâyelerinden, Osmanlı Sarayı’nda önemli görevlere yükselen İstanbullu Bulgarların bilinmeyenlerine yolculuk sunuyor.

22 Ekim 2020 Perşembe, 11:08
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: KURTULUŞ ARI

‘Ve bizler onların içimizdeki varlığını bilmeden yaşamaya devam ettik. Onlarsa gün geçtikçe nüfus olarak eksilmeye ve tükenmeye devam ettiler. Sonuç olarak toplum statüsünü kaybederek önce cemaatleştiler sonra da topluluk olmaya doğru evrildiler.’

Gazeteci ve yazar Vercihan Ziflioğlu’nun yeni kitabı, ‘Kayıp zamanın çocukları: İstanbullu Bulgarlar’ Kuzey Işığı Yayınları’ndan çıktı. Yeni kitabında İstanbullu Bulgarlar’ı ele alan Ziflioğlu, koca bir geçmişin sessizce aramızda can çekişip tarihin tozlu raflarına karışıp gitmeden önce bu insanları tanımamız için bize bir şans veriyor.

Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırılmasıyla kurulan Osmanlı ordusu için yeni üniformaların dikimi için çağrı yapıldı. Sarayın çağrıyla 50 binin üzerinden Bulgar aşama aşama İstanbul'a akın etti ve ata mesleğini icra etmeye başladılar.

O yıllarda İstanbul en büyük Bulgar şehri olarak kabul ediliyordu. Öyle ki o tarihlerde Balkanlardaki Bulgar topraklarında bile bu yoğunlukta Bulgar nüfusu bulunmuyordu. Osmanlı ordusunun üniformaları Bulgarların elinden çıktı. Sadece sütçülük ve süt tatlıları değil İstanbul’un bostanları, bahçeleri, şarküteriler, fırıncıları, abacıları da Bulgardı.

SARAY’DA ÖNEMLİ GÖREVLER

Osmanlı Sarayı’nda da önemli görevlere yükselen İstanbullu Bulgarlardan biri Stefan Bogoridi’dir. Napolyon’la girişilen Mısır Savaşı'nda Osmanlı Donanması’na tercümanlık yapan Bogoridi, savaş sonunda Eflak Kaymakamı olarak atandı. 2. Mahmut’un güvenini kazanan Bogoridi, danışmanı olarak Türk-Rus Savaşı’nın sonucunda Edirne Antlaşması’nda önemli görev üstlendi. Tanzimat Fermanı hazırlayan kurulda Saray Danışmanı unvanını taşıyan Bogoridi de vardı. Bogoridi’nin bir oğlu Rumeli Valisi, diğeri de Moldovya Prensi oldu.

HASTANE, HAN, OKUL!

Beyoğlu, Kumkapı, Topkapı ve Aynalı Çeşmedeki Bulgar okullardan en sonu 1970’lerde kapılarını öğretime kapattı. Tahtakale’de tarihi Balkapanı Hanı, günümüzde Türkiye Hastanesi olarak hizmet veren Okmeydanı’ndaki Bulgar Hastanesi, Ortaköy’deki tarihi Ekzarhane binası, Kurtuluş’taki tarihi mezarlık ile günümüzde dünya genelinde tek demir kilise olarak kabul edilen Balat’taki Sveti Stefan Kilisesi ve Metoh da Bulgarlardan geriye kalan başlıca yapılar. Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle adım adım İstanbul’dan ayrılmaya başlayan Bulgarlar, 6-7 Eylül olayları, 1963 yılındaki Türkiye ile Yunanistan arasındaki Kıbrıs gerginliği ve 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı ile birlikte uzak ufuklara doğru yol aldı.

‘FENERİ BABAM OLDU’

- Kitabı yazma hikâyenizi anlatır mısınız ilk olarak?

Bir yakın dostumun da desteğiyle Bulgar Cemaati’yle tanıştım. Siyasiler dahil herkesle ve her kesimle sorunsuz röportaj yapıyordum ve görüş alıyordum. Fakat sıra Bulgarlara geldiğinde yol alamıyordum. Hiç demeç vermediler ve hiç konuşmadılar. Bu süreçte yedi sekiz yıl boyunca üzerinde çalıştığım Beni Unutma Rusyam - Asırlık Sürgün kitabı raflara çıktı ve ciddi anlamda gündem yarattı.

Kitabın tanıtım gününe Bulgar Cemaati yöneticilerinden Luben Chalmov geldi ve “Neden Bulgarları da yazmıyorsun?” diye sordu. İşte bu sözlerle Bulgar Cemaati’nden vize almış oldum Fakat yine de yol almakta güçlük yaşıyordum. Bir iki röportaj almıştım ama kitaba başlamam için daha fazlası gerekiyordu ve zaman onu da getirdi. Cemaatten Christo Kopano’yla tanıştım ve o bu kitaba ruh vermemi dahası yol almamı sağladı.

Fakat özellikle belirtmeliyim ki Kayıp Zamanın Çocukları: İstanbullu Bulgarlar, daha ben çocukken kendini yazmaya başlamıştı. Bu kitabın feneri babam oldu. Son derece entelektüel, batılı eğitim almış bir kişiydi. Dolayısıyla yaşım küçük bile olsa evimize gelip giden farklı kültürlerden insanları tanıyordum. Dahası elimden tutup zaman zaman bana İstanbul turu yaptırır ve dedi ki: “Bak Vercihan burası Bulgar Ekzarhanesi yani bizim patrikhane gibi bir şey. Küçükte olsan bunları bilmen genel kültür anlamında önemli. Gelecekte tüm bu bilgiler seni şekillendirip bambaşka bir insan yapacak.”

‘NAKIŞ İŞLER GİBİ’

- Kitabı yayınlama süreci nasıl oldu? Sizce kitap nasıl bir etki yaratacaktır?

Nakış işler gibi, dantel yapar gibi ince ince çalıştım bu kitaba. Çünkü bir ilmeğin kaçması demek bütünlük ve akışta çözülüşe sebep olurdu. Hele hele azınlıklar üzerinde çalışmak (Lozan’a göre tanınan, etnik ya da dini) çok büyük hassasiyet gerektirir. Çünkü bu konuların bir diğer yüzü politik ve siyasidir.

Dolayısıyla hassas bir zeminde yol aldığımın bilincindeydim. Dahası insanların bana olan güvenini boşa çıkartmamalıydım. Çünkü onlar ilk kez kalplerini, acılarını, anılarını, hayatlarını dışarıdan bir insana açıyorlardı, rencide etmeye hakkım yoktu. Yapabileceğimin de en iyisini yapmak zorundaydım. Bu noktada kendimle bile savaş içerisinde olduğumu itiraf etmeliyim.

Yayımlanma süreci çok zor olmadı keza hem okurlar hem de yayınevleri cephesinde diğer kitaplarımdan dolayı bir tanınırlık oluştu. Bu kitabı Kuzeyışığı Yayınları’na teklif ettim. Değerlendirme aşamasından geçti ve kabul edildi. Kuzeyışığı Yayınları genç bir yayınevi olmasına karşın gelecek vaat eden ve farklı projelere açık bir yayınevi. Kitabın daha şimdiden Bulgaristan’da ve Türkiye’deki etkilerini görmek mümkün. Kimi önemli kitabevlerinde çok okunanlar arasına girdi. Keza Bulgaristan medyası da pek çok haber yaptı. Bulgaristan İstanbul Başkonsolosu Angel Angelov’da kitabın onuruna Levent’teki ofisinde ağırladı.

Salgın nedeniyle ve Türkiye’de olmadığım için bu yıl oturum gerçekleştirememiş olsak da gelecek yıl sonbaharda büyük bir resepsiyon gerçekleştirilecek. Kitabın Bulgarca’ya tercümesi için de resmi görüşmeler başlatıldı.

‘SAATLER HÜZNÜ VURUYORDU’

- Kayıp zamanın çocukları... Neden?

Çünkü gözümüzün önündeymişler görmemişiz, çünkü hüzünlerini hissetmemişiz, acılarını duyumsamamışız. Yüzyıllardır bu toprakların evlatları olan İstanbul Bulgarları’na sahip çıkmamışız. Onlar da bir kirpi misali kapandıkça içlerine kapanmışlar, dikenlerini canlarını acıtanlara değil de sadece kendilerine batırmışlar. Zamanın tozlu sarkaçları arasında öylece sıkışıp kalmışlar. Zaman geçmiş fakat geçen zaman bir o kadar tezzat oluşturup durmuş. Bulgarlarla buluştuğumda saatler hüznü vuruyordu. Kayıp zamandan onları bulup kurtarmaya çabaladım. Maalesef ‘kurtarabildiğim’ 180 kişi…

‘CİDDİ BİR TÜKENİŞ YAŞANIYOR’

- Bir zamanlar nüfusu 50 bin olan ama şu an 180 kişiye kadar düşen bir toplumdan bahsediyoruz. Ne oldu da topluluk statüsüne düştüler?

Osmanlı İmparatorluk Sarayı’nın büyük takdirini kazanan ve tarihte her mevkide gördüğümüz Bulgarlar, İmparatorluğun çöküş sancılarını yaşadığı kadar, ulus-devlet olgusunun sancılarını da deneyimlemiş. Kitapta okuyucu birbirinden farklı bir dizi olay zinciriyle ve anlatımlarla karşılaşacak. Bir toplumken, bir topluluk haline dönüşmüşler. Artık cemaat bile değiller. Sanırım bir elli yıl içerisinde ister azınlık (Lozan’a göre) ister etnik azınlıklar olsun geriye bir şey kalmayacak ciddi bir tükeniş yaşanıyor...

‘ARAFTA KALDILAR’

- Balkapanı Han’ı, Sveti Stefan Kilisesi, Bulgar Hastanesi, Fener Rum Patrikhanesi'nden ayrılarak Bulgaristan’da Bulgar Prensliği’nin kurulmasına zemin hazırlama gibi önemli olaylar yaşandı. Siz de kitabınızda o yıllarda İstanbul’un en büyük Bulgar şehri olarak tanımlıyorsunuz. İstanbullu Bulgarların Bulgaristan tarihinde nasıl bir yeri var? Şu an Bulgaristan’daki Bulgarlar için İstanbul nasıl bir konumda?

Kitapta tüm bu sorularınızın yanıtları var çok fazla deşifre edip büyüyü bozmak istemem. Şu kadarını söyleyebilirim diğer pek çok ulus gibi Bulgar için de İstanbul’un önemi yadsınamaz ‘Çarlar Şehri’ yani ‘Tsarigrad’ olarak adlandırıyorlar kenti. Kültürleri İstanbul’da gelişiyor, öyle ki Bulgaristan’ın temelleri bile Osmanlı İstanbul’unda atılıyor. İstanbul’un Bulgar tarihindeki önemi yadsınamaz.

Bulgaristan’da ‘üvey evlat’ muamelesi gördüklerini özellikle belirtmem gerekir. İstanbul Bulgarları’yla Bulgaristan Bulgarlar’ını iki farklı şekilde ele almalıyız. Unutmayalım İstanbul tarihte yaşanan tüm zorluklarına karşın her zaman batıya kalbini ve kapılarını açık tutan kozmopolit bir kent oldu. Oysa Bulgaristan yıllarca komünizmin boyunduruğu altında kaldı. Akrabaları Bulgaristan’da dahi olsa onlarla aralarına demir perde indi.

Yetmişli yıllardan sonra yetişenler dillerini öğrenemediler, kültürlerine hakim olamadılar. Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada Bulgaristanlı Bulgarlar tarafından dillerini konuşamadıkları ve kültürlerine hakim olmadıkları için eleştiriyorlar. Ne acı değil mi? Dilimizde ‘Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamadı’ diye bir atasözü vardır çok severim. Durumları aynı öyle. Velhasıl bizim Bulgarlarımız her anlamda arafta kaldılar.

‘KİMSE SORMAMIŞ’

- İstanbul’da yaşayan 16 milyondan kaçı İstanbullu Bulgarlar hakkında az da olsa bir bilgiye sahiptir?

Bu kitabı hazırlarken geniş toplum katmanlarının da nabzını yokladım. Bırakın geniş toplumu, azınlık toplumlarının bile Bulgarlarla ilgili fazla bilgisi yok. Gerçek anlamda unutulmuşlar, onlar da kendilerini son derece iyi kamufle etmiş. Bir üst kimlikle kamuflaj yapmak için Rum/Makedon olarak kendilerini lanse etmişler. Anlayacağınız daha kabul gören bir kimliğe sığınmak istemişler… Kendilerini araştırmacı olarak tanımlayanlar süreç içerisinde kapılarını çalmış fakat pek çok hayal kırıklıklarına sebep olmuşlar. Aldıkları bilgileri kimi zaman çarpıtmışlar. Kimse gidip de ne yaşıyorsunuz diye sormamış.

‘OKUL AÇMA ŞANSI TANINABİLİR’

- Peki bu zenginlik nasıl korunabilir?

Türkiye kocaman ve güçlü bir ülke din, dil, ırk farkı gözetmeksizin açabileceği kocaman bir yüreği olduğuna inanıyorum. Geçmişte yaşanan acıları bugün telafi etmek, hataları onarmak bizim ellerimizde. Kendi insanımıza sahip çıkmayıp da kime sahip çıkacağız? Bu topraklarda yaşayan her dil her kültür önemli onların yaşaması için zemin yaratmak gerekiyor. Belki Bulgarlara yeniden bir okul açma şansı tanınabilir ve bu bir ilk adım olabilir kim bilir…

'TAM ANLAMIYLA BİR İSTANBULLUYUM’

- İstanbul’da doğup büyüyen ve kentin değerleri üzerine çalışmalar yapan biri olarak sizin için İstanbul ne ifade ediyor?

Herkes İstanbul’un öneminden bahseder, oysa İstanbul benim için nefes demek, sığınak demek, özlem demek, kavuşmak, sarılmak, koklamak demek, İstanbul tek başına benim için kocaman bir dünya demek. Ben kelimenin tam anlamıyla bir İstanbulluyum o yüzden yaptığım işlerle hakkını vermeye çabalıyorum.

Kayıp Zamanın Çocukları: İstanbullu Bulgarlar / Vercihan Ziflioğlu / Kuzey Işıkları / 192 s. / Ağustos 2020.