'Keskin viraj'ın kilit ismi: Demirel

28 Şubat döneminde kilit rol üstlenmişti. O dönem için şöyle diyecekti: Ben, Türkiye diyeceğimiz o arabanın sürücüsüydüm. 28 Şubat keskin bir virajdı. Arabayı yani Türkiye’yi yani demokrasiyi devirmedik.

20 Haziran 2015 Cumartesi, 23:16
Abone Ol google-news

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbe Türkiye’nin miladı oldu. Askerler darbe süreci ile kısıtlı olması muhtemel bir konjonktürü kalıcılaştırmak ve yapısal hale getirmek için yepyeni bir anayasa hazırladı. 1982 Anayasası, askerlerin tahayyül ettiği Türkiye modelini kuracaktı. Bu modelde “eski” siyasi partiler ve liderleri yoktu. Söz ve ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı yoktu. Siyaset halkın elinden alınıyor, elitler tarafından sürdürülmesi isteniyordu. Hal böyle olunca gençliğin ve toplumun geniş kesimlerinin depolitizasyonu sağlanmak istenmişti. Toplum mühendisliğinin bu en uç hali kimlikleri, ideolojileri, farklılıkları bütünüyle reddediyordu. Türk-İslam Sentezi denilen bir “çimentoları” vardı. Türk, Kürt bu paydada buluşamaz mıydı?

Bu sürecin sembol isimleri ise 12 Eylül öncesi halkın sevgilisi ve muktedir olan ama Cuntanın lideri Kenan Evren tarafından “tencereyi pislediler” diye aşağılanan siyasi parti liderleriydi. Hepsine siyaset yasağı getirilmişti. Bu liderlerden Ecevit tasarruflarının CHP’lileri etkilememesi için CHP liderliğinden ayrıldığını duyurmuş ve darbeye karşı muhalefete geçmişti. Açıklamaları ve basına dönük demeçleriyle darbeciler için sıkıntı yaratıyordu. Sık sık mahkeme ve cezaevlerinin yolunu tutmuştu. Erbakan ve Türkeş Mamak Askeri Cezaevi’nde kalmış ve sonra sessizliğe geçmişti.

 

46 ruhu

Süleyman Demirel ise parti tabanı ile olan ilişkilerini hiç kesmeden Güniz Sokak’taki evini adeta bir çekim merkezine dönüştürmüştü. Kendi deyimiyle, birlikte siyaset yaptığı insanların yüzde 98’i bu zor dönemde de onunla hareket ediyordu. “46 Ruhu”nun verdiği tecrübe ile yeniden siyasete dönüleceği günler için hazırlık yapıyordu.

 

‘Bavulları hazırlayın’

Bu faaliyetlerin bedeli Demirel ve arkadaşları için 2. sürgün dönemiydi. Çanakkale Zincirbozan Kampı’na gönderilen Demirel’e “bavulları hazırlayın” haberini Gazeteci Yavuz Donat vermişti. 120 gün sürecek bu sürgüne Necmettin Cevheri’nin Mercedes’i ile giden Demirel’in yanında Nahit Menteşe, Sadettin Bilgiç vardı.

 

Yeni parti, Doğru Yol

1983’te siyasi partilerin kuruluşuna izin verilmiş ve AP geleneği de Büyük Türkiye Partisi’ni kurmuştu. Askerler hem bu partiyi kapatıyor hem de AP geleneğinin önderlerini enterne ediyordu. Demirel yolculuk sırasında arabada, “Yeniden parti kuracağız. Bir değil iki parti kuracağız. Kapatacaklar, hemen arkasından yenisi kurulacak” diyordu. 2 Haziran günü Ankara-Çanakkale yolunda, o arabada Doğru Yol Partisi’nin kurulmasına karar verildi. Partinin adını Biga yolunda dümdüz bir yolda ilerlerken aldığı ilhamla Demirel koydu. “Doğru Yol” olsun dedi. Parti 23 Haziran’da kurulmuştu.

 

Siyaseti yeniden dizayn

Demirel ve arkadaşları Zincirbozan’da seminerler, toplantılar ve uzun sohbetlerle siyasete hazırlanıyordu. Askerler ise önlerine gelen siyasi partilerden riskli bulduklarını kapatıyor, uzun listelerle parti kurucularını veto ederek siyaseti yeniden dizayn etmeye çalışıyordu.

Bu dönemde Demirel’in adı “bir bilen” olmuştu. Siyaset yasakları ve sansür nedeniyle kamuoyunda adları bile telaffuz edilemeyen eski liderler içinde sadece Demirel, Nazlı Ilıcak’ın kaleminden kamuoyuna mesajını bu müstear adla duyurabiliyordu.

1987 yılına gelindiğinde Demirel ve diğer liderler açısından tarihi bir eşik geçilmek zorundaydı. Siyaset yasaklarının kaldırılması demokrasinin bir gereğiydi. 1983’teki seçimlerde tek başına iktidara gelen ANAP ve lideri Turgut Özal işi yokuşa sürmüş ve referandumla kararı halkın vermesi gerektiğini ilan etmişti. Yasakların kaldırılması için sürdürülen kampanya ile birlikte Demirel yeniden seçim meydanlarındaydı.

İlginçtir, 12 Eylül darbesinden sadece birkaç gün sonra kapatıldığı o kampı telefonla arayarak “Askerler kuracakları hükümette bana da bakanlık teklif etti. Ne dersiniz efendim kabul edeyim mi” diyerek icazet alan Demirel’in müsteşarı Özal şimdi yasağı savunuyordu. Referandum sonuçlandığında eski liderler kıl payı bir oranla (yüzde 51) siyaset yapma hakkına sahip oldu. Demirel Doğru Yol Partisi’nin başına geçip “Bismillah” dediğinde ise Özal karşı hamle ile erken seçim kararı aldı. Yüzde 49’luk hayır oylarına güvenmişti. Yüzde 35 ile yeniden tek başına iktidar koltuğuna oturdu. Demirel bu seçimi şöyle yorumluyordu: “Referandumda bize verilen hayır oyları sadece onun oyu değildi. Çeşitli yerlerden gelen oylardı. Özal bu dönemde korkuyu kullandı. Türkiye’de yeniden kan gövdeyi götürür gibi korkuyu kullandı.”

 

'Hele beni bekle...'

Acaba belgeselini yapabilir miydik? İlk ziyaretimizi Can Dündar ile yapmış ve “beklememiz gerektiği” yanıtını almıştık. Sonra o ısrarı sürdürdüğümde ikinci yanıtı “Hele beni üç yıl bekle” oldu. Sonra aradan beş yıl geçti ve yeniden kapısını çaldık. Yeterince beklemiştik. Bu defa defnedileceği Isparta’da tüm yaşamını ve Türkiye demokrasi tarihinin belleğini oluşturduğu külliyeyi gerekçe göstererek, “Hele bana 1.5 yıl ver” dedi. Bunu söylediğinde ise 89 yaşındaydı. Belgeselin o koşullarda ancak 92 yaşında tamamlanabileceği uyarısında bulunduğumda ise şöyle bir düşündü ve “Haklısın, haziranda gel ve başla” dedi. Hevesle hazırlıklarımızı tamamlarken yaşamının en değerli varlığı Nazmiye Demirel’in ölüm haberi geldi. Sarsıldı, hayatla arasına mesafe koyduğu günler başladı. Ardından gelen hastalıklar, hastalıklar... Belgeseli yapamadık.

Türkiye demokrasi tarihinin neredeyse yarısına hükmeden, günahı ve sevabıyla bu dönemin belki de en önemli ismi olan Demirel şimdi anılarda yaşayacak. Sözü bir şiirle bitirelim. Demirel iyi bir şiirseverdi. Cüneyt Arcayürek, “Baba’sının Kızı” kitabında Demirel’in Alfred Tennyson’un bir şiirini Türkçeye çevirdiğini anlatır. Demirel’e vedamız çevirdiği o şiirin dizeleriyle olsun.

“İnsanın görebileceği kadar uzak geleceğe,

Alabildiğince ötelere baktım.

Dünyayı bütün mucizeleri ile düşledim.

Uğultularla dolu cennete kulak verdim.

Mavi okyanuslarla boğuşan kudretli donanmaları,

Dünya Devletleri Birliği’ni ve insanlığın meclisini,

Savaş davullarının sustuğunu, bayrakların indiğini,

Ve her şeyin üstüne serin ve tatlı bir çiğ düştüğünü görür gibi oldum.”

 

90'lar ve 'Kurtar bizi baba'

Demirel siyasete dönmüştü. Peki askerlerle hesaplaşacak mıydı? “Hayır” diyordu. Öyle ki Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal’ın da ortak olduğu Türkiye’nin ilk özel kanalı Magic Box’ın boykot edilmesine ilişkin parti içindeki önerilere “Hayır beyler, medya ile kavga olmaz” yanıtını veriyordu.

1989’da Evren yerine Özal cumhurbaşkanlığı makamına oturduğunda, siyasetteki en önemli ve vefasız rakibi ile arasındaki soğukluk sürüyordu.

 

Ekose ceketli ve kravatsız

1991 genel seçimleri Demirel’in zaferi ile sonuçlandı. Yeni lakabı “baba”ydı. “Kurtar bizi baba” sloganı ile biçimlenen kampanya sürecinde Türkiye ilk kez ekose ceket ve kravatsız Demirel imajı ile tanıştı. Seçimin birinci partisi olmayı başarmıştı. Demirel kilo vermiş, sportmen hal ve tavırları ile “yıkılmadım, ayaktayım” imajı ile başarmıştı. Seçim kazandıran iki önemli vaadinin halkta karşılık bulduğu anlaşılıyordu. Birincisi daha demokratik bir Türkiye idealini sembolize eden “şeffaf karakol”, diğeri de yanıbaşından ayırmadığı genç ve alımlı iktisat profesörü Tansu Çiller tarafından açıklanan “iki anahtar” formülüydü. Kıran kırana kavga ettiği İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü ile koalisyon ortağı oluvermişti.

 

Çankaya dönemi

1.5 yıl başbakanlık yaptıktan sonra Turgut Özal’ın ansızın vefat etmesi ile Süleyman Demirel’in önünde Çankaya’ya çıkma fırsatı gelmişti. İnönü’nün de “oluru” ile 1993 yılında Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di. Demirel cumhurbaşkanlığı makamına seçildiği andan itibaren siyasetle arasına mesafe koydu.

 

Demirel’in 4. dönemi

Tansu Çiller’in DYP’nin liderliğine ve dolayısıyla başbakanlık makamına gelmesi ile birlikte Türkiye’nin öncelikleri demokratikleşme, ekonomiden “terörle mücadeleye” doğru evrildi. Tanıl Bora’nın deyişiyle Demirel’in 4. dönemi başlıyordu.

1995’te Refah Partisi’nin seçimlerden birinci parti olarak çıkması ve sonrasında DYP ile kurduğu koalisyon ortaklığında bu tavrı daha da belirginleşti. Kurduğu parti iktidar ortağı olmasına karşın Demirel, MGK’nin Kırmızı Kitabı’nda “tehlike” olarak görülen akımlar arasında sayılan “irtica” tehdidi konusunda duyarlıydı. Aslında meselesi askerlerin irtica tehlikesi karşısındaki duyarlılığının demokrasi üzerindeki baskısıydı. 28 Şubat sürecinde Demirel kilit bir rol üstlenmişti. 28 Şubat belgeseli için kendisiyle yaptığımız söyleşide, “Ben Türkiye diyeceğimiz o arabanın sürücüsüydüm. 28 Şubat çok keskin bir virajdı. Araba bu viraja daha önce üç kez gelmiş ve devrilmişti. Bu defa patinaj yapsa da arabayı yani Türkiye’yi yani demokrasiyi devirmedik” diyecekti.

16 Mayıs 2000 tarihinde Cumhurbaşkanlığı makamındaki görev süresi doldu. Yeniden Güniz Sokak’taki evine döndü. Siyasi vizyonunu geride bırakmış, konumunu yeniden “bir bilen” olarak belirlemişti. Evini ziyaret ettiğimizde insanların hâlâ kuyrukta beklediğini, Demirel’in o muazzam hafızası ile herkesi tek tek tanıdığını ve sıcak iletişim kurduğunu görebiliyorduk.

BİTTİ