'Kitabım, Tanpınar'ın seçkin anısının basit bir eskizi'

“Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir” kitabında Alberto Manguel, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın güzergâhını yeni bir okumayla takip ederek Ankara’nın, İstanbul’un, Konya’nın, Erzurum’un ve Bursa’nın geçmişini ve günümüzdeki halini karşılaştırıyor. Manguel’le gezilerini, kitabını ve bir “yabancı” gözüyle baktığında Türkiye’nin nasıl göründüğünü konuştuk.

18 Mart 2016 Cuma, 13:22
Abone Ol google-news

- Ahmet Hamdi Tanpınar ismini ilk nasıl duyduğunuzla başlayalım. Tanpınar, sizde nasıl bir izlenim uyandırdı?

- Ahmet Hamdi Tanpınar’ın adını ilk kez, İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali direktörü Mehmet Demirtaş aracılığıyla duydum. Kendisini, edebiyatla ilgilenen ve iyi bir okur olarak gören benim gibi birinin, yarım asırlık okuma hayatında nasıl olup da Tanpınar’ın yazılarıyla karşılaşmadığına ilk anda hayret ettim. Buna dair sunabileceğim tek mazeret, Tanpınar’ın henüz benim okuyabileceğim herhangi bir dile çevrilmediğiydi. Nihayet bazı kitaplarını okuduğumda ise Tanpınar’ın, yirminci yüzyılın ilk yarısının en sıra dışı yazarlarından biri olduğunu gördüm.

- Peki, Tanpınar’ın Beş Şehir kitabını okuduktan sonra neler hissettiniz?

Beş Şehir’den önce Tanpınar’ın iki romanına âşinaydım. Beş Şehir’i ise 2013’te Ruth Christie’nin iyi bir İngilizce çevirisiyle karşılaşıncaya kadar, biraz Fransızcadan biraz da İngilizceden parça parça okudum. Kişinin anıları ve mekânlar üzerinden gerçekleştirilen manevi bir yolculuk tasarımı olan bu kitaba bayıldım; bana bu Beş Şehir’i anlatan adama hayran kaldım. Aynı dönemde yaşasaydık Tanpınar’la yakın arkadaş olabileceğimi hissettim.

'KİTABIN YAZIM SÜRECİ, DAHA ÖNCE YAPTIĞIM HİÇBİR ŞEYE BENZEMİYORDU'

- Kitabınızın belli bölümlerinde Türkiye’ye “yabancı” olduğunuzu belirtiyorsunuz; Tanpınar’ın Beş Şehir’i, özellikle onun “zamanla hesaplaşma ihtiyacı” bağlamında ve bir yabancı için nasıl bir rehber ya da rehber mi?

- Onun zaman, mekân ve anılar konusundaki görüşlerini benim şahsi fiziksel ve zihinsel manzarama aktarması dışında, Beş Şehir, benim için bir rehber olmaktan ziyade, yabancılık çektiğim (ve hâlâ da öyle olan) deneyimler hakkında geçmişten gelen bir sesi dinlemek gibiydi.

- Kaleme aldığınız Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir kitabı ya da projesi nasıl ortaya çıktı, serüvenini anlatır mısınız?

- Bu kitabın yazım süreci, daha önce yaptığım hiçbir şeye benzemiyordu. Mehmet (Demirtaş), yaşından daha bilge ve şahane bir genç kadın olan Fatma Cihan Akkartal’ın rehberliğinde, beni tüm cömertliğiyle bu beş şehre gönderdi. Yetenekli genç belgeselci ve kendi deyişiyle benim “Türkiye’deki oğlum” olan Melih Külekçi de bize eşlik etti. Seyahatlerimiz süresince her akşam, çalışma arkadaşıma yaşadıklarımla ilgili günlük notlardan oluşan bir e-posta gönderiyordum. Bu notların bir araya gelmesiyle kitabımın iskeleti oluştu.

- Geçenlerde kaybettiğimiz Umberto Eco’nun bir sözü var: “Bence edebiyatın gücü, bir metnin hiçbir zaman tümüyle tüketilmeksizin durmadan farklı okumalar üretebilmesindedir.” Okumaların okumasını yaptığınızı düşündüğümüzde, kitabınızı da bir okumanın okuması sayabilir miyiz?

- Kesinlikle. Eğer bir kitabın her hali ya da o kitaba ilişkin her çalışma; çeviri, ona verilen bir yanıt, onunla ilgili düşünceler ya da onun yansımalarıyla beraber ondan alınan bir ilham ve hatta metnin özgün biçimi dahi, kitabın orijinal fikrinin bir müsveddesi veya farklı bir örneğiyse benim kitabım da Tanpınar’ın seçkin anısının basit bir eskizi olarak kabul edilebilir. Böyle baktığımızda evet, benim yaptığım da bir okumanın okuması.

'BABA GİBİ ŞEHİRLERDEN HOŞLANMIYORUM'

- Kitabınızın hemen başında “İnsan gittiği yere beklentilerini de götürür” diyorsunuz; bunu biraz açmanızı istesem. Gezilerinize çıkarken hem o beş şehre hem de Türkiye’ye dair beklentileriniz nelerdi?

- Türkiye hakkında, Nerval, Flaubert ve diğer Fransız yazarlarla birlikte, belli başlı İngiliz gezginlerin yazılarından edindiğim edebi bir fikrim vardı. Nâzım Hikmet ve Orhan Pamuk gibi bazı Türk yazarları da okumuştum. Ancak onlar, ilginç bir şekilde, on dokuzuncu yüzyıl yazarlarının bende yarattığı Türkiye algısını ya da görüntüsünü değiştirmede pek başarılı olamadı. Belki de oryantalist bir bakış açısıyla yaklaşıp (hatta bu anlamda işin kolayına kaçıp) Türkiye’nin, Delacroix’nın resimleri gibi görünmesini umuyordum. Neyse ki hayal kırıklığına uğradım.

- Siz de anlatmaya Tanpınar’ın yaptığı şekilde “baba gibi şehir” dediğiniz Ankara’dan başlıyorsunuz. Gördüğünüz başka başkentlerde de insanla şehir arasında “baba” metaforuyla kastettiğiniz türde otoriter bir mesafe var mı?

- En başta şunu itiraf etmem lazım: “Baba gibi” şehirlerden hoşlanmıyorum; Brisbane, Ottawa, Washington… Böylesi şehirler bana, keyfiliğin hüküm sürdüğü ve otoritenin kendisini her yanda hissettirdiği yerler gibi geliyor. Fakat elbette bu benim önyargım da olabilir.

- İstanbul’dan bahsederken dedenizin bu kente gelişini hatırlayıp onun, “Bir insanın isteyebileceği her şey burada” diye düşündüğünü yazıyorsunuz; İstanbul sizde de böyle bir duygu uyandırıyor mu? Bir “yabancı” gözüyle sizin İstanbul için yazacağınız hikâyede neler yer alırdı?

- Hayaletler, melankolinin paylaşımı, iki yaka, tayflar, minareler, labirenti andıran sokaklar, uçsuz bucaksız bina denizi, kapılar, ilk aşklar ve cenazeler; yabancı ve yabancı olmayan İstanbul… Yani kitabımdakiyle hemen hemen benzer bir hikâye ve onun içindeki öğeler. İstanbul’la ilgili düşüncelerimde şehrin güzelliği ve hareketliliği kadar, karşılaştığım şahane insanlar, entelektüel sohbetler, gönlü zengin misafirperverlik de öne çıkıyor. Bunlarla birlikte, ülkedeki politik havanın yarattığı iç sıkıntısının, toplumun hatırı sayılır bir kısmı tarafından paylaşıldığını gözlemlemek de İstanbul hakkındaki düşüncelerimin şekillenmesine yardım etti.

'DAHA GENÇ OLSAYDIM KONYA’DA YAŞAYABİLİRDİM'

- Peki, aynı soruyu Erzurum, Konya ve Bursa için de sorsam; oralar için kaleme alacağınız hikâyelerde neler öne çıkardı?

- Erzurum, benim için manevi varlığı ağır basan, dağların ötesine -Asya’nın gerçekten başladığı yere- uzanan Doğu Asya’nın ete kemiğe bürünmüş hali gibiydi. Bursa ise bir çeşit orta basamak; muhafazakâr ve temkinli. Hepsinden öte Konya’ya âşık oldum; daha genç olsaydım burada kalmayı ve yaşamayı seçerdim diye düşündüm. Muhafazakâr görüntüsünün arkasında, Konya’nın manevi eğilimi, birçoklarına göründüğü gibi çok daha açık, gönlü zengin ve dost canlısı. Fakat belki de şehrin anlamını bana oldukça detaylı bir şekilde açıklayan, bilgili din tarihçisi Hilal Seyhan’la görüşmemizin ve yaptığımız sohbetlerin etkisinde kalmış olabilirim.

- Kitabınız, yer yer bir belgeselin geçtiği şehirleri uzun zaman sonra ziyaret edip aynı mekânlarda yeniden görüntü almışsınız izlenimi de uyandırıyor. Siz ne dersiniz?

- Eğer kitabımın Tanpınar’ın yazdıklarına dipnotlar koyma konusunda küçük bir girişim olduğunu söylerseniz böylesi bir “tekrar görüntü alma” eylemini kabul edebilirim.

'TÜRKİYE’DEKİ GERİLİMİN AŞILMASINI DİLİYORUM'

- Tanpınar’ın anlattığı beş şehri gezerken gördüklerinizle onun yazdıkları arasında hangi benzerlikleri ve farklılıkları yakaladınız?

- Bakış açılarımızla ilgili neredeyse her şey doğal olarak birbirinden farklıydı. Tanpınar, cumhuriyetin ilk yıllarını yaşama deneyimine sahip; ben ise pek bilgisi olmayan, anlamları yorumlayan ve yanlış çeviriler nedeniyle kafası karışmış bir yabancıydım. Tanpınar’la ortak noktamız ise mekânlara duyduğumuz hayranlık, büyülenme ve onun kendi zamanında, benim ise bugün Türkiye’de olup bitenler için duyduğumuz üzüntüydü hiç şüphesiz.

- Gittiğiniz kentlerde insanların size yaklaşımı nasıldı?

- Beni etkileyen en başta insanların cömertliğiydi, bunu özellikle vurgulamak isterim. Öte taraftan, kültürel birikim ve hemen yanı başlarında duran tarihe bakışlarındaki hassasiyetlerini paylaşmaları da dikkatimi çeken yönleriydi. Bu iki durum ya da yaklaşım beni etkiledi diyebilirim.

- Ülkenin doğusu ve batısında bazı şehirler gezmiş biri olarak hem içeriden hem de dışarıdan bakan bir gözle değerlendirdiğinizde Türkiye nasıl görünüyor?

- İtiraf etmeliyim ki bu oldukça yoğun ve yanıt vermesi gerçekten zor bir soru. Türkiye toplumunun, Atatürk’ün de hayal ettiği gibi yeniden kendisine güvenmesini ve baskıcı politikalara göz yummaktan vazgeçerek ülke çapında etkisi her gün biraz daha artan gerilimi aşmasını diliyorum. Şu an için tüm içtenliğimle bunu ummaktan başka bir şey yapamıyorum.

Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir/ Alberto Manguel/ Çeviren: Sevin Okyay, Kutlukhan Kutlu/ Yapı Kredi Yayınları/ 104 s.

[email protected]