Magna Carta... Özgürlük, eşitlik, kardeşlik

İngiltere için “demokrasinin beşiği” tanımı kullanılmasının nedeni şudur: 1215 yılında Kral John’un keyfi uygulamaları aristokratları canından bezdirir. Savaşlar ilan eden, halktan toplanan vergileri istediği gibi harcayan, istediği kişiyi tutuklatıp zindana attıran krala karşı büyük bir direniş başlar. Sonunda Magna Carta (Büyük Ferman) imzalanır. Fermanın iki temel ayağı vardır. Birincisi, kralın bundan böyle istediği gibi vergi alamaması, harcamalarının denetlenmesidir. Buradan bütçe sistemi ve denetim mekanizması olarak parlamento doğdu.

12 Mart 2020 Perşembe, 06:00
Abone Ol google-news

İkincisi, kralın keyfi tutuklamalarına getirilen sınırlamadır. Magna Carta’nın 39. maddesi bunu şöyle ifade eder: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanundışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

MAVİ YAKALILARIN GÜCÜ

İngiltere bu temeller üzerinde yüzyıllar boyu adım adım demokrasisini şekillendirdi. Yüzyıllar önce Magna Carta ile keyfi vergi konulmasının önüne geçilen İngiltere’de sanayi devrimi sürecinin devamında yaşanan çok ağır çalışma koşullar mavi yakalıların sendika etrafında toplanıp gücünü birleştirmesini sağladı. Sendikacılıktan İngiliz İşçi Partisi doğdu. 1906’daki bu doğum, ülkenin siyasi tarihini derinden etkiledi.

‘THATCHERİZM’İN GÖLGESİNDE 

1979-1990 arasında başbakanlık yapan “Demir Leydi” lakaplı Margaret Thatcher, sadece ülkesinin değil, başta aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede neoliberal politikalar uygulanmasının yolunu açtı. Devleti küçülttü, özelleştirmeleri başlattı, işçi haklarını kısıtladı. “Thatcherizm” olarak da literatüre geçen 18 yıllık Muhafazakâr Parti iktidarından sonra İşçi Partisi işbaşına geldi. 1997-2007 yılları arasında Başbakanlık koltuğuna oturan Tony Blair’in kısmen de olsa Thatcherizmi sürdürmesi, ABD’nin Irak’ı işgal planına katılması tartışma konusu oldu. İşçi Partisi kadrolarını sarstı. 

İşçi Partisi, 2019’daki seçimlere İngiltere’nin kaderine büyük etki yapacak sosyal politika planlarıyla girdi. İngiliz zenginleri İşçi Partisi kazanırsa ülkeyi terk edeceklerini duyurdular. Demokrasinin beşiği, sandığa yönelik tehditle sallandı. Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi seçimi kaybetti. Kazanan popülist muhafazakâr lider Boris Johnson oldu.

BU İLKELER NEREDE? 

Fransa’da ise 1789 devrimini gerçekleştirenlerin kemikleri sızlıyor. Devrimin bugüne kadar gelen sloganı şuydu: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!

2017’deki seçimleri kazanan Emmanuel Macron’un başlıca özelliği şu: Siyaset bilmemesi. Aşırı sağcı Le Pen korkusu, buna karşı Sosyalist Parti’nin halkı kucaklayan bir aday bulup siyaset üretememesi bu sonucu doğurdu. Seçimlerin birinci turunda merkez sağ ve merkez solu yenen Macron, ikinci turda aşırı sağı yendi. Siyaset bilimciler “Macron nasıl kazandı” sorusuna beş madde ile karşılık verdiler: Şanslı, kurnaz, geçmişi yok, pozitif, rakibi aşırı sağdı... Seçim sloganıysa şuydu: En Marche (Yürüyelim)...

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganı bugün de Fransız Avrosu’nun bir yüzünde yazıyor ama ülke sokaklarını saran Sarı Yelekliler, “Bu ilkeler nerede” diye soruyor. İngiltere’de sol; sendikacılıktan doğduysa, Fransa’da da Fransız İhtilali’nin özlemlerinden filizlendi. 

Yarattıkları düşünsel ve toplumsal dalgalarla tüm dünyayı sarsan İngiltere ve Fransa’da sol bugün arayış içinde.  

CANLANMADAN TARİHSEL YENİLGİYE 

Ergin Yıldızoğlu  

İngiltere İşçi Partisi’nde 2017’de Jeremy Corbyn liderliğinde başlayan olağanüstü canlanma, 2019 genel seçimlerinde tarihsel bir yenilgiyle sonuçlandı. Corbyn istifa etti, yeni bir başkan arayışı başladı. Böylece İngiltere İşçi Partisi’nin geleceği üzerinde büyük bir soru işareti oluştu.

Corbyn olayı İngiltere İşçi Partisi, 13 yıllık Blair döneminden sonra 2010 ve 2015 genel seçimlerindeki yenilgilerin ardından kendine yeni bir başkan seçmeye kalktığında, belirsizlik içine düşmüştü. Blair ve temsil ettiği politikalar İşçi Partisi tabanında gözden düşmüştü. Buna karşılık yeni başkan adayları Blair çizgisinin devamı ikinci sınıf politikacılardı. Aday listesindeki bu tekdüzeliği ortadan kaldırmak, parti üyelerinin ilgisini çekmek, seçilecek adayın meşruiyetini güçlendirmek amacıyla listeye Corbyn’in adı da eklendi.

Hiçbir kazanma olasılığı olmadığı güvencesiyle listeye eklenen Corbyn, bir anda parti üyeleri arasında bir dalgalanma yarattı, gençlerin, sol grupların ilgisini çekti. Corbyn etrafında parti içinde ve dışında bir hareket şekillenmeye, İşçi Partisi’nin üye sayısı, Corbyn’e destek vermek için gelenlerle hızla artarak 600 bine ulaştı. 35 yıllık milletvekilliği döneminde çizgisini koruyan Corbyn, diğer adaylar karşısında, samimi, tutarlı, dürüst bir kişiliği temsil ediyordu; medyada da ilgi çekiyor.

AYDINLIK HIZLA DAĞILMAYA BAŞLADI

Corbyn’in parti başkanlığı yarışını kazanması hem büyük bir sürpriz oldu hem de büyük bir umut kaynağı.  İşçi Partisi hızla değişen bir görüntü veriyordu; artık genç, dinamik bir partiydi. Corbyn parti üyelerinin iradesinin parti merkezine, parlamento grubuna yansımasına, parti içi demokrasiye özellikle dikkat ediyordu. Parti dışındaki sol gruplardan oluşan “Momentum” hareketi, “Kanarya” adlı internet dergisinin desteği sol siyasi alana yeni bir canlanma getirmişti. Momentum’un üye sayısının 40 bine ulaştığı söyleniyordu. 

Muhafazakâr Parti lideri Theresa May, İşçi Partisi daha fazla güçlenmeden meclis çoğunluğunu artırmak ve ek dört yıl kazanmak için erken seçimlere gitmeye karar verdiğinde, Momentum, çok etkili bir seçim kampanyası aracı olduğunu kanıtladı. Momentum’un sosyal medyayı kullanışı, üyelerini ev ziyaretlerine doğru yönlendirme becerisi Muhafazakâr Parti’de korku yaratıyordu. Corbyn’in seçim kampanyasını halkın içinde seçmenle yoğun diyalog içinde sürdürmesinin de katkısıyla İşçi Partisi, 2017 seçimlerinde oylarını yüzde 40’a, Blair dönemini anımsatan bir düzeye yükseltti. İşçi Partisi’nin, seçimleri kazanamamış olsa da Muhafazakâr Parti’yi meclis çoğunluğundan yoksun bırakarak adeta bir liderlik krizi içine atması, Corbyn açısından büyük başarı olarak yorumlandı.

Şimdi Parti’nin önünde gelecek seçimlerini kazanmak üzere hazırlanmak için dört yıl vardı. Gelecek, genel olarak İngiltere solu, özel olarak İşçi Partisi açısından aydınlık görünüyordu. Sonra, bu aydınlık hızla dağılmaya başladı. İşçi Partisi’nde 2017’de başlayan sosyalist canlanma 2019’da çok acı bir seçim fiyaskosuyla son buldu. Çok güçlü ve deneyimli bir iktidar aygıtı olan Muhafazakâr Parti, yeni duruma hızla uyum sağlarken, Corbyn’in Brexit konusunda tutarlı bir siyasi çizgi izleyememiş olması, ilk bakışta bu yenilginin nedeni olarak görülebilir. Ancak bu tutarsız çizgi aslında, İşçi Partisi’nin toplumsal tabanında yaşanan önemli bir değişimin partiye yansımasının sonucuydu.

YAHUDİ CEMAATİ DE PARTİDEN UZAKLAŞTI

İşçi Partisi’nin toplumsal tabanını geleneksel olarak mavi yakalı işçiler, daha az olarak beyaz yakalı işçiler ve sol eğilimli entelektüeller oluşturur. Ancak 1980’lerde başlayan neoliberal politikalar, küreselleşme ve teknolojik gelişmeler, giderek öne çıkan kimlik politikaları Birleşik Krallık’ın ekonomik yapısını değiştirmeye, kültürel dokusundaki değişimleri hızlandırmaya başladıktan sonra işçi sınıfı içinde iki farklı kesim şekillendi: Yalnızca, ekonomik olarak değil kültürel dünyaları açısından da hızla yok olmakta olanlar ve yeni gelişmeye, yeni kültürel biçimler üretmeye başlayan kesimler. 

2015 göçmenler krizi, bu krizin etkileri altında yapılan 2016 Brexit halkoylaması, İşçi Partisi’ni bu iki kesimi birlikte içeren bir tabanı korumak gibi son derecede zor bir sorunla yüz yüze getirdi. İşçi sınıfının geleneksel kesimi var olanı korumak kaygısıyla hareket ediyor; göçmenlerden, onlarla birlikte gelen “yabancı” kültürden korkuyordu. Galler ve İskoçya’da bu duygulara bağımsızlık arzusu da ekleniyordu. Bu kesim hem İşçi Partisi’nin halkçı politikalarına destek vermek istiyordu, hem de Brexit’ten yanaydı, aşırı sağın milliyetçi ırkçı propagandasına açıktı.

İşçi sınıfının yeni gelişmekte olan dijital ekonomi, hizmet sektörü üzerinde çalışan, küreselleşme sürecine uyumlu kesimleri, bunlara katılmaya hazırlanan öğrencilerden oluşan kesimi de İşçi Partisi’nin halkçı politikalarını destekliyordu ama Brexit’e karşıydı, göçmen haklarını savunuyordu. Ancak, İşçi Partisi, 2019 seçimlerine giderken açıkladığı halkçı taleplerle dolu programı seçmene basitleştirilmiş biçimde sunamadı. Dahası Corbyn’in Brexit tartışmalarında açık ve kararlı bir çizgi geliştirememesi; medyanın, geçmişte İrlanda sorununda Cumhuriyetçilere verdiği destekten, nükleer silahlara karşı tutumundan hareketle çizdiği “ülke güvenliği için zararlı adam” imajı, işçi sınıfının Corbyn’e olan güvenini kırdı. Corbyn’in Filistin sorundaki tutumu da medyada, Yahudi düşmanı olarak sunuldu. Partinin, geleneksel oy tabanının bir parçası olan Yahudi cemaati de partiden uzaklaştı.

İşçi Partisi’nin geleneksel kesimleri artık sağ popülizmi benimseyen, sosyal medya araçlarını İşçi partisi kadar iyi kullanabilen Muhafazakâr Parti’ye yöneldiler. Buna karşılık İşçi Partisi’nin en çok Londra’da, üniversite kentlerinde, bu kentlerin etrafındaki gelir durumu iyi eğitimli kesimlerden oy aldığı görülüyordu. 

İŞÇİ SINIFINDAKİ BÖLÜNMEYİ YÖNETEMEDİ

Özetle İşçi Partisi, işçi sınıf içindeki bölünmeyi yönetemedi. Şimdi İşçi Partisi’nin ne yöne gideceği belirsiz. Partinin başına sağ kanadın desteğiyle bu tutarsız Brexit politikasının mimarı, Sir. Keir Starmer’in gelme olasılığı hızla artıyor. Parti içinden bir kesim, ayrılarak ayrı bir yapılanmaya yönelmekten söz ediyor. İşçi sınıfının geleneksel kanadını kazanmanın, bu iki kanadı, bir araya getirmenin yolunu henüz kimse bilmiyor.

SOKAKLAR SOLU ÇAĞIRIYOR 

Süleyman Tosunoğlu 

Le Monde DIplomatIque / Paris

Fransa solunun Sosyalist lideri François Mitterrand’ın 1981’de Jacques Chirac’a karşı büyük bir zafer kazanarak 13 yıl boyunca cumhurbaşkanı olduğu dönem, Fransa soluna Fransa ile birlikte dünya geneline, sol politikaların ve anlayışın saygınlığını yayarak tarihi bir zafer kazandırdı. Ve dünyada solun unutulmazları arasındaki yerini aldı.

Mitterrand’ın ardından Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Jacques Chirac da  sol ve sağ karışımı politikalar izleyerek ülke yönetiminde unutulmaz siyasetçiler arasına girdi. Chirac döneminin sona ermesinden sonra yapılan seçimlerde ise sol, sağa karşı Fransa tarihinde ilk kez kadın aday çıkardı. Sarkozy’nin karşısında Segolene Royal vardı. Fransa tarihinde kadın cumhurbaşkanı olarak bir ilki yaşatmak ve sağın önünü bir kadın adayla kesmek istiyordu. Fakat başarısızlıkla sonuçlandı. Chirac’ın adaylığına sıcak bakmadığı Nicolas Sarkozy’nin Cumhurbaşkanı seçilmesi ile  Fransa 5. cumhuriyet’in alışılagelmiş iç ve dış siyasi politikalarında değişiklikleri de beraberinde getirdi. Sarkozy’nin Fransa’nın dış politikalarını ABD’ye yakın sürdürmesi, iç politikalarını ise kapitalist sermaye çevrelerine yakın yürütmesinin sonucunda ülkede yükselen sol ve sosyal protestolar karşısında ikinci kez girmiş olduğu seçimlerde büyük hezimet yaşadı, siyaset sahnesinden çekilmiş oldu.

KAHN SİYASETTEN SİLİNDİ

Fransızlar 20 yıl sonra tekrar solu iktidara getirmek için yeni arayış içine girdiler. Toplum, Sarkozy’nin politik enkazının altından kalkabilmek ve siyasi çöküntüden kurtulabilmek için çareyi sol partilere sarılmakta buldu. Fransa solunun 2012’deki seçimlerde Sarkozy’nin karşısına çıkarmak istediği, IMF’nin Başkanı olan Dominique Strauss-Kahn’ın cumhurbaşkanı olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Sol rüzgârı ülkenin dört bir yanında esmeye başlamıştı. Amerikancı Sarkozy’nin kazanma şansı oldukça düşük görünüyordu. ABD ile yakın ilişkiler içinde olan Sarkozy’nin güçlü sol rakibi Dominique Strauss-Kahn seçimlere aylar kala 2011’de  New York’ta bir otelde temizlik görevlisine tecavüz ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Aylarca tutulduğu hapisten büyük bir kefaletle kurtuldu, ancak siyaset sahnesinden de silinmiş oldu. 

MACRON’UN YÜKSELİŞİ 

Yine de sokaklarda sol rüzgârları esiyor, Fransa solu 20 yıl aradan sonra arkasına almış olduğu bu rüzgârı kaybetmek istemiyordu. Bu kez Sarkozy’ye karşı Sosyalist Partisi’nin Genel Sekreteri François Hollande’ın Cumhurbaşkanı adaylığı üzerinde anlaştılar.

Sol, Hollande ile Sarkozy’yi hezimete uğratarak 20 yıl aradan sonra tekrar iktidar oldu. Sarkozy’nin bıraktığı enkazdan Mitterrand politikalarıyla  çıkmayı bekleyen halk Hollande’ın pasif, beceriksiz tutumuyla hayal kırıklığı yaşadı. Hollande’ın vurdumduymazlığı ve aşk kaçamakları Fransa soluna tarihi hezimet getirdi.

Hollande hükümetinde iki yıl Ekonomi ve Sanayi Bakanlığı yapan Emmauel Macron cumhurbaşkanlığı seçimlerine aylar kala hükümet ve Elysee ile derin görüş ayrılıkları yaşadığını öne sürerek bakanlıktan istifa etti. Hollande’ın ikinci kez aday olmayacağını açıklamasıyla zaten zor günler yaşayan Fransa solu yeni bir arayışa girdi. Aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in anketlerde önde çıkması toplumu endişelendiriyordu. Macron bir anda ortaya çıkarak partisiz ve bağımsız cumhurbaşkanı adayı olduğunu açıkladı. Siyaseti iyi bilmemesine rağmen arayış içinde olan toplumu arkasına almayı başarıyor ve ülkede Macron rüzgârı estiriyordu. Macron’un aşırı sağın önünü keseceğine inanılıyordu. İki turlu yapılan seçimlerin ilk turunda korkulan oldu ve aşırı sağ birinci parti olarak sandıktan çıktı. Seçimlerin ikinci turuna günler kala sol ve sağ partiler Macron’u destekleyecekleri yönünde açıklama yaptı. Macron Fransa tarihinde bir ilki gerçekleştirerek bağımsız aday olarak seçimlerden zaferle çıktı. 

Cumhurbaşkanı olduktan sonra partilileşen Macron, orta sağ ve soldan karışık bir hükümet kurdu. İktidarının ikinci yılında yakıt ücretlerine yapılan vergi artışını protesto etmek için ülkenin dört bir yanında sarı yelek giyerek kavşaklarda başlayan eylemler haftalar sonra “Sarı Yelekliler” eylemi olarak sokak protestolarına dönüştü, protestolar sol ve sosyal sloganlar altında günlerce devam etti. Zamlardan geri adım atmak zorunda kalan Macron, bu kez emeklilik yasasında yapmış olduğu yeni reformlar nedeniyle yine eylemlerle karşı karşıya kaldı. 

SOL KENDİNİ ARIYOR 

Fransa’da bu ay içinde yapılacak yerel seçimlerde sol halen bölünmüşlük yaşıyor. Sosyalistlerin lider arayışlarının başlamasıyla yaşanan dağınıklıktan solda öne çıkan Jean Luc Mélenchon ise izlemiş olduğu “radikal sol” politikalarından dolayı pek güven vermiyor. Sorunların içinden çıkmak için toplum tekrar “sol”u aramaya başladı. Sokaklar solu çağırıyor, sol kendini arıyor.