Modernleşme hikâyemiz-3

İnsanlar tutuklanabilir, cezaevlerine atılabilir, boğularak öldürülebilir ancak özgürlük düşüncesi durdurulamaz. Bu nedenle Genç Osmanlılar, Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Agâh Efendi ve ardından Tevfik Fikret dönemi başladı. Osmanlı dünyasında ilk kez ulus, vatan, hürriyet, adalet hukuk gibi kavramlar yazılmaya, konuşulmaya başlandı. Din devletinde ilk kez vatandaş kelimeleri ortaya çıkıyordu.

12 Eylül 2020 Cumartesi, 05:00
Modernleşme hikâyemiz-3
Abone Ol google-news

YENİ OSMANLILAR VE YAYGIN ETKİNLİĞİ

Yeni Osmanlılar, özellikle aydınlar arasında izleniyordu ve geniş bir etki alanına sahiptiler. Örneğin, 1829-1880 yıllarında yaşayan Ziya Paşa:

“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm 

Dolaştım mülk-i İslamı bütün viraneler gördüm”

Tanrıyı tanımayanların ülkelerini gezdim (Hıristiyan Avrupa’yı kastediyor) Kentler ve yapılar gördüm / İslamın vatanını dolaştım, yıkılmış yapılar, binalar gördüm, diyen Ziya Paşa, Batı’nın Doğu’ya karşı elde ettiği üstünlüğü belirtiyordu. 

İLK KEZ VATAN 

Osmanlı toplumunda ilk kez “vatan” bir kavram, bir değer olarak halkın önüne konuluyordu. Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre oyunundaki vatan sevgisini canlandıran parçalar, sahnede Türk askerinin söylediği vatan ve kahramanlık marşları halkı coşturdu. Seyirciler “Yaşasın Kemal” , “Yaşasın Vatan” diyerek bağırıyordu. 

Oyun, halkı çok etkilemişti. Halkın padişaha, İslam ümmeti ile onun yetkili temsilcilerine değil de “vatan” denilen soyut bir varlığa bağlılık göstermesi, padişah ve hükümeti harekete geçirdi. Bu heyecandan ürken hükümet, oyunun sahneye konulmasından beş gün sonra, 6 Nisan 1873’te Namık Kemal ve arkadaşları Ahmet Mithat ve Ebüziyya Tevfik’i tutuklattı, hepsini sürgüne gönderdi. Namık Kemal’in başyazarlığını yaptığı İbret gazetesi kapatıldı. 

Kıbrıs adasında Magosa kentinde sürgüne giderken Namık Kemal:

“Zalim olsa ne’rütbe bi-perva

Yine bünyad-ı zulmü biz yıkarız!

Merkezi-i hâke atsalar da bizi

Kürre-i Arz’ı patlatır çıkarız” 

(Zalim ne kadar korkusuz olursa olsun / Zulmün temelini biz yine de yıkarız / Yerin dibine atsalar da bizi / Yerküreyi patlatır çıkarız) diyordu.

Genç Osmanlıların Türkiye’de, Türkiye dışında özellikle İslam dünyasında önemli etkileri oldu.

ABDÜLHAMİT DÖNEMİ VE DÜZENLEMELERİ

Padişah Abdülhamit’in saltanatı tam 33 yıl sürdü ve bu dönem çok tartışmalıdır.

II. Abdülhamit, bir yandan dış etkileri, Osmanlı’dan toprak koparma girişimlerini dengelemeye çalışırken, öte yandan devletin devamını sağlamak için Tanzimat’la birlikte başlayan reform hareketlerini de sürdürdü.

Bu konuda verilecek örnekler özetle şöyledir:

- Haberleşme alanında önemli yatırımlar yapıldı. 1882’de 23 bin 830 km. olan telgraf hatları, 1904’te 49 bin 716 km’ye ulaştı. 1883’te telgrafçılık öğrenimi için yurtdışına öğrenci gönderildi.

- Bu dönemde, tarım öğrenimi için Avrupa’ya öğrenci gönderildi. 1892’de Halkalı Ziraat Mektebi açıldı ve zamanına göre ileri bir okul niteliğine kavuştu. Tarım işleri, 1893’te kurulan Orman-Maadin ve Ziraat Bakanlığı’na bağlandı. 1895’te Veteriner Okulu açıldı. Ardından Bursa ve Selanik’te ayrıca modern tarım okulları açıldı.

- Konya, Adana, Sivas, İzmit, Şam, Halep ve Manastır’da örnek çiftlikler kuruldu. İngiltere ve Almanya’dan tarım makineleri getirildi.

- İstanbul’da 6 ilkokul varken, on yılda 50’ye çıkarıldı. 1876’da 250 olan Rüştiye sayısı, 33 yılda 900’e çıktı.

- 1888’de Ziraat Bankası kuruldu ve banka kısa sürede 400 şube açtı.

- 1888’de Bursa İpekçilik Enstitüsü kuruldu.

- Ulaşım konusunda, özellikle demiryollarının yapımına önem verildi. II. Abdülhamit demiryolu yapımına İngiltere ve Fransa’dan sonra, Almanya’nın da katılımını sağladı. 1888’de ülkede 1780 km’lik bir demiryolu şebekesi vardı. 1908’de ülkedeki demiryolunun uzunluğu 5 bin 883 km’ye ulaştı. Bunun anlamı şuydu: 20 yıl içinde demiryolları 3 mislinden fazla artmıştı.

- 1881’de Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Okulu) açıldı. Ayrıca yurtiçinde çok sayıda kütüphaneler açıldı. 

BASIN VE SANSÜR

II. Abdülhamit bir yandan laik ve çağdaş eğitim veren okullar açıyor, ancak öte yandan da özellikle basın yaşamında en sert önlemleri uyguluyordu.

Yukarıda laik eğitim kurumlarının gelişmesinde Sultan Abdülhamit’in duraksamadan yaptığı reformların payı olduğunu belirttik.

Nasıl oluyor da laik okulların gelişimini sağlamasına karşın, o dönemde yetişen gençler Abdülhamit’e karşı çıkıyorlardı?

Abdülhamit, evet, dış koşullar nedeniyle çok zor bir durumla karşı karşıyaydı. Ama bu zorlukları aşmak uğruna özgürlükleri acımasızca kısıtlamasına gerek var mıydı? Abdülhamit, ülkede ağır bir “gizli jurnalcılık” sistemini etkin bir biçimde yürütüyordu. Korku imparatorluğu deyimi, Abdülhamit için kullanılmıştır.

Aslında, “Abdülhamit’in en büyük hatası, kendi geliştirdiği eğitim kurumlarından çıkmış yeni bürokrat ve subay kuşaklarına, yeni Osmanlı aydın zümresini kendisine bağlayamamasıydı.”

Çünkü unutulmasın ki bu yetişen eğitimli aydınlar, imparatorluğun dağılmasını istemiyordu. Hanedanın bir tarafa itilmesini istemiyordu... Osmanlı Devleti’nin bir meclisle birlikte “Meşruti Monarşi” modeliyle sürmesini istiyordu.

İDEALİZE EDİLİYOR

Bugün Türkiye’de dinci ve aşırı muhafazakâr çevreler, ne yazık ki Cumhuriyet devrimlerine karşı Abdülhamit’i idealize ederek tepki gösteriyorlar.

Abdülhamit dönemindeki siyasal düşünce hareketlerine ve edebiyat alanındaki gelişmeler şöyle özetlenebilir: Çöküntünün tüm belirtileriyle görüldüğü Osmanlı’nın son döneminde devletin kuruluşunu sağlamak, imparatorluğun yaşamını sürdürmek yönünde düşün akımları da gelişmişti.

Bu akımların başlıcaları: Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık akımlarıdır. Bu akımların hepsi, imparatorluğun yıkılışını durdurmayı amaçlıyor, hepsi de kendine göre çıkış yolları arıyordu.

OSMANLICILIK

Bu akım, Osmanlı Devleti’nin güçlenmesini ve yaşamını sürdürmesini, imparatorluk sınırları içinde yaşayan toplulukların mezhep, din ve soyları ne olursa olsun kaynaştırılmasında ve bir “Osmanlı ulusu” yaratılmasında görüyordu.

Osmanlı Devleti içinde, Türk, Rum, Kürt, Yahudi, Ermeni, Arap, Arnavut, Gürcü, Çerkes, Bulgar her soydan topluluk eriyecek, “Osmanlı” olacaktı.

Osmanlıcılık, tüm değişik unsurları bağlayan, birleştiren bir çimento olarak kabul ediliyordu.

İSLAMCILIK

İslamcılık akımına göre, devlet işlerinin kötüye gitmesinin tek nedeni din kurallarının bütünüyle uygulanmamasıdır. 

O nedenle dine dayalı devlet modelini öngörüyordu. İslamcılık akımı, Osmanlıcılık akımıyla hiçbir zaman zıtlaşmaya girmedi. En önemli çelişkisi Batıcılık akımıyla oldu. Çünkü Batıcılar, Batı’nın din ile devlet ayrımını benimsiyorlardı. Oysa, İslamcı akımın gözünde Batı’nın en kötü yanı işte asıl bu noktasıydı.

Batı karşısında yenik düşen, orduları yenilen, toprak kaybeden padişahlar, yeni silahlar satın alarak, top döktürerek, gemi yaptırarak, askerin giysisini değiştirerek, bir anayasa yaparak Batı düzeyine ulaşacaklarını, böylece Osmanlı Devleti’ni çökmekten kurtaracaklarını sanmışlardı. Ancak tüm bu gayretlere karşı çöküntü durmadı.

TÜRKÇÜLÜK

Türkçülük akımı, önceleri dil, tarih, edebiyat alanlarındaki çalışma ve araştırmalarla başladı. Osmanlıcılık ve İslamcılık akımının geçerli olduğu dönemlerde Türkçülük akımı gelişemedi. Bu iki akımın imparatorluğu kurtarmaya yetmediği görülüp anlaşılınca, özellikle II. Meşrutiyet’ten sonra gelişti.

ULUS BİLİNCİ

Ulus bilinci, Osmanlı Devleti’nde temel unsur olan Türklerin en son anlayıp özümseyebildiği bir olgu olmuştu. Bütün uluslar teker teker imparatorluktan ayrılırlarken, devletin dinsel yapısına ve dinsel kurallarına bağlılıkları nedeniyle Türkler, ulus olma düşüncesine uzak kaldılar.

Hıristiyan olan Balkan toplulukları öncelikle ulusçuluk eylemine girmeleri, daha sonra Müslüman olan Arapların uluslaşma çabalarına başlamaları, Osmanlı Devleti’ni yöneten devlet adamlarını uyandırmamıştı.

“Ulusçuluk” düşüncesi, her ne kadar aydınlar arasında yer almış olsa bile, aslında İstiklal Savaşı ile somutlaşmış ve Cumhuriyet’ten sonra “hukuksal” bir çerçeveye bürünmüştür.

‘ÜÇ TARZ-I SİYASET’

Burada kısaca Akçuraoğlu üzerinde durmalıyız.

Yusuf Akçuraoğlu, “Üç Tarz-ı Siyaset” başlığıyla yayımladığı yazı dizisinde Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük hareketlerini bilimsel olarak tartıştı. 

Akçuraoğlu, 1903’ten sonra artık Osmanlı birliğinin çözülme yoluna girdiğini, Osmanlı’nın içindeki milletlerin ulusal amaçlarına ulaşmalarının önüne geçilemeyeceğini anlamıştı. Sürgün olduğu için kaçtığı öz yurdundan, Kazan’dan, 1904’te Kahire’de yayımlanan Türk gazetesine “Üç Tarz-ı Siyaset” adını taşıyan çok önemli bir yazı gönderdi: “İslam Birliği”, “Osmanlı Birliği” ve “Türk Birliği” olarak ayırdığı üç politikayı anlattı.

Yusuf Akçura, asıl sorunun sadece yönetimi düzeltme, Osmanlı deyimiyle “ıslah etme” değil, geniş kapsamlı bir devrim olduğunu savunuyordu. Özetle, İnkılap, sadece Kanunu Esasi’yi yürürlüğe koymaktan ibaret değildi.

Daha sonraları, bu akım Ziya Gökalp tarafından Batıcı- İslamcı-milliyetçi karması bir ideoloji haline dönüştürüldü, İttihat ve Terakki tarafından desteklendi.

‘DÜNYADAN AYRI YAŞAMAYI DÜŞÜNEMEYİZ’

MONDROS SONRASI

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin kaybettiğini tespit eder.

Ondan sonraki gelişmeler, İstanbul’u Ege, Trakya, Adana, Urfa, Maraş, Antep’in işgali, 4.5 yıl süren Milli Mücadele ve 9 Eylül 1922’de emperyalizme karşı dünya ölçeğinde, bağımsızlık savaşının kazanılmasıdır.

Önce artık köhnemiş olan padişahlık 1 Kasım 1922’de kaldırıldı. Bir yıl sonra 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Bunlar aslında çok büyük devrimlerdi. 

Daha sonra Aydınlanma Devrimleri birer birer gerçekleşti. 

Batı’nın emperyalizmine karşı savaşan Atatürk, Batı uygarlığının temel ileri gelişmelerini alıyordu. Atatürk, uygarlıkları ayırma yoluna gitmez. Batı ve doğu uygarlıkları aslında insanlığın ortak malıdır. Atatürk bu düşünceden hareket ediyordu.

Aydınlanma felsefesi bütün içinde Batı toplumlarında etki yaratmıştı. Temel unsur, arayan, araştıran, eleştiren ve konuyu akıl süzgecinden geçiren bir insan yaratmaktır.

ATATÜRK NE DİYOR?

Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra 27 Ekim 1922’de Atatürk, Bursa’da şunları söylüyordu:

“Akla uygun hiçbir kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin ve inanışların korunmasında direnip duran ulusların ilerlemesi çok güç olur (...) Bunun için öğretim programımızda, bilgisizlik giderilmelidir” diyordu.

Atatürk, “Dünyadan ayrı yaşamayı düşünemeyiz... İleri ve uygar bir ulus olarak çağdaş uygarlık akını ortasında yaşayacağız” diyordu.

Bu nedenle, Mart 1924’te öncelikle Dünya Savaşı’nda hiçbir işe yaramadığı anlaşılan halifelik kaldırıldı. Eğitim Birliği Yasası kabul edildi.

Ortaçağın tüm unsurlarını taşıyan medresenin ortadan kaldırıldığı bu tarih, aslında Atatürk devrimlerinin başlama noktasıdır.

Kuşkusuz, Atatürk’ün aydınlanma devrimlerinin uzun uzun anlatılması, bu yazının konusu değildir. Ancak Atatürk gerek Osmanlı’nın geçirdiği deneyleri, gerekse Batı dünyasının durumunu çok iyi biliyordu. 

Yaptığı en büyük devrim “aklın öne çıkarılması”, “eleştirel aklın eğitime sokulması”dır.

SONUÇ

Bu yazı dizisinde gerek Batı dünyası, gerekse Osmanlı dönemindeki reform hareketleri üzerinde kısaca duruldu. Burada uzun yazı dizisini sonlandırıyoruz. Şimdi sormak gerekiyor; 

Sayın Kalın, “yeni bir hikâye yazmak gerekir” derken neyi amaçlıyor?

Yoksa 1839’da bundan 181 yıl önce, ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu’nda “Yüce devletimizin kuruluşunda uygulanan şeriattan vazgeçildiği için bu hallere düştük... Şeriat kurallarına uymayan devlet payidar olamaz” denilen zihniyeti mi temsil etmektedir? Böylesi bir “hikâye” mi, yoksa “akla dayanan hikâye” mi?..

Kaynaklar:

1. Alev Coşkun, Özgürlük Mücadeleleri Tarihimiz- Devrimin İlk Karşıtları, Cumhuriyet Kitapları, 2013.

2. İlber Ortaylı, Osmanlı’da Değişim ve Anayasal Reform, İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

3. Carter V. Findley, Modern Türkiye Tarihi, Timaş Yayınları, 2011.

4. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.IV.

5. Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, 2002.

6. Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş Yay., 2008.

7. Ahmet Rasim, Osmanlı İmparatorluğu’nun Reform Çabaları, Çağdaş Yay., 1987.

8. Erick J. Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yay., 2009.