Nice yükler taşımış, nice kuşaklar geçmiş: Köprü şiirleri

İlk köprü şiirimi 25 Ocak 2018’de İstanbul-Paris uçağında yazmışım. Adana’daki Taş Köprü üzerine bir şiir bu. Köprü beni her zaman etkilemiştir...

31 Ağustos 2021 Salı, 10:30
Abone Ol google-news

Köprü şiirleri yazmak ya da köprüler için şiir yazmak aklıma ne zaman geldi?

İlk köprü şiirimi 25 Ocak 2018’de İstanbul-Paris uçağında yazmışım. Adana’daki Taş Köprü üzerine bir şiir bu. O günlerde bir Adana yolcuğunda Taş Köprü’nün yakınından arkadaşlarla geçerken köprüler üzerine şiirler, öyküler yazılabileceğini konuşmuştuk. Köprüler üzerine yazmaya biraz da o konuşmanın etkisiyle başladım.

Fakat şimdi, bu ilk köprü şiirimin yazılışından üç yıldan daha fazla zaman sonra köprü şiirleri kitabıma bu önsözü tasarlarken beni bu şiirlere yönelten duygusal-düşünsel itkilerin neler olabileceğini daha derinlemesine bir kez daha düşündüm.

Köprü beni her zaman etkilemiştir.

İnsan eliyle yapılarak iki doğa parçasını birleştirmesi ve böylece kendisinin de o doğanın bir parçası durumuna gelişi.

İnsan eliyle yapılmış başka hiçbir şey için bunu düşünmedim. Evler, anıtlar, eşyalar, araçlar, insan eliyle yapılmış akla gelebilecek başka hiçbir şey bana doğanın bir parçasıymış gibi görünmüyor...

Köprü, özellikle de kırsal alandaki bir köprü ise doğanın doğal bir parçası gibidir...

Köprülerde, yine sözünü ettiğim köprülerde beni etkileyen bir başka özellik, bilgece, sabırlı suskunluklarıdır.

Yıllar, on yıllar, yüz yıllar süresince nice yükler taşımış; nice kuşaklar, nice devirler gelip geçmiş; nice yıkımlara, nice zaferlere, nice acılara, nice şölenlere tanık olmuş; fakat sabırlı, bilgece suskunluklarını hep koruyagelmişlerdir.

Sait Faik’in “Köprü” şiirinin ilk dizeleri ilk okuyuşumdan bu yana ezberimdedir:

İnsanlar köprüden geçmediği zaman Acaba köprü düşünür mü?

Orhan Veli’nin “Galata Köprüsü”nü, Cahit Külebi’nin “Cebeci Köprüsü”nü bilirsiniz.

Her iki şair de köprülerin üstündeki, altındaki, çevresindeki yaşamı anlatırken kendi toplumsal, kişisel görüşlerini, duygularını, iç dünyalarını da dile getirirler. Şimdi bunları yazarken arama sitesine İngilizce “köprü şiirleri” yazarak internete girdiğimde pek çok şiirle karşılaştım… Fakat dünya edebiyatında bu konuda en bilinen şiir, Apollinaire’in, adını andığı köprüyü ölümsüzleştiren “Mirabeau Köprüsü” olmalı...

Roman alanında yine bu konuda en bilinen yapıt ise öyle sanıyorum ki İvo Andriç’in bizim tarihimiz bakımından özel bir öneme sahip, gerçekten çok değerli “Drina Köprüsü”dür.

Bir de yakın bir arkadaşımın, İspanyol şair Raquel Lanseros’un,”Genç Bir Şair Babasını Anımsıyor” başlıklı şiirinin beni çok etkileyen giriş dizelerini buraya almazsam bu önsöz eksik kalır:

Şimdi biliyorum ki senin yaşamından geçişim köprülerin altından geçmesi gibiydi nehirlerin.

Kitapta bizden ve dünyadan toplam 22 şiir yer alıyor. Bunlardan yarısını görmüşlüğüm, üzerlerinden geçmişliğim var.

Örneğin Neva üstündeki köprülerin şarapnel yaralarına, mermilerin açtığı oyuklara, deliklere ellerimle dokundum.

Çekilmiş bir azı dişinden ya da kesilmiş bir koldan kalan boşluk gibi zalimce yıkılmış Mostar Köprüsünden Neretva üzerinde kalan acılı boşluğa, hem de Bosna’da savaş sürmekteyken acıyla tanık oldum...

Edirne Köprüsü’nden her geçişimde o hüzün dolu türküyü düşünürüm...

1970 başlarının Londra’sında Thames kıyılarında hüzünle dolaşan genç şairin aklından gerçekten de Dylan Thomas’tan şiirler geçiyordu…

On dört yıl sonra 1984 başlarında ise katılmadığım karar celsesinde sekiz yıl ağır hapis cezasına mahkûm edilen bir “düşünce suçlusu” olarak kendime ait olmayan bir pasaportla yurtdışına çıkabilmiş olmanın ilk saatlerinde trenle Drama Köprüsü’nden geçerken, o köprüden söz eden şiirimi yazıyordum….

Şiirini “Gereksiz Köprü” adıyla bir gazete haberinden yola çıkarak yazdığım, Trabzon’un Arsin ilçesi sahilindeki ilginç köprü, o şiirin yazılışından çok sonraki bir gün o sahilde gezerken, köprüyü ve bulunduğu sahili unutmuşken şaka gibi, Karadeniz fıkrası gibi karşıma çıkıverdi…

Tokat Hıdırlık Köprüsü kıyısında çay içmişliğim; Adana Taş Köprüsü’nden, Diyarbakır Dicle Köprüsü’nden geçmişliğim; görmediklerimle de görüşüp helalleşmeye ahdim var…

Değerli ressam dostum Sali’ye resimleriyle kitaba kattığı derinlikler için teşekkür borçluyum.

(*) Şimdilerde yayımlanan “Köprülere Şiirler” kitabıma önsözüm

ÇİFTEKÖPRÜ

İki küçük kız kardeş denebilir

Arhavi-Ortacalar çifteköprüsüne.

Eteğindeler Kamilet vadisinin,

İki derenin birleştiği yerde.


Biri Kamilet bu derelerin,

Öteki Soğucak-Durguna adında.

Ne güzel bir buluşma bu

İki dereyle iki köprü arasında.

Dereler de iki erkek kardeş olsun,

Bu akrabalık doğaya yakışıyor.

Kamilet vadisi derseniz

Bal, yaban mersini, lale,

Ladin, ardıç, kekik, nane,

Sarı orman gülü kokuyor…


Atmaca bakıyor yukarılardan

Dağ horozuyla göz göze gelerek;

Bin bir çeşit kuş, börtü böcek,

Yamaçlarında yaylaların.

Sayısız bitki, yaban hayvanı,

İnsana armağanı doğanın.


Ülkem beni ağlatacak kadar güzel

Bu doğa ve tarih kardeşliği.

Yeter ki bozmasın sevgisiz bir el

Bu eşsiz güzelliği.


Gelgelelim Kamilet deresi

O güzelim, içilesi su

Bir zamandır bulanık akmada;

Delik deşik edilmiş vadi,

Taş, toprak, moloz, çakıl,

Makine yağları karışmış suya.


Çifteköprü sonsuzca suskun,

İki yüz yıla yaklaşan ömründe

İlk kez böyle görüyor dereyi.

Ne kadar çok sözü olsa da

Suskunluktur köprü kaderi.


Az ötede Mençura şelalesi Dökülürken bulanık suya

Sesinin neşesi yitmiş sanki

Benzemiş daha çok ağlamaya.


Dilerim bu şiir yazılmaktayken

Doğa onarmış olsun kendini;

HES’ler kurulup bozulur ama

Yiterse bulunmaz Kamilet vadisi.