Orhan Kemal’e mektuplar

Babasından, “Tarlalarda gördüğün herhangi bir bitkinin koparılmasından doğan ıslaklık, onun göz yaşıdır. Görmez misin ki, onlar havadan yağmur inmeyince sararıp soluyor, ardından tabiatın bağırışıyla, birdenbire can bulup yemyeşil kesiliveriyor. Bunlara dikkatle bak da dersler al. Tabiat yasalarının incelenmesiyle oluşan bilim, resmî öğrenimlerin vereceği bilimden çok yüksek ve zevklidir.” sözlerini duymasaydı, Orhan Kemal, öykülerinde avuçta okşanacak denli küçücük bir köpeğin çektiği acıyı, insanlığın acısı kılabilir miydi?

31 Temmuz 2021 Cumartesi, 00:02
Abone Ol google-news

Ulvi Saran, internet bağlamında yayımlanan “Çağın ruhuna yenilen bir değer: Mektup” başlıklı yazısında, “İnternetin keşfi mektubu öldürdü. Mektubun ölümüyle birlikte binlerce yıllık bir kültür birikimi, bu birikimin yazılı ve sözlü edebiyata yansımaları, gündelik dilde kullanılan ifade biçimleri, deyimler, sözcükler birkaç on yıl içinde sessizce kaybolup gitti.” diyor.

Yazıyı okuduktan sonra, Işık Öğütçü’nün Orhan Kemal - Eşe Dosta Selam / Mektuplar (Everest Yayınları) adlı, babasının yazdığı, ona gelen mektup derlemesine, yok olup gitmekte olan bir kaynağın zamanın elinden kurtuluşu gözüyle baktım.

Günümüzde mektup diye yazılanların çoğu birkaç sözcüklük duyuru, mesaj... Konuyu işlerken, Feridun Andaç’tan, kıvrak el yazısıyla üç sayfalık bir mektup geldi de, mürekkep kokusu aldım, kâğıt hışırtısı duydum...

DUYGU KIPIRTILARI

Işık Öğütçü, babasına müze açılmasında gösterdiği çabayı, mektuplarının derlenip toparlanarak bir kaynak kitap oluşturmadan da esirgemedi. Böylece çağımıza ışık tutan bir birikimi de insanı gittikçe mekanikleştiren dijitalleşme salgınının önünü aldı.

Elimizin altında böyle bir kitap olmasaydı, babası Abdülkadir Kemali Bey’in, oğlu Orhan Kemal’e yazdığı, babalığın nasıl yürek titreten bir duygu olduğunu yaşamaktan yoksun kalınacaktı.

Babasından, “Tarlalarda gördüğün herhangi bir bitkinin koparılmasından doğan ıslaklık, onun göz yaşıdır. Görmez misin ki, onlar havadan yağmur inmeyince sararıp soluyor, ardından tabiatın bağırışıyla, birdenbire can bulup yemyeşil kesiliveriyor. Bunlara dikkatle bak da dersler al. Tabiat yasalarının incelenmesiyle oluşan bilim, resmî öğrenimlerin vereceği bilimden çok yüksek ve zevklidir.” sözlerini duymasaydı, Orhan Kemal, öykülerinde avuçta okşanacak denli küçücük bir köpeğin çektiği acıyı, insanlığın acısı kılabilir miydi?

SEVDA ŞİİRİ

Romanları, özellikle de öyküleriyle yazınımıza duygusal gerçekçiliğin damgasını vuran Orhan Kemal’in, karısına Bursa hapishanesinden yazdığı özlem mektupları birer sevda şiiridir. Yazar, Cemile gibi, küçük oylumlu, ama duygu derinlikli o romanı şiirsel algısıyla yazmıştır.

Mahpusluk, yalnızca bedenin değil; düşünceleri, duyguları, yaratıcılığı da tutsak ediyor. İnsanın orada yazar, filozof, sanatçı olması beklenemez. Ama Nâzım Hikmet gibi bir şairle dostluk kurmuşsa, dal parçasının yetiştiği yerden bol yapraklı fidan olup çıkışı gibi, kişi de yeteneği varsa romanlarla, öykülerle çıkar ortaya.

Nâzım, ona özenerek şiirler yazmaya öykünen Orhan Kemal’in, anlatımındaki akışımın ayırdına varınca ona öykü yazmasını önerir. Böylece, ileride onlarca romanı, öyküsüyle, gerçekçi yaklaşımı, geliştirdiği yalın üslubuyla, yazınımız Orhan Kemal’le de onurlanmıştır.

ORHAN KEMAL’E ÖVGÜ

Orhan Kemal’e gönderdiği mektupların birinde Nâzım; “Ben bildiğin gibiyim, hemen hemen hiç değişmedim gibi bir şey, yahut, bu bana öyle geliyor, belki de beni görürsen ihtiyarlamış bulursun, belki de tersine gençleşmiş. (...) Sen kim bilir ne güzel şeyler yazıyorsundur, geçenlerde bir hikâyeni okudum, iftihar ettim. Romanının neşredildiğini bir bayram müjdesi gibi bekliyorum.” diye yazar.

Bu sözler, bir şiir devinin ağzından çıkıyor!..

Yıllarca birlikte aynı çatı altında aynı koşulları birlikte yaşadıklar şairin ağından çıkanlar, gönül ferahlatıcı sözler değil, genç bir yeteneğin yazarlık damarlarını devingen kılmanın sesidir...

Buraya küçücük bir anımı sığıştırmalıyım: Köy Enstitüsünde anı olsun diye öğretmenlere fotoğraf imzalatırdık. Hem de kimya öğretmenim Lemi Uluer, fotoğrafının arkasını “Binyazacağa” diye imzalamıştı... O an, uçmama dar gelmişti gök!

Genç Orhan Kemal, Nâzım’ın o iletisini okuyunca belki sevinçten karlı dağları aşıp, en seçkin öykülerinden birini daha kaleme almıştır...

Nâzım başka bir mektubunda değerlendirme alanını daha da genişletiyor:

“Senin sanat sahasındaki her başarın benim bir zaferim gibi oluyor. Türk milletine, namuslu insanlığa, yurdumuza ve güzelim dünyaya layık bir insansın. Gelelim romanına. Onu alır almaz bir hamlede ve gözlerim yaşararak okudum. Sonra aradan bir hafta geçti bir daha okudum, sonra bir daha... ‘Baba Evi’ parçası beni tatmin etti. Lisanına bayıldım. Sen artık Türkçemizin en güzel yazan muharrirlerden biri oldun. Aferin sana. Ellerin nur olsun evladım.”

IŞIK ÖĞÜTÇÜ

Işık Öğütçü, baba mirasına konucu bir evlat değil, tam tersine, onu gençlere, okurlara adayan bir yazar. Eşe Dosta Selam’ı üç beş sözcükle tanıtmak yetmez. Özellikle yazma heveslileri gençler, seçkin okurlar, kitabı baştan sona, her sözcüğünü içlerine sindirircesine okumalıdır...

Gençler arasında iyi öykücülere rastlandığı bir dönemde, Nâzım’dan yaptığım şu küçük alıntı, sanırım yazı heveslilerini uyarıcı olacaktır...

“Realite, bizzat tarihi akışıyla realite, ümitsiz değildir; kederli, mahzun, acı, alacakaranlık, korkunç, iğrenç, rezil, kepaze falan filan tarafları vardır, bu tarafları aksettirmekte en ufak bir ihmal insanlığa tek taraflı, tozpembe bir ışıkla vermek olur ve realiteden uzaklaşılır, fakat bütün bunlara rağmen bu realite yine insanların eliyle daha iyiye, daha güzel doğru gelişme yolundadır. Gelişen şey ise ümitsiz değildir, sevinçsiz değildir...”