Ötekini tanımanın önündeki engel: Yargılarımız

Psikoterapi, zaman zaman başvurmak zorunda kalsak da tavsiyelerde bulunmak değildir.

22 Ağustos 2021 Pazar, 10:27
Ötekini tanımanın önündeki engel: Yargılarımız
Abone Ol google-news

İçine doğduğumuz aile ve kültür, zaman dilimi, o zaman dilimi içinde handiyse bir moda gibi benimsenen yaşam biçimi, doğduğumuz ve yaşamımızı sürdürdüğümüz coğrafya, biyolojik cinsiyetimiz, dahası dünyanın evrendeki ahvali ve bizim büyürken yaşadıklarımız…

Kişiliğimizin çekirdeğini oluşturan doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimizin yanında bütün bunlar ne kadar çoklar. Bütün bunlar belli durumlarda, özellikle de stresin herhangi bir nedenle biraz daha yüksek olduğu vakitlerde, belli tutum, düşünce ve davranışlar göstermemize ve benzer durumlara benzer duygusal tepkiler vermemize yol açar.

İlişkide olduğumuz insanın da – burada kastedilen her türlü ilişki ve insani etkileşim; erotik aşk ilişkisinden iş arkadaşlığına kadar – benzer süreçlerden geçerek bir erişkin olduğunu göz önüne aldığımızda, iki insanın birbirini gerçek anlamda anlamalarının ve otantik bir etkileşim içinde olmalarının ne kadar zor olduğu oldukça aşikâr. 

Bir köşe yazısı için uzunca olan bu giriş, ‘şema’ adını verebileceğimiz yargılarımızın gündelik hayatımıza yansımasıyla ve onlarla nasıl başa çıkacağımızla ilgili psikoterapötik tavsiyelere, hadi dürüst olalım bir ‘kişisel gelişim’ yazısına dönüşmeyecek. 

Psikoterapi, zaman zaman başvurmak zorunda kalsak da tavsiyelerde bulunmak değildir. Çünkü sizi durmadan aşağılayan ve aldatan bir eşi terk etmenizi ya da hak ettiğiniz terfiyi size vermeyen ve önünüzü tıkayan bir şefinizin olduğu işi bırakmanızı tavsiye etmek için altı sene tıp, üzerine altı sene psikiyatri ve en az dört yıl süren psikoterapi eğitimi almaya gerek yok elbette. Bunu siz de biliyorsunuz. Psikoterapi çok başka bir şeydir…

Yine konuya girmekte geciktim ama kalemim de bana itaat etmiyor bir türlü. Yukarıda şema olarak tarif ettiğimiz yaşama biçimi için Husserlci bir terim kullanırsak insanın ‘yaşam dünyası’ diyebiliriz. Burada dünya, üzerinde yaşanan gezegen olarak anlaşılmamalıdır elbette. Gençlerin dünyası, sanat dünyası deriz ya bazen bir tanım olarak, kişi olarak insana ait bir yaşam dünyasından da bu anlamda söz edebiliriz. 

Çizim: Özge Ekmekçioğlu

Bir yaşam dünyasına sahip olmak doğaldır ki çok sayıda yargıya, önyargıya, kalıplaşmış inanca ve buna bağlı olarak belli durumlarda belli tutumlar takınmaya zorlar bizi. Ötekini dinlerken bu yargı ve önyargılardan oluşan bir duyusal süzgeç kullanmaya, her duyduğumuzu, her gördüğümüzü ilk defa duyuyor ve görüyor gibi değerlendirmeye kalksak hayat gerçekten çok zor olurdu. Dinler, ahlâk kuralları, gelenekler, devletin düzenlediği yasalar bir yandan insanın ‘özgürlüğünü’ kısıtlarken, diğer yandan hayatımızı nasıl yaşayacağımızla ilgili bize yol gösterir. Kolaylaştırıcı etkenler olarak…

Ama karşımızdakini yargılarımızdan oluşan gözlüklerin gösterdiği gibi görürsek, yine yargılarımızdan oluşan kulaklıklarla dinlersek ve bunları mutlak gerçeklikler olarak kabul edersek, ötekini gerçekte nasılsa öyle anlayabilmemiz mümkün olmaz. Husserl böyle durumlar için ‘paranteze almak’ dediği bir yöntemden bahseder. Bütün düşünce ve yargılarımızı ve bununla ilgili her şeyi bir kenara koyup “doğrudan şeylerin kendisine yönel!” der bize. Ötekini nasılsa öyle ancak bu şekilde anlayabilir, onun ‘yaşam dünyası’nın içine girebiliriz. Buna ‘fenomenolojik indirgeme’ adını veriyor Husserl. Bilinç dediğimiz şey hep bir şeyin bilincidir çünkü. Bir şeye, bir insana ‘yöneliriz’ – intentionality, yönelimsellik kavramını Freud’un da hocası olan Franz Brentano’dan ödünç alır Husserl ve fenomenolojinin kurucusu olur. 

Hayatı ve felsefeyi – belki de aynı şeydir ikisi, kim bilir? – değiştiren büyük bir adımdır bu kimilerince. Geçen hafta ucundan dokunduğumuz ‘yeni fenomenoloji’nin kurucusu Hermann Schmitz de Husserl’in bir takipçisidir.

Hadi bir kişisel gelişim tavsiyesi ile bitirelim bu yazıyı: 

Ötekini anlamak kendini bir kenara bırakmakla mümkündür…