Şampiyonluk derbisi izlenimleri

Fenerbahçe zindanında 11 cesur yürek, bir 'aslan' ki, Fatih Terim...

13 Mayıs 2012 Pazar, 16:33
Abone Ol google-news

Yılın müthiş derbisi... Eskinin fanatik Galatasaraylısı olarak gitmekle gitmemek arasındaydım maça... Ama canımın son anda “anneler günü” armağanı oldu bana... Biletimi çantama özenle yerleştirdim. “Ama çok sert geçecek, çok olaylar olmasından da korkuluyor” uyarıları arasında “laci” kot pantolonumu, “laci” tişörtümü giyindim. “Hay allah sarı bir tişörtüm bile yok!..” Üşürüm diye “kırmızı” polarımı alacaktım, ama ailemin kaygıları nedeniyle “rengini belli etmeyen”  polarımı aldım. Aslında elimin kırmızıya uzanmasındaki amacım “dostluğu üstümdeki renklerde pekiştirmekti”... Biraz hurma, biraz ceviz, minik bir şişe su çantama attım ve adeta pikniğe gidiyormuşcasına bindin metrobüse... Vav, mentobüsün içi “sarı...”, “lacivert...”...

Metrobüs köprü girişine yaklaşırken bir anda metrobüsün içi karıştı, ana-avrat küfredenler camlarını kırarcasına yumrukluyor, kimileri ise “Kaptan dur, kapıları aç” diye bağırıyordu. Son anda gördüm, sağ tarafta bariyerlerin arkasında beş GS formalı genç, elleriyle metrobüse doğru işaretler yapıyor. İçerdekiler ise metrobüsü durdurabilse onlara gününü kesin gösterecekler. Tabii onları sakinleştirmek bana ve birkaç aklıselim FB’liye düştü. Birkaç dakika geçmeden metrobüs yine sallanmaya, camlar kırılırcasına dövülmeye başlandı. Ne oluyor, demeye kalmadan oturduğum camın yanında GS bayrakları dalgalandıran gençlerin içerisinden sarktığı birkaç otomobil belirdi. Küfürler gırla, metrobüsün içindeki insan seli sanki yok etmek istercesine o otomobillere doğru akıyor... Ben bir yandan “sakin olun, sakin olun” diye onları yatıştırmaya çalışıyorum, bir yandan ise gönlümdeki kır çiçeklerini atıyorum camdan dışarı, Kadıköy yakasında korkusuzca dolaşan  bu “cesur yürekli” Cim Bom Bom’lulara...

Stada varmadan üçüncü bir tufan kopuyor. Onlarca polis aracı içinde birkaç GS bayrağı taşıyan otomobil. “Ne var bunda; Ne bu şiddet” diye içimden geçiriyorum, bir yandan da, FB’lilere “Sakin olun, sesiniz kısılacak, maça saklayın sesinizi” diyorum. Bazıları susuyor, ama o da ne bu kez sol yanımızda Galatasaraylı futbolcuları taşıyan kara camlı otobüs... Yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyorum. Hani camdan GS futbolcuların yüzünü görsem var ya her şey ortaya çıkacak. İyi ki görmüyorum. Elimi kaldırıp onlara el sallamak istiyorum. Ama silkelenip kendimi kendime getiriyorum. Acaba böyle bir şey yapsam ne olurduyu düşünemiyorum bile. Benimle birlikte maça gelen iki dostum var, onlar Fenerbahçeli. Genç, birbirinden sevimli iki insan. Onların gözleri benim üstümde... Bense sakin, tüm duygularımı, düşüncelerimi dağlamışım, sadece derbiyi izlemeye gidiyorum. Hem de, ömrü hayatımda ilk kez “Fenerbahçe zindanı”na...

Stada çıkan tüm yollar ana baba günü. Güçlükle maçı izleyeceğimiz türbüne ilerlerken “has FB”li yeğenim Nuri beni görüyor, “Abla sen burda, bak karışmam ha...” diye bana takılıyor. Ben de hemen onun boynundaki atkıyı alıp “bak maçtan sonra da vermem” diyerek boynuma geçiriyorum. Sonra Gökhan, arkadaşları... Hepsi biliyor benim Cim Bom Bom’lu olduğumu... İşi şamataya vuruyorlar. Gönlümden geçeni onlara da söylüyorum. “Ben her zaman mazlumun yanındayım. Bu kez Aziz Yıldırım için şampiyon olmanızı istiyorum” diyorum. Gökhan, bana, “İşallah ayağın uğurlu gelir” diyor. Şeytan sanki kafamı işgal ediyor, bir ses beynimde uğulduyor: “Bakalım kime uğurlu gelecek”...

Onlar bu arada beni adeta derdes edip kalabalığı yararak maçı izleyeceğim kapıya kadar götürüp, “Abla dikkatli ol, GS gol filan atar sakın havalara zıplama, rengini belli” etme diyerek içeri tıkıyorlar. Yerim güzel, alt tribündeyim. Onlar üstte oldukları için üzgünler. Şampiyon olacakları için sahaya inemeyeceklerinden yakınıyorlardı. Ne var ben de inerim, diye düşünüyorum. Bir derbiyi, üstüne üstlük şampiyonluk derbisini yaşamanın tüm keyfine kendimi hazırlamış durumdayım. O anda bir küfür başlıyor. Bir anda bütün stad da, aynı küfür ve marş devam ediyor. Stad tıka basa dolu... Karşıda solda küçük bir köşe boş. Orası GS’liler için miş... Gözüm hep ordaydı, ama maç boyunca boş kaldı. Sonra birkaç Fenerli girip oturdu.

Önümde küçük bir çocuk ve annesi. Onların önünde delişmen, yerinde hiç duramayan, zıp zıp zıplayan, adeta bir adımda stada atlayabilecekmiş gibi maçı tüm heyecanıyla yaşayan, arkadaşları tarafından güçlükle yatıştırılabilen, oturtulan, yaptığı her küfürden sonra dönüm etraftaki kadınlardan özür dileyen Karadenizli bir delikanlı... Tüm tribünler hop oturup hop kalkıyor, çoğu küfürlü marşlar, sloganlar, ıslıklar, totemler... Sahanın iki yanında destek yazısının yazılı olduğu Aziz Yıldırım portreleri asılı... Bu toblo tüm maça damgasını vuruyor...

İlk yarıda tüm basın mensupları GS kalesinin arkasına konuşlanmış. Bu stattan GS hep yenilerek çıkmış ya... Yine atılan golleri çekecekler. Onlar da haklı, tüm stad sarı-lacivert. Seyirci muhteşem. Ben ise tüm takımlara yenilmek umrunda bile olmayan, ama tüm gücüyle GS maçına kilitlenen Fener’in yine böylesine bir seyirciyle galip olabileceğini, ama Fatih’i düşünüyorum... Şimdiki GS’li futbolcuların çoğunu bile tanımıyorum, ama Fatih Terim’le her yol açılır, her zaman umut vardır...

 

Ya kadınlar...

Ayağa kalkıp yanımdakinin omuzuna elimi koyuyorum, biryandan onlarla birlikte hopur hopur hoplarken Fenerliler’in hep bir ağızdan söylediği “Seninle ağlarız, seninle güleriz” şarkısına katılıyorum, gözlerim biraz önce sahaya çıkarken ve tüm maç boyunca da süreceği gibi analarına-avratlarına on binlerce küfürün savrulduğu “11 cesur yürekte”...

Bazı sloganlara da katılıyorum. Hoş da oluyor, herkesin sloganı sonuçta kendine... Onlarla birlikte totem yapıyorum. Bazı erkeklerin küfürlerine aldırmıyorum artık, çünkü dönüp etraftakilerden en azından özür dilemeleri güzel... Ya kadınlar... Onların bazılarının stadda daha da iğrenç olduğuna şahit oluyorum. İşin kötüsü onlar dönüp etraflarından özür bile dilemiyorlar... Yanımdaki kadına bakıyorum, çok da güzel bir kız aslında, ama ağzını doldurup, doldurup bağırınca nasıl da çirkinleşiyor...

Dört bir tarafımda stresini kusan insanlar ve şiddet... Bir saatten sonra tam bir gözlemci gibi etrafı seyrettiğimi farkediyorum. İnsanların halini... Maç mı? ikinci yarı başladı bile... Tam karşımda “İnananlar kazanır” pankardı... “Doğru” diye düşünüyorum, nedense hemen ardından da, “Fatih Terim” geçiyor yüreğimden.... Hemen sol yanında ise “Siz yüreğinizi koyun, biz canımızı verelim” pankardı asılı...

Seyirci gerçekten canını verecek kadar heyecanlı... Saha da ise hiç bir heyecan yok (bu tamamen benim yorumum)... Oysa bu şampiyonluk maçı. Yaşanan sinir harbinin dışında bir şey yok. Ben kıran kıran bir maç, bol da gol bekliyorum. Hadi sarı kırmızılılar topu aralarında gezdirsinler, ama ya sarı lacivertlilerin neyine böyle bir oyun. Buldun mu topu son sürat karşı kalede olmalısın... Ah bu seyirci bizim olsa, diye düşünmeden edemiyorum. İki takım da aslında benim beklentimin altında. Ama GS’lılar daha iyi. Niye mi? “FB zindanı”nda, böyle muhteşem bir seyirciyi arkasına almış bir takım karşısında daha rahat oynuyorlar, ezilmiyorlar, dik duruyorlar en azından... Böyle bir seyircinin karşısında, özetle Fenerbahçe cehenneminde 11 cesur yürek, bir ‘aslan’ ki, Fatih Terim... Böyle bir ortamda oynamak gerçekten yürek ister. Galatasayarlılar köşesinden bakıldığında, en güzel adam da, 5 dakikalık maç uzatması sırasında gol olması mühtemel bir-kaç FB atağını engelleyen kaleci Muslera...

Seyircinin, “siz yatmaya alışkınsınız” eleştirileri ve küfürleri GS’lileri hedef alırken orta hakem Cüney Çakır’da onlar kadar ana-avrat küfürlerin hedefi oluyor. Sanırım bir maçta en çok “sarı kart” gösteren hakem olarak rekor da kırıyor... Ve peş peşe gelen kırmızı kartlar... Etrafımdaki stres ve şiddeti izlerken adeta 50 bin kişiyi sırtımda taşımışım gibi yorulduğum maç sırasında, bir cesur yürek de bu hakem, diye düşünüyorum. Böylesine stresli maçı yönetebilmekte yürek ister doğrusu...

Bir seyircinin GS’li futbolculara, “anneler gününde ananızı .........z” sözü beynimi oyuyor... Ve 5 dakikalık uzatmadan sonra maçı bitiren düdük çalıyor. Fatih Terim’in deyimiyle 1. olarak gelen Galatasaraylı futbolcular ve yöneticiler 18. kez “şampiyon” olarak bir anda Fenerbahça Şükrü Saracoğlu Stadı’nın göbeğine akıyor. Sahanın etrafı polisler ve özel güvenlikçilerce sarılıyor. Fenerbahçe seyircisi üzgün, mutsuz, kahrolmuş, GS’lıların sevinci bazılarını daha da çileden çıkarıyor. Polis ve özel güvenlik GS’lilerin etrafını sarıyor. Her şeye rağmen ortada mutluluk yaşanıyor kısa bir süre de olsa, bu arada birkaç kişi bir şeyler fırlatmaya çalışıyor, saldırıyor. Seyircinin çoğunluğu ise “Fener buraya, Fener buraya” diye kendi takımını teselli etmeye çalışıyor. Sahaya inmeye çalışan bazı kişiler dikkat çekiyor. Bir özel güvenlik görevlisi koşarak gelip, tam bizim maçı izlediğimiz tribünün önündeki birini jopluyor ve işte o anda ortalık bir anda karışıyor. Sol tribünden birileri aşağı inmeye çalışıyor, sandalyeleri kırıp sahaya atıyorlar. Bu arada karşı sağ tribün de karışıyor. Polisler ve özel güvenlik de oraya saldırınca iş iyice büyüyor. Bu kez güvenlik önde, seyirce arkada kovalamaca başlıyor.

Sahaya inenler müthiş dayak yiyince, tribünlerdeki seyircinin tepkisi iyice yükseliyor. “Vurma, yapma” diye güvenlikçilere bağırıyorlar, küfür ediyorlar. Diğer polisler engel olmaya çalışıyor, ama fevri olarak bir polis çıkıp birini jopluyor ve yatışacaksa da olaylar iyice büyüyor. GS’liler polis ve güvenlikçilerce oluşturulan ara koridordan odalara alınıyor. Şükrü Saracoğlu’na tam bir kargaşa hakim oluyor. Tüm bu kargaşanın ortasında nereden çıkıyorsa bir Galatasaraylı sahanın tam ortasında durup meşaleyi havaya kaldırmış kutlama yapıyor...

Ben öylesine bunları izlemeye ve telefonumla kaydetmeye dalmışım ki, genzim yanıyor.  Maç sırasında yakılan meşalelerin etkisi herhalde diye boğazımı sıkıyorum. Bir de bakıyorum ki etrafımda kimse kalmamış, herkes kaçmış. Polis gaz bombası atmış tribünlere doğru...


Suçlular...

Ben bir Galatasaraylıyım, ama tarafsız değerlendirmem gerekiyorsa “olayların bu kadar büyümesinde bazı özel güvenlik görevlileri, bazı polisler ve de Başbakan’ın emriyle kupayı vermek zorunda kalan Futbol Federasyonu suçlu”. Elbetteki saldırgan seyirciler var, ama etrafımdaki çoğu insan her ne kadar küfür ediyor olsalarda aklıselim davranışlarına da şehit oldum. Saldırgan özel güvenlikçiler ve polisler de diğer arkadaşları gibi sakin davransaydı, pek çok çocuğun da aralarında bulunduğu seyircilerin üzerine gaz bombazı atmasaydı olaylar bu kadar büyümeyecekti, tepkiler yükselmeyecekti... Ya aklıselim davranmayıp 50 bin seyirci sahaya inse...

Yenmekte, yenilmekte var. Şampiyon olmakta, olamamakta var. Ne zamanki yeneni kutlayabilmeyi başarıyorsak işte o zaman gerçekten medeni olmayı başarmışız demektir. Ve yöneticiler, Futbol Federasyonu da dahil buna. Dirayetli olmak, yönetmeyi bilmek, anında çözümler üretmeyi, sorunları çözücü olmak zorundalar... Malesef tüm bu olaylar sırasında onlar ortalarda yoklardı. Onlar sahaya hakim olsaydı, şiddet staddan dışarlara taşmayabilirdi...

Sezon boyunca ve maç öncesi ortamı geren spor yazarları, bazı spor gazeteleri de yaşanan şiddet olaylarının suçlusu. En aklıselim davranması, toplumu şiddetin dışına çekecek olanların başında onlar geliyor çünkü...

 

Sokağa taştı

Biber gazının etkisiyle yalnız kaldığım tribünden koşar adım çıkıp, stad dışına çıkmaya çalışan kalabalığın arasına katılıyorum. Beraber maçı izlemeye gittiğim Ersin ve eşi hem üzgün, hem çıkan olaylardan tedirgin. Bir an önce oradan uzaklaşmak için Ersin bir eliyle eşini, bir eliyle de benim elimi tutuyor. İnsan seli içinde merdivenleri iniyoruz. Bağıran, çağıran, kızan insanlar. Herkes, polisin, güvenlikçilerin davranışlarına kızgın. Onları bir yandan sakinleştirmeye çalışıyorum. “Yavaş olun çocuklar var, ezilecekler...”

Dışarısı ana-baba günü. Dışarda da biber gazı atılmış, lokantalarda oturanlar, herkes berbat halde. Tepkiler iyici artıyor. Gemilere giden yolu polis kapatmış, onu görünce geri dönüyoruz, metrobüs tarafına yürümeye başlıyoruz. Bu kez sağ tarafta birikmiş bir grup polis, tüm tepkiler onlara yoğunlaşıyor. Yürümekte zorluk çekiyoruz. Etrafımdakilere, “Tamam dediğiniz her şeye katılıyorum. Ama çocuklar var. Yine bomba atarlarsa bu çocuklar ezilir. Susun ve bir an önce burayı boşaltın” diye bağırıyorum. Önüm açılıyor. Elimde çocuk var sanan kenara çekiliyor. Yol verin, diye. Koskaca bir grup halinde köprünün üzerinden geçiyoruz otobüslere ulaşabilmek için... Yine polislerle karşı karşıya düşüyoruz. Bir grup genç polislere tepkilerini dile getiriyor. Sakinleştirmek ne mümkün. Biraz ileride aynı gençler hemen önümüzde, şampiyonluğu “0-0” gibi bir skorla kaçırmayı henüz hazmedememiş halde avaz avaz bağırıyor: Bir Galatasaraylıyı elime geçirsem kıtır kıtır doğrarım...

Ben “stresli ve şiddetli” insanlar arasında tüm duygularımı yitirmiş, sadece sakinleştirme modunda yürüyorum. Bu sözler bir kulağımdan girip, diğerinden çıkıyor. Ersin ise tedirgin halde elimi tutmuş beni başka bir yana götürmeye çalışıyor. Sonunda metrobüse ulaşıyoruz. Gazın etkisiyle ayılanlar, bayılanlar. Deli fişek bir grubun bindiği metrobüse binmiyoruz. Bir boş metrobüse binip, oturuyoruz. Bir anda doluyor. Öyle ayarlama yapılmış ki, onlarca metrobüs gelenleri bekliyor. Art arda insanlar doluyor ve otobüsler kalkıyor. Herkes sinir içinde, polisin davranışlarına tepkili. Sadece Fenerbahçe seyircisinin olduğu bir ortamda böylesine olayların çıkarılmasının tepkisi güvenlikçilerde yoğunlaşıyor...

İlk durakta bir anda ortalık karışıyor. Galatasaray forması giymiş biri ortaya çıkmış, sevinç gösterileri yapıyor. Karşılıklı atışmalar yaşanıyor. Kapıları açmasını söylüyor birileri şoföre, aklıselim olanlar ise “hiç durma, kapıları açma, devam et” diye bağırıyorlar. Kapılar açılmıyor. Biz uzaklaşırken yanlış yerde ve zamanda kutlama yapmaya başlayan kişi müthiş dayak yiyor.

Gelen her durakta sayıları artan Galatasaraylılarla karşılaşıyoruz. Allahtan şoförümüz akıllı, hiç bir durakta durmuyor ve kapıları açmıyor. Ama duraklardan geçerken müthiş bir gürültü kopuyor. Kapılar açılsa her durakta savaş çıkacak. İçeridekileri sakinleştirmek zor oluyor. Köprüye yaklaşırken ise şampiyonluğu kutlamak için Taksim’e giden konvoylar çıkıyor ortaya. Konvoydakilerle metrobüstekiler bir birlerine el-kol işaretleri yapıyor, yazamayacağım küfürleri haykırıyor. Zincirlikuyu’da duracağını sanıyordum, şoför gerçekten akıllı orada da durmadan Avcılar’a doğru sürüyor. İşte Mecidiyeköy. Meşaleler sarı-kırmızı aydınlatmış her yeri, trafik tıkanmış. Otobüstekiler söyleniyor: “Sanki gol attı”, “Kutlama yapmayı da beceremiyorlar”, “Biz olsak nasıl konvoy yapardık. Bak kutlamayı görselerdi...”

Eyvah... Mecidiyeköy durağı silme GS formaları giymiş insan dolu. Haykırışlar yükseliyor. Tabii dışarıdakiler de suçlu, onlar da el kol işareti yapıyor. Bunlar da, onları içeri davet ediyor. Şoföre, “Aç kapıyı, aç kapıyı gelsin içeri” diye bağırıyorlar. Bazıları olay çıkmasın diye kapıların açılmamasını istiyor. İnecekler varmış, mecburen kapılar açılıyor... Bağırtılar yükseliyor. Ama ön kapıda çok kaliteli birkaç FB’li var, yol boyuda arkadakileri sakinleştirmeye çalıştı. İnenlerin ardından içeridekilerin çağırdıkları değil, ama üç-beş iri kıyım, yakışıklı, üstlerinde GS forması bulunan genç bindi. Oldukça sakin, efendi insanlar. Öndeki FB’lilerden biri, geriye sakin olun işareti yaptı eliyle. Zaten binen GS’liler de umursamaz havada. Kapılar kapandı. Biraz uğultu vardı, ama bu kez dayanamadım dönüp onlara: “Burda suçlu olan kimse yok. Böyle bir seyirci hangi takımda var” diye sordum. Birkaç kişiden “Hiç kimsede” yanıtını alınca da bir futbol eleştirmeni havasında açtım ağzımı yumdum gözümü: “Bakın böyle muhteşem bir seyirciye böyle bir takım layık mıydı? Gözünüzle gördünüz, iyi oyun oynadılar mı? Hayır. Üstüne üstlük şempiyonluğa ulaşılacak maçta. Sahada futbol yoktu. Tamam Galatasaray, topu birbirine atsın, oyalama yapıp, son dakikayı beklesin. Ama Fenerli futbolcuya  sayı lazım. Bunun içinde gol otması lazım. Topu ayağına alanın karşı kaleye koşması gerekmez mi?..”

Haklıydım. Maç yorumları başladı. Takımın ne kadar eksik olduğu, Semih’in zaten işe yaramadığı, Orhan’ın hiç oynayamayacağı bir maçta oynadığı (yeni futbolcuların hiçbirini tanımıyorum, bu bir itiraf) vs vs. 

Sonra da yorumlar geldi medya eleştirilerine dayandı. “Olaylara güvenlikçiler yol açtı, ama yarın medya hep FB seyircisini suçlar, öyle yazılar yazar” diye kaygılar dile getirildi. Gazeteci olduğumu söylemedim, ama “sanmıyorum gözleri görmedi mi. Elbette görenler vardır. Tarafsızca yazarlar” dedim. Tam bu sırada ineceğim durağa geldiğim için “iyi akşamlar” diyerek ve yorumları geride bırakarak indim. Eve geldiğimde ailem beni, ‘gözün aydın’ diyerek mutluluk sarmalıyla karşıladı, ama ben tüm olayları yaşamış birisi olarak çok mutlu değildim... İlk kez şampiyon olmak umrumda değil... FB olabilirdi, ben ona da sevinirdim böyle bir ortamda...

Çok yorgundum. Onbinlerce Fenerbahçeli’nin arasında bir Galatasaraylı olarak (belki benim gibi olanlar da vardır) yaşadığım şeyleri komik yanlarıyla tasvir ederek onlar biraz güldürdükten sonra 50 bin kişinin yükü omuzlarımda bir halde yatağın yolunu tuttum...