‘Sansürle pazarlık edilemez’

Kendi zorluklarını aşamayan bir çiftin yaşama tutunma çabasını anlatan Gece filminin yönetmeni Erden Kıral, bu toprakların dertlerini iyi biliyor, onları deşifre ediyor. ‘Modern bir arabesk yaptığımı düşünüyorum’ derken Yılmaz Güney’in sözlerini hatırlatıyor: ‘Umut umutsuzluğun içindedir.’

23 Kasım 2014 Pazar, 12:48
Abone Ol google-news

Erden Kıral’ın “Vicdan” filmi Hasan Özkılıç’ın iki öyküsünden senaryolaşmıştı. Şimdi de yine yazarın “Gece” isimli kitabı beyazperdede. “Vicdan” filmi sonrası İzmir’e gidiş gelişlerinde köyleri boşaltılan Kürtlerin İzmir’in çeperinde koyu bir yoksulluk içinde yaşayışları Kıral’ı daha çok etkilemeye başlamış. Hatta Özkılıç’a bunun romanını yazmasını önermiş.

Nurgül Yeşilçay, Mert Fırat, Nur Sürer, İlyas Salman, Vildan Atasever’in oynadıkları film için, “Ortaya epik bir roman çıktı ve ben de bunu kendime göre filmime uyarladım” diyor Kıral. Zaten zihninde görüntüler oluşmaya başlamış o dönem. Zorunlu göçle İzmir, Mersin, Adana’ya gelen Kürtlerin hikâyelerine, şehrin cadı kazanında dağılışlarına odaklanmış sonrasında.

“Alt metinde Kürt meselesi var” diyor Kıral, öte yandan da “İnsan mutlu olmadan sevebilir mi?” sorusuna yanıt arıyor. İşte anlattıkları...

- Şehir büyük, ışıkları göz alıyor. Ama görünmeyen yüzlerinde farklı yaşamlar var. Nasıl bir anlatımı tercih ettiniz?

Varoşlarda Romanlarla birlikte yaşıyor Kürtler. Koyu bir yoksulluk var. İzmir, sadece Kordon boyu değil ki... Başka hayatlar yaşanıyor arkasında. O yüzden modern bir arabesk yaptığımı düşünüyorum. Pavyonda çalışan bir kadının hikâyesini kazıdığınızda, altından Kürt meselesinin çıktığını görüyorsunuz. Tabii bu dertleri metaforlar ve ima yoluyla anlatmaya çalıştım. Zaten politik filmlerde hiçbir zaman bayrak sallamadım.

- Aslında bu da çok eleştirildi. Sinema eleştirmenleri politik konuların yan hikâyeler olarak zayıf kaldığını, sizin yalnızca etrafında dolaştığınızı söyledi. Neden bu yolu tercih ettiniz?

Aslında tek bir hikâye var. Açlık grevi, paralel bir hikâye değil mesela filmde. Oradaki iki kardeşin duygusal bağını anlatıyorum. Örgütleri, eylemleri, nedenlerini araştırmıyorum. Bu yaşananları, dört kardeşin yaşadıklarını anlatabilmek için araç olarak kullanıyorum. Çünkü filmin derdi, aile olmaya çalışan ama bir türlü olamayan insanlar.

Sınıfsal çelişkiler

- Karanlık bir hikâye bu. Gündüzü görünmüyor, umutsuzluk çok baskın.

Sanatın görevi karanlığa fener tutmak. Yılmaz Güney’in “Umut” filmi de eleştirilmişti, Yılmaz da “Umut umutsuzluğun içindedir” demişti. Ben de böyle düşünüyorum.

- Yeşildere’den çıkıp Türkiye’ye baktığınızda nasıl bir panorama görüyorsunuz?

Sınıfsal çelişkiler çok keskin. Sert bir hayat var. O yüzden filmin kurgusu da böyle oldu. Bir film, yaşamı değiştiremez. Ama insanlara sorular sordurabilir. Bu soruları doğru okuyabilmek çok önemli.

- Önümüzdeki süreçte de silikozise yönelik bir film için çalışmaya başlamışsınız bile. Nedir hikâyesi?

Evet silikozisi anlatacağım; her şeyi hazır. Ama başlamak için zamana ihtiyacımız var. Senaryosunu Fatih Altınöz yazdı. Tedavisi mümkün olmayan, yüzlerce kişinin yaşamını yitirdiği bir iş cinayeti bu. Memleketlerinden İstanbul’a geliyorlar, hastalanıyorlar, köylerine dönüp ölümlerini bekliyorlar. Bu gerçekliği bir öyküyle anlatacağım. Ezberbozucu bir öykü bu ve gerçek hikâyelerden besleniyor.

Yeni bir anlatım

-Türk Sineması’nın 100. yılını kutluyoruz. Peki Türkiye’deki sinema üretimlerini nasıl buluyorsunuz?

Sanat maalesef vasat zevklere hitap ediyor. Yüksek sinema kültürünün inişe geçtiğine inanıyorum. Birkaç sinemacımız var Avrupa’ya uzanan ama bunun dışında kötü bir gidişat var. Hafta sonları komedi izleniyor. Bunlar da kaba güldürüler. Oyunculuk, yönetmenlik, sinematografik anlatım ıskalanıyor.

- Üretimleriniz sürüyor, yeni projeler var kafanızda. Aynı yoğunlukta devam edecek misiniz?

Sinemayı bırakmak benim için çok zor. Çünkü varoluşum sinema. Artık yapması zor ama bir şekilde sürdürmeye çalışacağım. Sinema ile hayatı daha iyi kavrıyorum. Neden kenara çekileyim ki? Artık zaten “Türkiye’nin en genç yönetmeni” olarak da anılıyorum. O yüzden devam edeceğim. Zaten yepyeni bir anlatım peşindeyim. Dil ve kendimi yenileme arayışı bu... Bazen, hep aynı filmi yaptığımı düşünüyorum. Bu çok güzel bir duygu. Konular farklı ama film aynı. Sanat çok güçlü bir anlatıma sahip...

- Zaten o yüzden erk sahibi iktidar sanat üzerindeki baskısını artırıyor. Sansür, baskı ve otosansür artıyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Sansürle pazarlık edilemez. Sansür kuruluna senaryoların yollandığı dönemde Yılmaz, cezaevinde bir gün bana, “Sansürle mücadele etmek için, sansürden geçmeyen senaryolar yazmak lazım” dedi. Ölçü budur. Sansüre karşı savaşmanın yolları var. İnandığı değerlere sahip çıkmalı insan, tepkisini göstermeli. Bir sanat yapıtı yasaklanamaz, yargılanamaz. Hukuksuzluğu sanat yapıtı yargılar ancak.