Sepin İnceer: Yüzleşmezsek delireceğiz

Eşi Okan İnceer'i Kaçkarlar'da 2018 yılında kaybeden Sepin İnceer'in "Ağıtların Tanrısı" adlı otobiyografik anlatı kitabı Doğan Novus'tan çıktı. İnceer, kitabında hem eşinin ölüme gidişini, hem büyük acısını, yasını anlatıyor hem de bu topraklarda bir hiç uğruna öldürülen çocuklara ağıt yakıyor, her bölümün sonunda çocukların acısıyla da yüzleşiyor, hepimize yüzleşme çağrısı yapıyor.

15 Şubat 2021 Pazartesi, 16:59
Abone Ol google-news

“Nasıl sabah oldu bilmiyorum. Olan bir sabah mıydı? Okan’ı toprağa bırakacağım günün sabahı var mıydı? Okan, ölü, yatakta yatıyordu. Perşembe gecesi beraber yattığımız yatakta. Sağdık ikimiz de, daha perşembe gecesi sağdık. N’oldu da pazartesi gecesi ölü ölü yattık o yatağa? Ölü olmak yetmedi, bir de salı denen o lanet günde, ölülerin bir tanesini toprağa mı koyacaktık?…” 

Bu satırlar Sepin İnceer’in… Kaybettiği eşi Okan İnceer’in ardından yaşadıklarını kaleme aldığı otobiyografik anlatı kitabı “Ağıtların Tanrısı”ndan minik bir bölüm. Kitabın her satırı darmadağın ediyor, ‘bu nasıl bir aşk?’ diye hayranlık duyuyorsunuz ve böyle bir sona kahroluyorsunuz…  İnceer’in içine yas acısı eşi hayattayken düşmüş. Yazmaya başlar başlamaz kaleminden ölümler, cenazeler, mezarlıklar dökülüvermeye başlamış, bir defasında yüksekten düştüğü için kafatası çatlayarak ölen bir kadını yazmış mesela… Ölümün usul usul kıyılarına sokulduğunu fark edemediğini düşünüyor. “Anlasayadım asla göndermezdim Okan’ı” diyor. Sansürsüz, samimi bir dille ilerliyor İnceer, sanki her şey daha birkaç gün önce olmuş, o ağlaya ağlaya anlatıyor, siz de nefesinizi tutmuş dinliyor gibisiniz okumaktan ziyade. İzledikleri filmler, gittikleri konserler, seyahatler, en sevdikleri şarkılar da var kitapta. Geri dönüp tek tek bütün şarkıları dinlemek için kitabın yapraklarını kıvırdım ben…

Okan İnceer, 27 Mayıs 2018’de, Kaçkarlar yürüyüşünde, ilk defa yaptığı ipli iniş sırasında, ipi tutan düzenek yerinden çıktığı için metrelerce düştü ve yaşamını yitirdi. Dağcı değildi, bu işin eğitimini almamıştı. Grupta iki lise arkadaşı da vardı. Onlar yüzünden dağ yürüyüşlerine merak sarmıştı. Yürüyüşü düzenleyen rehber, uçağa yetişmek için acele etti, rahat dönüş yolu yerine, zoru yani dağcılığa dair teknik bilgi gerektiren rotayı seçti. İnceer iple inerken ipi bağladıkları düzeneğin başında beklemedi, önlem almadı. Tüm bu nedenlerle yargılanıyor… Sepin İnceer, kitabında hem eşinin ölüme gidişini, hem büyük acısını, hem de “Ben Okan’ın gözlerine Allah’ı gördüm” dediği büyük aşkını anlatıyor. Eşini kaybettikten sonra Alpler’den Kaçkarlar’a Toroslar’a dağlarda aradığı şifayı, sorularına yanıt bulabilmek için Avrupa’ya, Amerika’ya yaptığı yolculukları anlatıyor. Farklı kültürlerin ölümü ve yası nasıl yaşadıklarına bakıyor, şamanlarla konuşuyor, en sonunda ölümün aslında hep yanı başımızda olduğuna ikna oluyor. İkna olmadığı tek bir şey var: Çocukların bir hiç uğruna öldürülmelerine isyan ediyor her satırında. Ceylan Önkol’a, Berkin Elvan’a, Eren Bülbül’e, Erdal Eren’e, Aylan Kurdi’ye, bu topraklarda öldürülen152 çocuğa ağıt yakıyor. Çağrı yapıyor, “Gelin bütün acılarla yüzleşelim, bir hiç uğruna öldürülen bütün çocukların yasını tutalım” diyor. İnceer’le kitabını konuştuk.

VAHŞİ BİR DİLLE YAZDIM

Kitabı okuduktan sonra kendime gelemedim. Ne diyor okuyanlar?

Herkes haliyle kendine dokunan yerden, kitabın neresi kendine konuşmuşsa oradan alıyor, farklı ama çok güzel tepkiler var. Kişisel hikâyesi sebebiyle kendisini benim hikâyemle özdeşleştirenler var. Onlar genelde sevdiği biri ölmüş insanlar oluyor. Bir de ülkeyle ilgili konularla gelenler var. Tepkiler çok iyi, ben açıkçası biraz şaşkınım, çok sahiplenildi. Hiç sansürlemeden yazdım, ana akıma uygun olsun, çok okunsun, herkes sevsin gibi bir düşüncem olmadı, öyle bir insan olmayı beceremediğim için de, nasılsa onu yazdım. Vahşi bir dille yazdım, küfür de var içinde, devlet kurumlarına, Türkiye erkekliğine, sisteme, düzene ağır eleştiriler de var, bu nedenle geniş çerçevede sahiplenileceğini düşünmüyordum…

Yaşadığınız şeylerin hepsi olağanüstü… Ne hissediyorsunuz şimdi, iyi geldi mi yazmak?

Değişik bir his. Çok anlam yüklediğim bir yazma süreciydi ister istemez, otobiyografik bir anlatı olduğundan. Kendi gerçeğimi yazdım. Bu kadar büyük bir anlamdan, anlamsızlık sarkacının çok yoğun geleceğini biliyordum. Bekledim önce… Nerede kaldı derken, geldi (gülüyor.) Anlam ve anlamsızlık arasında salınıyor gibi hissediyorum. Anlamlı gelen ne onun da adını koyamıyorum ama benim için çok anlam yüklüydü. Şimdi yer yer bu büyük anlamın arkasından çok büyük bir anlamsızlık hali geldi, geliyor. Bu anlamsızlık hissi yoran da bir şey de yapacak bir şey yok.

GÖZLERİNDE ALLAH'I GÖRDÜM

Okan ve Sepin’in aşkına hayranlık duyuyor insan. 16 yıllık birlikteliğinizde aşkınız hiç sönmemiş. Nasıl başardınız bunu? Sırrı neydi sizce?

Az bulunur bir şey olduğunu içindeyken o kadar anlamamıştım. Okan öldükten sonra çok insandan duydum, ‘biz böyle bir şey görmedik’, ‘böyle bir şey yaşamadık’ diye. Hatta, ‘çok şanslısın, hayat boyu böyle bir şey yaşamayanlar var’ gibi teselli cümleleri de çok duydum. 

Bense ‘neden olmasın ki’ diyorum. Bu değilse yaşayacağımız biz neyi yaşıyoruz? Ben de onu anlamaya çalışıyorum. Aşk olmayacaksa ne yapıyoruz ki burada? Ne, aşk kadar anlamlı olabilir? Bundan sonraki kitapta bir aşk hikâyesi yazmak istiyorum. Bunu, aşkı yaşamayacaksak, ne yapıyoruz biz burada? Başka ne var ki? Bu noktadayım. Benim bildiğim bir adamla yaşanan aşk. Ben onu iyi biliyorum, yani ne mutlu ki bana hakikaten bir adamla yaşanabilecek en güzel şeylerden birini yaşayabilmişim. O sebeple benim ağzımdan sevgiliyle yaşanan aşk diye çıkıyor, âşık olmayacaksak, bu gündelik hayatımızın bir parçası olmayacaksa ne yapıyoruz ki burada diye çıkıyor. Ama ille de konuyu bir adamın aşkına bağlamak istemiyorum, ben sadece bildiğimden konuşuyoruz, bambaşka aşklar da var illa. Ama hakikaten böyle bir şey yaşamayacaksak ne yapıyoruz ki burada? Benim için soru bu aslında. Aşk yoksa ne var ki? Asıl soru bu.

Haklı bir soru sizinki ama çok da yok sizinki gibi bir aşk…

Bilemiyorum. Biz de her gün çiçekler, böcekler, romantik yemekler… Hiç öyle bir hayatımız yoktu. Herkes gibi çocuklarla, işinde gücünde insanlardık. Ama kelimelerle nasıl anlatacağımı bilmiyorum, hakikaten Okan’ın gözlerinde ben başka bir şeyi görüyordum. Ölüm ilanında da yazdım, kitapta da yazdım, Allah’ı görüyordum, birçok kere ona da söylemiştim bunu. Nasıl diye sorarsanız, vallahi bilmiyorum. Bilsem de reçetesini yazsam keşke… Ben öyle romantik falan da değilimdir… Çok severim, çok çok severim, ama romantik bir insan değilim.

FİLM OLMASINI İSTERİM

Kitabı okurken filmi yapılsa keşke dedim…

Bunu çok söyleyen oldu, ne enteresan. Birkaç yönetmen arkadaşıma kitabı gönderdim. Keşke olsa, çok mutlu olurum. Okan film izlemeyi çok severdi. Ben hiç bilmem, takip etmem çok. Okan çok izlerdi, deli bir iştahı vardı sinemaya karşı, onun için isterim. 

Çocukken hamburgercide karşılaşmanız çok ilginç. Sonra iş yaşamına yeni başladığınızda karşılaşıyorsunuz...

Bizim onu sonradan fark etmemiz daha da ilginç. O karşılaşmalar çok garip… Kitapta da anlattım. O karşılaşmalarda bahsi geçen Sidem’le bunu yazdığımı konuşurken hatırladık o anı, bayağı güldük. Hayat tuhaf.

Kızmış mı size, iki kere karşılaşıyorsunuz, arkadaşınız onu tanımayınca siz de gülüyorsunuz…

Hiç öyle şeylere kızmaz Okan. Biz bu iki karşılaşmayı konuşurken ona değil Sidem’in onu tanımamış olmasına gülerdik, Sidem bana bunu anlatıp anlatıp duruyorum diye çok kızardı. Asıl komik olan oydu.  Okan çok az konuşan, “cool” bir adamdı, takılmazdı hiç öyle şeylere de…


"Okan ölmeden önce Türkiye’yi açık mezarlık gibi çizmişim, kendi mezarımı çizmişim, bir adam mezarı çizmişim… Hep ölüm ve yas çıkmış. Yani şunu demek istiyorum, kendi kişisel yasım değil ki konu. Ben kendimle alakalı çok çalıştım, son 20 senedir, yapmadığım şey kalmadı. Bir zaman geldi, başım camdan bir tavana toslamaya başladı, sırf kendimle uğraşarak iyi olmak mümkün olmamaya başladı. Bireysel olan toplumsal olanla birleşmezse camdan tavana toslar başınız. En azından bana böyle oldu."

KENDİMİ KAÇKARLAR'A AİT HİSSEDİYORUM

İkinci dağ yürüyüşünde onu kaybettiniz, dağa gitmek nereden çıkmıştı?

İki yakın arkadaşı gidiyordu dağlara. Dağcı olarak değil de trekkingden hallice bir tırmanış yapıyorlardı anladığım. Okan da dağla özdeşleşebilecek bir insan. Çok kendi halinde, ben ne kadar sosyalsem Okan da o kadar içe dönük bir insandı. Dağın içine dönme hali, oradaki sessizlik, yüksekte olma, dağda olma hali… Nasıl Okan’ın içine işlemiş tahmin ediyorum, Kaçkarlar’a gittiğimde anladım. Hayatının o evresinde sevdiği bir şey olarak onu yapmak istemişti…

Hiç konuşmuş muydunuz dağ sevgisiyle ilgili?

Çok anlatmamıştı. Şimdi düşününce birazcık “gitme” diyeceğimden çekinmiş olabileceğini düşünüyorum. Okan’ın üzerine titreyen biri olarak hiç aklıma gelmedi, resmen akıl tutulması yaşadım o dönem. Annesi bana şunu demişti, “sen nasıl onu oraya saldın bilmiyorum.”  Bir yandan da “gitme” desem gitmeyecek bir adam da değildi.

Sonra siz de gittiniz Kaçkarlara. Kitapta detaylıca var... Nasıldı?

Bir kere gittim, kendi başıma, yazın yine gidesim var. Çok iyi geldi. Anlatması zor, dağlara çok özel sevgim var, dağlara ait hissediyorum. Kaçkarlar’a ait hissediyorum. Anneannem, annem, babaannem, babam Toroslar’dan ama beni nedense Kaçkarlar çekiyor. Müziğini de çok seviyorum. Bir de dağlarla konuşuyorum ben ya da onlar benimle konuşuyor. Şimdi size anlatınca yine içim bir tuhaf oldu, bir an önce gidesim var.

KALEMİN UCUNDA HEP ÖLÜM VE YAS

Eşiniz ölmeden önce yas tutmaya başlamışsınız, eliniz nasıl gitti o en karanlık yerlere, bilinmezliğe…

Bilmiyorum. 2018’in martından itibaren özellikle, kitapta Okan ölmeden önce yazdıklarımdan diye işaretledik, adlandırdık, öyle yazılar çıkıyordu. Mesela Okan’dan önce yazdığım bir yazıda, kitaptaki ilk yazıda Berkin Elvan’ın annesinin yuhalanmasına atıf var. İsyanıma dair öyle metinler çıkıyordu, hep öldürülen çocuklarımızla alakalı. Bir yandan da zaten olan biteni görüp de onların çıkmaması tuhaf olurdu. İçinde yası barındıran çok şey yaşadık. Hep yaşamışız zaten, benim hep hissettiğim şeylerdi ama iyice ayyuka çıktı o dönem, Okan ölmeden önceki o üç dört ay, artık ellerimden yazı olarak çıkmaya başladı. Öyle bir çıktı ki ben asıl yazmak istediğim romanı bırakıp bunları yazmışım, ortaya Ağıtların Tanrısı’nın ilk metinleri çıktı. Yazarken eskiz çiziyordum, Türkiye’yi açık mezarlık gibi çizmişim, kendi mezarımı çizmişim, bir adam mezarı çizmişim… Hep ölüm ve yas çıkmış. Yani şunu demek istiyorum, kendi kişisel yasım değil ki konu. Ben kendimle alakalı çok çalıştım, son 20 senedir, yapmadığım şey kalmadı. Bir zaman geldi, başım camdan bir tavana toslamaya başladı, sırf kendimle uğraşarak iyi olmak mümkün olmamaya başladı. Bireysel olan toplumsal olanla birleşmezse camdan tavana toslar başınız. En azından bana böyle oldu.

YÜZLEŞEMİYORUZ ÇÜNKÜ...

Kaybettiğimiz o kadar çok çocuk var ki… Kitapta her birini bir bölümün sonunda anıyorsunuz. Nasıl eklendiler kitaba?

Okan ölmeden önce yazdıklarımda hep bu ülkede öldürülmüş çocuklar çıkıyordu… Kitabı yazmaya oturduğumda da çıktı. Ben Okan’ı  yazmaya oturuyordum, metinlerin içinde bu çocuklar karşılıyordu beni.  Yazarken bir şey oluyor, ben yazmıyorum, başka bir şey yazmaya başlıyor. Baktım devamlı çocuklar çıkıyor, bunu görünce bütüne eklemek istedim. Her sabah yazmaya oturduğumda bir çocuğun fotoğrafına, gözlerine bakıyordum, hikâyesini okuyordum ve kendime göre özür diliyordum. İyi ki de kitaba bu şekilde girdiler. 

O çocukların isimleri çoğu zaman sonuçlanmayan dava dosyalarında.. Şimdi sizin kitabınızdalar, onları bir nevi ölümsüz kıldınız.

Ben kimim ki? Onları ölümsüz yapacak insan ben değilim ama belki hep beraber hatırlamamızda bir payım olur. İçimden çok geldi onları kitaba dahil etmek, yazılarda kendiliğinden çıkıyordu çocuklar…

Yüzleşme belki de ana vurgusu kitabın. Türkiye acılarıyla neden yüzleşemiyor sizce? Sizin bu konuda umudunuz var mı?

Yüzleşme mümkün değilse hepimizin topluca delireceğini düşünüyorum ben. Şu an yeteri kadar delirdik zaten. Bunu, yüzleşmeyi, mümkün kılmayacaksak hepten delireceğiz. Niçin olmuyor? Biz bence aidiyet, köken deyince bir şeyleri karıştırıyoruz. Bizlerin bu aidiyet konusunu, kimlik konusunu tam anlamadığımızı düşünüyorum. Aidiyet ve köken güzeldir. Evet, nereden geldiğini bilmek çok önemli. Senin dünyaya, buraya, bu güzel gezegene ait olman için de geçmen gereken ilk kapı bu, aidiyet, ama bizdeki aidiyet tamamen taraf tutmaya yönelik bir aidiyet. Diline ait hissedersin, geleneğine göreneğine ait hissedersin, müziğine ait hissedersin, yerine, dağına taşına ait hissedersin. Müzik mesela, ait olunacak bir şey. Mesela ben Kaçkarların müziğine ait hissediyorum kendimi, Kaçkarlar’a ait hissediyorum. Bunlara ait olmak güzel ama bizler çoğu zaman körü körüne bir kimliğe ait hissediyoruz, altını asla dolduramadığımız bir kimliğe ve derinliğini bilmediğimiz o kimliğe atfedilmiş nefrete. O nefrette de taraf tutmak var. Taraf tutunca da yüzleşemiyoruz. Asıl ait olunacak her şeyi es geçiyoruz. Anneannelerimizin geleneğinden göreneğinden haberimiz yok.

Kesinlikle!

Mesela, Okan’ın cenazesini eve getirip, bir gece evde beklettim diye ‘ne cesaret’ dediler. Bu zaten yapılıyor bu topraklarda, n’oldu da bunları unuttuk. Bunlar bilinmiyor. Ait olduğunu düşündüğün kimliğe dair hiçbir şey bilmiyorsun ve sığ bir aidiyette taraf tutma ve nefret içinde boğuluyorsun. O kadar güzel şey var ki ait olunacak. Onları yaşatmaktansa nefreti yaşatırsan, aidiyetin altını derinliğini bilmediğin bir kimliğe dair olursa Trabzon’dan biri ikna ediliyor Hrant Dink’i öldürüyor. Bunların toplu delirmelerin işareti olduğunu düşünüyorum. Metafor yapmıyorum ben Türkiye’nin çok hasta olduğunu düşünüyorum.

"Okan’la buluşacağıma inanmıyorum ben. O artık Okan olarak devam etmiyor. O benim için bir insan değil artık. Çok aşk, dünyanın kendisi, yasın kendisi, herkesi sevmek, yazma aşkım falan hepsi içinde… Onun adına Okan bile denmez artık. Yanıtım böyle ama “Okan nereye gitti” sorusunun yanıtı değil. Belki de önemli olan kendi sorularımın yanıtlarını değil de bana fısıldanan yanıtları duymak..."

OKAN'LA BULUŞACAĞIMA İNANMIYORUM

Peşine düştüğünüz soruların net bir yanıtının olmasını çok isterdim. “Gitmeseydi o an yine ölecek miydi?” sorusu mesela…

Benim kendime göre bazı yanıtlarım var ama o anki özel sorunun yanıtı olmuyor o. Mesela başka bir soru da var, nereye gitti? Okan’la buluşacağıma inanmıyorum ben. O artık Okan olarak devam etmiyor. O benim için bir insan değil artık. Çok aşk, dünyanın kendisi, yasın kendisi, herkesi sevmek, yazma aşkım falan hepsi içinde… Onun adına Okan bile denmez artık. Yanıtım böyle ama “Okan nereye gitti” sorusunun yanıtı değil. Belki de önemli olan kendi sorularımın yanıtlarını değil de bana fısıldanan yanıtları duymak. Dağ da fısıldıyor, ağaçlar fısıldıyor, Boğaz’da yürürken Boğaz da bir şeyler fısıldıyor bana…Belki başka yanıtlar vardır, benim sorularıma dair olmayan ve akıllıcası onlara kulak kabartmaktır belki. 

UNUTMAK BÜYÜK YALAN

Unutmaya dair ne düşünüyorsunuz peki?

Bence hiçbir şey unutulmuyor. Kitapta çok tekrarladığım bir cümle var, “unutmak diye bir şey yok, büyük yalan o”.  Unuttuğunu sananlar hasta oluyor, benim gördüğüm o. Unuttuğunu sandığın yerden yaşamak var ama bunun depresyon olduğunu düşünüyorum. Bir de her yerin acısa da unutamamak var, aklıselim olan. Bu ikisi arasında gidip geliyoruz. Ben de bir onda bir onda salınıyorum sanırım ama asıl iş unutmama halinde daha fazla vakit geçirmek.

'Unutmazsak dayanamayız' diyenler de olacaktır. Çaresizlik var. Acı çok…

Zaten unutmuyorsun ama benim dediğim bilinçli olarak hatırlamak… Akıl verme hadsizliği yapmak istemem ama unutmamak için herkesin kendine göre kalbinden yapabileceği bir şey vardır. İlla başkasının göreceği bir şey yapmak zorunda değilsin, illa bir kitap, bir film, bir şiir olmak zorunda değil… Ben öğrencilere ödev veririm, sabah kalkıp suyu açtığında, musluktan su akması çok mucizevi bir şey, ilk suyla temasında o suyun eline değene kadar geldiği yolu bir hayal et. Çıkıp aktivistlik yapamayabilirsin belki ama suyla kurduğun ilişkiyi hayal edebilirsin. Devamlı devri daimdeki o su, bizden çok daha büyük, bizden çok daha eski o su. Belki de aktivizm budur. Bunun gibi şeyler. Unutmamaya dair, senin unutmayacağın o şey neyse, o şeyi unutmamaya dair kendinin bulacağı şeyler. Bunları biliyoruz aslında, bunları hücre seviyesinde biliyoruz.

GERÇEK NEŞE İLE BAĞIMIZ KAYBOLDU

Yüzleşmek belki de cesaret istiyor. Kuşanılan o nefret zırhını bırakmak zor, çok şeyi geride bırakmak gerekiyor belki de.

Bununla ilgili bir vaatte bulunabilirim. Bunu yapınca çok neşe geliyor, müthiş bir neşe. Yasın ikiz kardeşi neşe gibi bir şey. O yüzleşmeyi yaşadığın an hayatta başka yollarla aradığın o neşe kendiliğinden geliyor. Kendimizi çok çalışmaya, içkiye, spora, hastalık derecesinde çocuklara vererek, farklı farklı yollarla neşeyi arıyoruz. Gerçek neşe ile bağımız kayboldu. Ben o bağın buradan geçtiğini düşünüyorum. Orada çaresizlikten, acıdan ziyade çok büyük neşe var bence.

 Z kuşağı devri başka mı olacak sizce?

Bunu niye dediğinizi çok iyi anlıyorum ama asıl bizim bir şey yapmamız lazım. Konu yetişkinlerde, gencecik insanların sırtına bu yükü yüklemek yetişkin davranışı değil. Greta mesela, bana çok hazin geliyor. Minnacık bir insan bu konunun sembolü oluyor, bu çok üzücü. Konu tamamen bizde, kaçamayız bundan, dönüp kendimize bakmamız lazım, ne yapıyoruz biz burada Allah aşkına? Biz burada ne yapıyoruz diye düşünmemiz lazım. Eğitimime gelen insanlarla da bunu çok konuşuyorum, hayatlar geçiyor ama hepimizde ne yaptığını bilmeme hali var. Asla içinde olmak istemediğimiz durumlarda devam ediyoruz, tam da oradan başlamamız gerekiyor. Ben ne yapıyorum burada sorusu bence çok iyi bir soru hayatı yaşarken. Bir cevap bulmaya gerek yok, arayış bitmese yeter.

Kendi sessizliğim dahil asıl derdim sessiz kalınması diyorsunuz. Biraz açar mısınız burayı?

Derdim kendi sessizliğim, olan bitene sessiz kalmak, bu bana suç ortaklığı gibi geliyor, benim derdim kendi suç ortaklığım. Yoksa başkalarınınkiyle ne işim olsun. Kitapta birçok metinde sessizliğime ağıt yakıyorum ya, kastettiğim bu. Sessizliğime ağıt yakmam lazım, sessizliğimin de yasımı tutmam lazım. Bunu çok çok çok önemsiyorum. Bu ülkeye borcumu ödemeye ancak böyle başlayabilirim, başladım. Bitmeyecek o borç ama azalacak, inşallah.

ASLA VAZGEÇMİYORUZ, AŞAĞI BAKMIYORUZ

Son olarak bir Boğaziçili olarak, okulunuzda olan bitene ne diyorsunuz?

Meşru olmayan bir şekilde Melih Bulu’nun o makamda oturması bana akıl tutulması gibi geliyor. Aklım almıyor. Melih Bulu yetişkin bir insanın söyleyeceği şeyleri söylemiyor, Melih Bulu yetişkin gibi davranmıyor, yetişkin gibi konuşmuyor. Nasıl böyle olunur? Her gün hocalarımız, okulun öğretim üyeleri kendisine sırtını dönüyor. Bunu göre göre devam etmek nasıl bir aymazlıktır. Öğrenciler isyanda, birçok gözaltı var. Üniversite bütün bileşenleriyle direniyor, gencecik insanlar gözaltına alınıyor. Daha ne olması gerekiyor, ben anlamıyorum. Şaşkınlıkla izliyorum, üniversite solumuş, rektörlük hayalleri kurmuş bir kafa nasıl böyle çalışır? Her konuda farklı düşünebiliriz ama bazı minimumlar vardır, insan haysiyetine, insan şerefine dair. İnsanlığa dair bir konuda nasıl bu kadar farklı olunabilir, kafam almıyor hakikaten. 

En büyük hayaliymiş rektör olmak…

Bu nasıl bir söylem, senin hayalin Ankara’da bir kişinin iki dudağı arasında biat ettiğin için gerçekleşiyor ve utanmadan benim hayalimdi, gerçek oldu diyorsun. Üniversite kültüründen gelen bir insansan hayatındaki biata son vermiş olman gerekiyor senin. 

Sen seçilmedin ki… Sen seçilerek, özgeçmişinle, hak ederek gelmedin ki. Bunu sağır sultan bilirken nasıl bu cümleler kuruluyor? Her şeyi bıraktım, insan biraz kendine saygı duymaz mı? Bir insanın kendi ruhuna bu kadar ihanet etmesine de hayret ediyorum. Ruhun o senin. 

Beni ben yapan yerlerden biridir Boğaziçi. Ama vazgeçmeyeceğiz ve kabul etmiyoruz ve aşağı bakmıyoruz. Bunu böyle bilsin kendisi. 

Ayrıca rektör yardımcılığını kabul edip de öğrencilerin her sorusuna “bunu düşüneyim” diye cevap veren Naci Hocaya da selamlar buradan. Çok hazin. Boğaziçi Direnişi sosyal medya hesabındaki videoyu gözlerim dolarak izledim. Çok üzücü. Adamların kendilerine bunları yapmalarını çok üzücü buluyorum. Bir insan kendine bunu nasıl yapar, hangi mevki buna değer?