Söz değil uygulama gerek

Savaş, çatışma, ekonomik kriz, adaletsizlik, iklim değişikliği, doğal alanlardaki tahribat... Tüm bunların da etkisiyle milyonlarca kişinin evini, yurdunu terk etmek zorunda kalması...

24 Aralık 2019 Salı, 02:00
Abone Ol google-news

Günümüz, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en yoğun göç hareketine sahne oluyor. Uluslararası örgütler, aktivistler krizle mücadeleye dönük eylem planları, hedefler ortaya koyuyor. Ama birçoğu, vaatler listesinden öteye geçemiyor. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreter Yardımcısı ve örgütün Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (UNITAR) Başkanı Nikhil Seth, hedeflerin yerine getirilmesinde en büyük zorluğun politik iradede yaşanan eksiklik olduğuna işaret ediyor. 

SORUMLULUK PAYLAŞILMALI

İstanbul’da Bahçeşehir Üniversitesi’nde göç konulu bir panele katılan Seth ile söyleşideyiz. 3.5 milyonu aşkın Suriyeliye ev sahipliği yapan Türkiye’nin, Suriye’de “güvenli bölge” oluşturma, sığınmacıların buraya gönderilmesi planlarına, yeniden inşa çabalarında maddi destek sağlanmasına ilişkin BM yaklaşımlarını soruyoruz. Türkiye’nin sığınmacılar konusunda ciddi çabasının, ağır yükün farkında olduklarını söyleyen Seth, bu konuda uluslararası toplumun da sorumluluk paylaşmasının önemine değiniyor. Ancak diğer yandan da finansal destek konusunda BM bünyesindeki zorlu işleyişe atıf yapıyor. “Örgütün bir karar alma mekanizması var, Genel Kurul, Güvenlik Konseyi gibi. BM bir anlamda, taraflar arasında birleştirici ve organizatör rol üstlenerek hedeflerin sahaya uygulanması için gerekli atmosferin sağlanmasına katkıda bulunuyor. Doğrudan para veremez. Görevimiz, bu paylaşımın oluşması için siyasi ve sosyolojik ortamı yaratmak.” Suriye’deki krizin çözümünün de silahlarla değil, diplomatik çabalarla sağlanması görüşünü vurguluyor. Sığınmacıların gönüllü şekilde, ülkelerine güvenli dönüşlerinin önemine işaret ediyor.

YEREL YÖNETİMLER KİLİT ÖNEMDE

 Dünyada yabancı düşmanı söylemde, popülist politikalarda kaygı verici bir artış var. Türkiye’de de artan sığınmacı, göçmen nüfus toplumda kimi kesimde tepkilerinin merkezinde. Bu ayrıştırıcı dille nasıl mücadele etmek gerek?

Öncelikle insanların kaygıları olduğunu anlamak lazım. Demografik yapının değişmesinden, sosyal kütürel farklılaşmaya, ekonomik paylaşmada daralmaya gidileceğine pek çok konuda endişeleri var... Burada entagrasyon, topluma nasıl uyum sağlayacakları konusu kilit önemde. Kimse ülkesinden isteyerek ayrılmaz, bu her zaman zor bir karardır. Bu yüzden göç edenlerle empati kurmak gerekiyor. Gittikleri ülkelerde ötekileştirilmek en büyük sorunlardan. 

Biz BM olarak elbette dünyanın farklı coğrafyalarındaki deneyimlerimizi ülkelerle paylaşıyoruz ama yerelden bunun çözüm odaklı sürdürülmesi önemli. Mesela Türkiye’nin güneydoğusu... Suriye’den göçün yoğun olduğu bölgelere bakarsak buralarda toplumda ciddi kaygılar var. Türkiye bu noktada eğitim, istihdam konularında ciddi adımlar da attı. Göç eden kişileri ülkelere birer külfet olarak görmek yerine istihdama, eğitime katılacak, ekonomiye katkı sağlayacak bireyler olarak görmek gerekiyor. Ayrımcılığın, önyargının bitmesi için yerel yönetimlerin eğitilmesi, finansal destek sağlanması da önemli.

Türkiye’de genel olarak Suriyeli sığınmacılar konusu üzerinden göç olgusuna odaklanıyoruz. Küresel çapta konuyu değerlendirirseniz en büyük göç hangi coğrafyadan?

Afrika’dan diyebiliriz. Ve dünyadaki göçün yüzde 75’i yoksul ülkelerden yine yoksul ülkelere gerçekleşiyor. Aslında hedefleri refah ülkelere ulaşmak ama sınırları, güvenliği de aşmaları güç. Diğer yandan yoksul ülkelere uluslararası çapta yardım desteğinde de azalma var.

BM sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri 2030 için gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu hedefler yoksulluğu ortadan kaldırmak, iklim değişikliğiyle, eşitsizlikle mücadeleyi de içeren eylem çağrısını kapsıyor. 

Yaklaşık 4.5 yıl önce bu belgeye imza atıldı, kimi konularda ilerlemeler de sağlandı, kimilerinde ise değil... Mesela kimi yerde aşırı yoksulluk konusunda mücadelede yol alındı ama diğer yerde açlık sorunu kötüye gitti. Kimi yerde cinsiyet eşitliğine yönelik gelişmeler elde edildi ama diğer yandan kimi yerde kadına şiddet daha da arttı. Ama umudumuzu yitirmiyoruz, mücadelemizi sürdürüyoruz. Burada karşımıza çıkan en büyük sorun siyasi iradedeki eksiklik. 

‘ÇEVRESEL İNTİHAR ÖNLENMELİ’

 İklim değişikliği konusunda gençlerin küresel çapta eylemleri çığ gibi büyüyor. Bu, politikaların şekillenmesinde etki yaratır mı?

İklim değişikliği ile mücadele, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, korunması hayati önemde. Çevresel bir intiharın engellenmesi, geriye döndürülemez adımlardan kaçınılması gerekiyor. Ancak bu konuda uygulamalardaki sürecin ağırlığı ben dahil birçoğumuzda büyük bir tepki yaratıyor. Gençlerin eylemleri, siyasilere yönelik baskıyı artırıp itici güç olabilir. Küresel çapta bir günde 4.5 milyon çocuk, genç iklim değişikliğine karşı meydana çıkıyorsa, eyleme geçmiyorsunuz diye sesleniyorsa buna kayıtsız kalınamaz. 

Bu umut yaratıyor.