Türkiye’nin önde gelen hukukçuları Cumhuriyet’e verilen cezaları değerlendiriyor-11

Belirgin ve yoğun baskının oluşturulmasında, genel anlamda maalesef savcılıklar, yargı organları, onların yakalama, gözaltı ve tutuklama kararları, ön planda iken bir süreden beri iki farklı idari kurum, ön planı almış durumdadır; görsel medya için RTÜK, yazılı medya için de Basın İlan Kurumu... Bu iki kurum, özellikle son dönemlerde verdikleri kararlarla, “iktidardan yana olmayan” medya kuruluşlarına uyguladıkları müeyyidelerle, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde, iktidarın “baskı ve sindirme” araçları biçimine dönüşmüştür. Demokratik, çoğulcu hukuk devleti yönünde işlemesi gerekirken, tamamıyla tek yanlı, sübjektif ve açıkça hukuka ve anayasaya aykırı bir tutum izleyen kurumların önemli bir örneği de hiç kuşkusuz Basın İlan Kurumu olmuştur.

04 Temmuz 2020 Cumartesi, 06:00
Türkiye’nin önde gelen hukukçuları Cumhuriyet’e verilen cezaları değerlendiriyor-11
Abone Ol google-news

Süheyl Batum

Anayasa Hukuku Profesörü

Türkiye’de belli bir dönemden beri, genel anlamda basın özgürlüğü ciddi anlamda darbe alırken, bunun en görünür aracı, hiç kuşkusuz muhalif (daha doğrusu iktidar yanlısı olmama yolunu seçen) medya kurumları ve gazeteciler üzerindeki, inanılmaz boyuttaki baskılardır. Bu açık baskı, seçim zamanlarında, özellikle YSK ve seçim kurullarının “hoşgörüsü” sayesinde ve “belli medya kurumları” eli ile yürütülürken, seçimler dışındaki dönemlerde de gazete ve gazetecilere karşı, savcılıklar, İçişleri Bakanlığı ve bunların yeterli olmadığı anda da TBMM’nin devreye girmesi ile (örneğin İnfaz Yasası’na, son saniyede “MİT Kanunu” ibaresinin eklenmesi gibi) yürütülüyor.

Bu baskı o kadar açık ki örneğin bir yüksek dereceli kamu görevlisinin kaçak inşaatı hakkındaki iddiaların haberleştirilmesi bile, haberi yapan, yazan gazetecilerin gözaltına alınması, gazete ile birlikte terör örgütü ile bağlantılı olarak suçlanması ve üstelik bir de konuya ilişkin olarak “genel yayın yasağı getirilmesi” ile sonuçlanıyor. Ve bu ortamda, bir tek “kaçak inşaat yaptığı ileri sürülen görevli” ve bir de onun hakkında olumlu haberler yapan gazeteci ve yayın kuruluşlarına hiç dokunulmazken, haber yapan diğer gazete ve gazeteciler; yani kısaca haber alma ve verme özgürlüğü üzerinde herhangi bir demokraside görülmesi mümkün olmayan bir baskı oluşturuluyor.

İLAN VE REKLAMLARIN KESİLMESİ

Bu “belirgin ve yoğun baskının” oluşturulmasında, genel anlamda, maalesef savcılıklar, yargı organları, onların yakalama, gözaltı ve tutuklama kararları, ön planda iken, bir süreden beri, iki farklı idari kurum, ön planı almış durumdadır; görsel medya için RTÜK, yazılı medya için de Basın İlan Kurumu. Bu iki kurum da, tamamı ile “demokratik bir ülkede vazgeçilmez olan çoğulcu ortamın, buna dayalı olarak da düşünceleri açıklama özgürlüğünün, haber alma ve haber verme yani basın özgürlüğünün korunması, güvence altına alınması” için düzenlenmiş araçlar olmasına karşın, özellikle son dönemlerde verdikleri kararlarla, “iktidardan yana olmayan” medya kuruluşlarına uyguladıkları müeyyidelerle, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde, iktidarın “baskı ve sindirme” araçları biçimine dönüşmüştür.

“Demokratik, çoğulcu hukuk devleti” yönünde işlemesi gerekirken, tamamı ile “tek yanlı, sübjektif ve açıkça hukuka ve anayasaya aykırı” bir tutum izleyen kurumların önemli bir örneği de hiç kuşkusuz “Basın İlan Kurumu” olmuştur. Özellikle “muhalif” gördükleri “basın yayın kuruluşlarına” uyguladığı, gerek süreleri, gerek maddi boyutları ile “çok ciddi zararlara” yol açmaya başlayan “resmi ilan ve reklamların kesilmesi cezaları” (sadece Cumhuriyet için şimdiden 88 gün yani bir yıllık resmi ilan gelirinin dörtte biri), buna açık bir örnektir.

En son olarak da Cumhuriyet gazetesinde, 27 Mayıs 2020 günü yayımlanan “27 Mayıs’ın 60. yılı; Amaç Demokratik Anayasa Yapmaktı” başlıklı yazı için “savunma istenmiş olması” ve muhtemel bir “resmi ilan ve reklamların kesilme” tehlikesi, “acıklı durumu”, tartışılmaz biçimde ortaya koymuştur. Ve Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğü kavramının ne denli yok edildiğinin ve gazeteler üzerindeki baskıların ne denli “açık ve reddedilmez” olduğunun tartışılmaz bir göstergesi olmuştur.

YOK ETME ÇABASI

Türkiye’de kimileri 1961 Anayasası’nı beğenebilir, kimileri beğenmeyebilir. Kimileri “demokratik kurumlara yer veren en önemli anayasa olduğunu” düşünebilir, kimileri “aydın ve bürokratların, halkın iradesini sınırlamak amacıyla yaptıkları anayasa” olduğunu düşünebilir. Kimileri “1960’ı, yapılan anayasa nedeniyle 1971 ve 1980’den ayrı yere koyabilir”, kimileri bunu kabul etmeyebilir. Bu “demokratik toplumun” en belirgin özelliğidir.

Düşünceler, kanaatler ve olaylara farklı gözlükle bakma ve insanların bu düşünce ve görüşlerini kimseye baskı yapmadan, şiddeti övmeden, hakaret etmeden söyleyebilmesi, yayabilmesi ve savunabilmesi.

Oysa tam tersine, iktidarın ya da bir kesimin, örneğin 1961 Anayasası hakkındaki görüşlerinin “tek doğru” olduğunu ve dolayısıyla bu görüş dışındaki bir düşüncenin, mutlaka “demokrasi anlayışına ters düşeceğini” ya da “suça tahrik veya teşvik niteliğinde” olacağını ve bu nedenle de “idari yaptırım uygulanması gerektiğini” düşünmek, üstelik böyle bir hukuku zorlayan uygulamayı, bir sindirme ve baskı yöntemi biçiminde kullanmak, anayasaya da, düşünce ve basın özgürlüğüne de demokrasi anlayışına da açıkça aykırıdır.

Maalesef bu “bilinçli baskı, sindirme, giderek yok etme” çabası, bu denli açık ve ortada iken “demokratik sistemlerde düşünceleri açıklama özgürlüğünün yeri, önemi” ve bu bağlamda, basın özgürlüğü ile “basının demokratik toplumlardaki işlevi” gibi temel bilgileri bir kez daha açıklamanın yararsız olduğunu düşünenler olabilir.

Ancak ulusal mahkemelerin yine de böyle bir uygulamayı kolayca kabul edeceğini düşünmediğim için, yine de hatırlatmakta yarar olduğunu düşünüyorum; Her şeyden önce, günümüzde, düşünce özgürlüğü kapsamında, insanın düşünce ve bilgilere serbestçe ulaşabilmesi, -edindiği bilgi düşünce ve kanaatlerden dolayı kınamaması- ve bunları tek başına ya da başkaları ile birlikte, çeşitli yollardan serbestçe açıklayabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi boyutları yer alır.

Bu nedenle dar anlamda “düşünce ya da ifade özgürlüğü”, aynı zamanda, basın özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, örgütlenme özgürlüğü gibi birçok hak ve özgürlüğün temelinde yer alır.

DEMOKRASİ BEKÇİLERİ

Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, birçok kararında, “Sözleşmenin 10. maddesinde güvence altına alınan düşünce (ve ifade) özgürlüğünün”, aynı zamanda... başka hak ve özgürlüklerin de temelini oluşturduğuna” ve yine aynı kararlarında, yerleşik biçimde, “düşünceleri açıklama özgürlüğünün, demokratik toplumun temel dayanaklarından birini oluşturduğuna” ve ... “sadece olağan karşılanan, zararsız ya da önemsiz görülen bilgiler ya da düşüncelerin açıklanması bakımından değil, tam tersine, devlete ve toplumun belirli bir bölümüne aykırı gelen kuraldışı, onları şoke eden, rahatsız eden düşüncelerin açıklanması açısından da geçerli olduğuna”, bu bağlamda “...basına tanınan, başta hukuksal olmak üzere, tüm güvencelerin, bu bağlamda büyük bir önem taşıdığına...” dikkat çekmektedir.

Aynı şekilde AİHM, ilke kararlarında, “gazetecilerin, genel olarak toplumu ilgilendiren konularda verdikleri bilgi ve haberlerle, demokrasi (anlayışının ve uygulamasının) bekçileri” olduğunu söylemekte ve şunları da eklemektedir:

“Basın özgürlüğü, gazetecilerin belli bir ölçüde abartıya kaçmasına, hatta kışkırtıcı ifadeler kullanmasına imkân tanır”, aynı şekilde “Basın ve gazetecilik işlevi, hiç kuşkusuz, kamuoyunu ilgilendiren tüm konularda, bilgi ve düşünceleri aktarmak ve yaymak olduğu kadar, toplumun bu bilgi ve haberleri almak (elde etmek) özgürlüğünü de kapsar.

Bu ilke, tabii ki, gazetecilerin, topluma karşı olan sorumluluklarından muaf olmaları sonucunu yaratmaz. Haber ve bilgi vermek görevlerini yerine getirirken, sadece birilerini yaralamak, kötülemek amacıyla davranmamaları, gerçek olgular ve bilgilerden hareket etmeleri, gazetecilik etiği içinde dürüstlük ve açıklık ilkelerine uygun davranmaları gereklidir”.

Ve aynı zamanda çok önemli bir ölçü olarak, “yazılı ya da görsel basın söz konusu olduğunda, yargıçlar, kendilerini gazetecilerin yerine koyarak, haberlerin verilmesinde ya da yazılmasında, nasıl bir yöntem ve teknik izlemeleri gerektiğini söyleme ya da isteme yetkisine sahip değildirler” demekte ve “ifade özgürlüğünün bu tür nedenlerle sınırlandırılması, yaptırımlar her ne kadar çok ağır olmasa da, özgürlüğün rahatça kullanılmasını engelleyecek biçimde korkutucu, caydırıcı olur” demektedir.

TÜRKİYE 154. SIRADA

Bu çerçevede, ulusal hukuk düzenlerinin ve de özellikle Avrupa İnsan Hakları Hukukunun ve Mahkemesi’nin, düşünceleri açıklama özgürlüğü ve buna doğrudan bağlı olarak basın özgürlüğü konusundaki tutumları, çok açık ve tartışmasızdır.

Ve maalesef, bu yöndeki kararların tümü de (Türkiye’ye ilişkin olan ya da olmayan tüm kararlar), Türkiye’de, basın özgürlüğünün ne denli “baskı altında” olduğunu ve tamamı ile “dar bir alana yani sadece iktidarın hoşuna giden ve izin verdiği bir alana” sıkıştırıldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Son olarak, “Sınır Tanımayan Gazeteciler” örgütünün 2020 basın özgürlüğü sıralamasında, Türkiye 180 ülke arasında 154. sırada yer alıyor. “Sırayı” da, “kullanılan kriterleri” de tartışmıyorum, ama kesin olarak inandığım bir nokta var; en azından ilk 100 ülkede, hiçbir kurum, anayasayı da, uluslararası hukuku da, demokrasinin zorunlu ilkelerini de, ülkelerinin, basın özgürlüğü sıralamasında bu denli alt sıralarda yer almasına neden olacak biçimde göz ardı edemezler ve de kendi yetkilerini sadece “iktidarların hoşuna gidecek biçimde” geniş yorumlayamaz ve uygulayamazlar.