‘Uçuk rejisör severim!’

54 yıllık sanat yaşamında başlıca ustalık alanı tiyatroda fenomenleşmiş pek çok oyunda unutulmaz karakterler çizen, bir o kadar başarılı olduğu sinema filmleri, televizyon dizileri, seslendirmeler, radyo oyunlarında da saygın işlere imza atan usta oyuncu Nevra Serezli, 11 yıl sonra Tiyatrokare’nin “Ağaçlar Ayakta Ölür” adlı oyunuyla sahnelere dönüyor.

06 Ocak 2020 Pazartesi, 18:25
‘Uçuk rejisör severim!’
Abone Ol google-news

ALEJANDRO CASONA’NIN KLASİKLEŞMİŞ BİR YAPITI

3 Ocak’tan itibaren sahnelenecek olan, Nedim Saban’ın Türkçeleştirip yönettiği “Ağaçlar Ayakta Ölür”, İspanyol yazar ve şair Alejandro Casona’nın klasikleşmiş bir yapıtı. İyilik ve sevgi kavramlarında yoğunlaşan oyun duygusal bir komedi.

Nevra Serezli, başrolü Nuri Gökaşan ile paylaştığı oyunda, yüreği torun özlemiyle dolu bir büyükanneyi canlandırıyor. Nuri Gökaşan da bir davranışı nedeniyle vicdan azabı yaşayan ve hatasını düzeltmek için yaratıcı bir adım atan büyükbaba rolünde. 

Burcu Kazbek, Arif Güney, Oral Özer, Meltem Özlevent , Mahir Akgündoğdu’nun da rol aldığı Ağaçlar Ayakta Ölür’ün dekor tasarımı Cihan Aşar, kostüm tasarımı Sadık Kızılağaç, ışık tasarımı İsmail Sağır’a ait. Yapım Sorumlusu, Birnil Sarıkaş. Yönetmen yardımcıları ise Yusuf Kerem Orak ve Erdinç Doğancı.

AĞAÇLAR AYAKTA ÖLÜR, 3 OCAK’TA SAHNEDE

İlk kez 3 Ocak Cuma günü, saat 20.30’da Profilo Kültür Merkezi’nde sahnelenecek olan ve biletleri Biletix ve gişelerde satışa çıkan Ağaçlar Ayakta Ölür’ün turne programı ise şöyle: “4 Ocak / 20.30 / Profilo Kültür Merkezi. 5 Ocak / 18.00 / Trump Kültür Merkezi. 8 Ocak / 20.30 / Çorlu Halk Eğitim Merkezi. 9 Ocak / 20.30 / Edirne Trakya Üniversitesi. 11 Ocak / 20.30 / Water Garden Duru. 12 Ocak / 16.00 / Profilo Kültür Merkezi. 17 Ocak / 20.30 / Kozyatağı Kültür Merkezi. 19 Ocak / 17.00 ve 20.30 / Kadıköy Duru Tiyatro. 24 Ocak / 20.30 / Trump Kültür Merkezi. 26 Ocak / 18.00 / Trump Kültür Merkezi. 31 Ocak / 20.30 / Kadıköy Halk Eğitim Merkezi.”

İYİLİK ÜZERİNE KURULU BİR OYUN

Tiyatroya bu kadar ara vermesinin nedenini içine sinen bir rol bulamamak olarak açıklayan Nevra Serezli; “Nedim Saban’ın önerdiği bu projeyi çok sevdim. Oyun komedi ile dram arasında çok ince bir çizgi taşıyor. Eski bir oyun olmasına rağmen hiç eskimeyen duyguları yaşatıyor. İyiliğin altını çizen, iyilik üzerine kurulu eserlere ihtiyacımız var” dedi. Serezli ayrıca, rahmetli eşi, usta oyuncu Metin Serezli’nin son sahneye çıktığı kurumda oynamaktan ayrıca büyük mutluluk duyduğunu belirtti. 

Usta sanatçı Nevra Serezli ile büyük bir keyifle yaptığımız söyleşide; 11 yıl aradan sonra, 3 Ocak’ta sahnelere döneceği “Ağaçlar Ayakta Ölür” adlı oyunu; yetiştiği tiyatro ekolün, sinema ile televizyona da başarıyla taşıdığı ve uyumlaşan sanat kumaşını, çok yönlü oyun tekniklerine hakimiyetini, düzgün Türkçe, dil hassasiyetini, sanat yolculuğunu, unutulmaz anılarını konuştuk. 

“ROLLERİMİN KOMEDİSİNİ ÇIKARMAYI SEVERİM”

- 10 yıl aradan sonra Ağaçlar Ayakta Ölür ile tiyatro sahnelerine geri döndünüz. Oyundan bahseder misiniz öncelikle, rolünüzden?

Çok sevdiğim bir oyun. Kolejde talebe olduğum yıllardan biliyorum. Ankara’da sahnelenmişti, Macide Tanır oynuyordu. Büyük sükse yapmıştı hatta Macide Hanım’ın bu rolle ödül almıştı. Sonra sinemaya da uyarlandı. Fakat garip bir şekilde sinemada fark etmedim. Nedim teksti yolladığı zaman da etkisi altında kalmamak için seyretmek istemedim. Büyükanneyi oynuyorum. Tam yaşıma uygun. 

Rolümün en sevdiğim yanlarından biri hem komedisi hem dramı olması. Rollerimin elbette ölçüsünce komedisini çıkarmayı severim. Bu oyunun belki bir fars gibi, bulvar komedisi gibi komikliği yok ama normal yaşantının komikliğini içeriyor. Derinliği olan bir metin. Romantik tarafı güçlü. Yanlışlıklar komedisine dönüşmeye uygun bir yapısı da var. Bir kere yazarı, şair; çok güzel sözleri var. Hatta o sayede bazı anlarda hiçbir şekilde oynamayıp sözü söylesen bile duygu geçiyor karşıya. 

Sonra bir aile hikâyesi, bir sevgi, bir iyilik hikâyesi. Günümüzde buna çok daha fazla ihtiyaç var. Her yerde kötülüğün kol gezdiği bir ortamda, umut ışığı, iyilik, sevgiden bahsetmek, aile mefhumundan bahsetmek insanlara iyi gelecektir diye de düşündüğüm için kabul etmekte ayrıca tereddüt etmedim. Sevgili Erhan Yazıcıoğlu büyükbabayı canlandıracaktı ama turne, tek kişilik oyunuyla çakışınca olamadı. O rolü yine yılların başarılı oyuncusu Nuri Gökaşan canlandırıyor.

 

PARLAK IŞIKLARA İLK ADIM!

- Ne klasik sorudur ama her klasik soru gibi dosdoğrudur! Her şey nasıl başladı?

Çocukluğumda baleye düşkündüm, pabuçlarımın burnuna pamuk koyar pointe’ye kalkardım. Eteklerimi kabartır perdenin önünde balerin pozları verirdim. Mandolin çalardım ve ilkokul beşinci sınıfta müsamerede, Santa Lucia şarkısını söyleyerek bu parlak ışıklara adım atmış oldum! 

Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nin ilk yılında İngilizce öğretmenimiz bir piyes sahneye koydu, orada bir askeri canlandırdım. O provalar sırasında inanılmaz mutlu olduğumu hissettim. 1962’de, lise birdeyken kolejden üç arkadaş seçildik ve bir sene okumak üzere Amerika’ya gittik. İlk seçtiğim drama dersleriydi. Mr. Buck çok sevdiğim bir hocamdı. 

Hiç unutmuyorum ve iftiharla söylüyorum: Bir piyeste oynadım tabii İngilizce. Hocam tüm sınıfa dönüp dedi ki; “Şu Türk kızından örnek alın. Hem kendi lisanında oynamıyor hem de ne kadar iyi oynadı farkında mısınız?”. Bu benim için en büyük ödüldü. Orada modern bale dersi de aldım ki ilerde oynayacağım müzikallerde çok faydasını gördüm.

Amerika’dan döndükten sonra son sene My Fair Lady’yi oynadım ama bu arada burs alıp Amerika’ya bir türlü gidemedim. Burada ağlaşırken, çok yakın bir akrabamızın işlettiği LCC’nin tiyatro kurslarına başvurdum. Pahalıydı, param yetmiyordu, akrabamız da “Öğlene kadar sekreter olarak çalış karşılığında da kursa devam et” deyince yarım gün sekreter olarak başladım.

USTALARIN ARASINDA…

- Ve ustaların arasındasınız...

Öyle, gökten zembille düşmüş gibi hissettim. Haldun Dormen, Yıldız Kenter, Ayla Algan, Müşfik Kenter, Haldun Taner, Melih Cevdet Anday... Seyit Mısırlı’dan eskrim dersi alıyorduk. Bir Haldun Taner’in dersine giriyorsunuz düşünün. 

O senenin sonunda Haldun Dormen, 10’uncu yılını kutlayan Dormen Tiyatrosu’nda bir piyes sahneliyor: Refik Erduran’ın “Cengizhan’ın Bisikleti”. ‘Gül Hanım’ rolünü de Ayfer Feray’a veriyor. Ayfer Feray, “Bodrum’dan gelemem” diyor. Ayfer Feray’ın oğlunun dadısı olan hanım; “Haldun Bey, ben kolejde My Fair Lady diye bir müzikal seyrettim, orada bir kız vardı, çok kabiliyetliydi; Nevra Şirvan. Onu oynatsanıza” diyor. Haldun da “Benim talebem o” deyip bana telefon ediyor ve müjdeyi veriyor. 

“BİR TELEFONLA HAYATIM DEĞİŞTİ!”

Hani filmlerde olur ya, bir gün bir telefon gelir ve hayatınız değişir! Aynen öyle oldu. Sevinçle gidiyorum, provalara başlıyorum. Erol Keskin, Suna Keskin, Altan Erbulak, Füsun Erbulak, Turgut Boralı, Yüksel Gözen... Ekibe bak! Ve ben, “Cengizhan’ın Bisikleti”ndeki Gül Hanım rolüyle Dormen Tiyatrosu’na başlıyorum. 

Bir sene kadar geçiyor, bir gün Haldun, beni kulise çağırıyor ve “Ankara Sanat’ın müdürü Bülent Akkurt söyledi; Genco Erkal bir müzikal yapacakmış, Ayla Algan oynayamayacakmış, işi varmış, seni önerdik. Gider misin?” diyor. Nasıl yani! Müzikal hem de Genco Erkal! Korkuyorum, “Gidemem” diyorum. O sırada da Metin ile de bir tanışıklığımız var böyle flört durumları... Metin; “Nevra, kırk yılda bir böyle bir rol gelir. Lütfen git” diyor. “Senden ayrılamam” diyorum. Beni yine de ikna edip yolluyor, yüreklendiriyor. Ömrümce unutmam o büyüklüğünü. 

Gidiyorum ve Ankara Sanat’ta, “Durdurun Dünyayı İnecek Var” adlı oyunumuz büyük sükse yapıyor. Bir kadın ve bir adam, müzikal oynuyorsun, dört beş tane şarkım var, dans ediyorum falan, birdenbire Ankara bu kız kim diyor. E biraz güzeldim de. Onun için ilgi de çekmişti. Derken Dormen’e dönüyorum, şu piyes bu piyes derken 1970’e kadar aralıksız devam... 1971’te de Kocamustafapaşa’da, Çevre Tiyatrosu kuruluyor. Çevre Tiyatrosu’nda 1978’e kadar oynuyorum.

HASAN ZENGİN VE ÇEVRE TİYATROSU…

- Çevre Tiyatrosu’nda hangi oyunlarda oynadınız?

Yüzde doksanında oynadım. Bir kere iki yıl kapalı gişe oynayan Yüzsüz Zühtü’de oynadım. Deli Deli Tepeli, Işıklar Neden Karardı?, Elemterefiş, Kim Kime Dum Duma...

Çevre Tiyatrosu’na dair harika çocukluk anılarım var. Pek çok ustayı çocuk gözüyle ilk orada tanıdım. Ne mutlu ki yıllar sonra pek çoğuyla sizinle olduğu gibi söyleşi yapma olanağım da oldu. Siz beni elbette hatırlamazsınız ama ben sizi çocukluğumdan da çok iyi hatırlıyorum. Onun için bu sorumun yanıtı benim için ayrıca çok önemli. Öncelikle Çevre Tiyatrosu’nun nasıl kurulduğunu anlatır mısınız?

Elbette ki bilhassa adını anmak istiyorum; rahmetli Hasan Zengin sayesinde oldu. 

“KOCAMUSTAFAPAŞA TİYATROSUYLA TANINDI”

- Sözünüzü kestim ama söylemeden edemem; daima kahramanım olarak anacağım Hasan Zengin aile büyüğümdü. 

Ah, büyük bir sanatsever ve haza beyefendi bir insandı. Metin ile Altan, Dormen’den ayrılmak istediklerinde, ki hiçbir kırgınlık falan yoktu sadece kendileri artık bir şeyler yapmak istediklerini söylediler. Haldun yardımcı bile oldu hatta, “Tabii en doğal hakkınız. Ben iftihar bile ederim yetiştirdiklerim tiyatro yapıyor” diyerek. Altan da yorulmuştu hem gazete tiyatro... Kendi başımıza olalım, istediğimiz yaparız gibi bir fikri vardı. Tabii Altan ile birlikte eşi Füsun da ayrıldı, ben de Metin’le evliyim, 1968’de evlenmiştik, yıl 1971, Dormen’den birlikte ayrıldık. 

Altan bir yazısında galiba yanlış hatırlamıyorsam “Tiyatro yapacağız ama biz aslında semt tiyatrolarına inanıyoruz. Beyoğlu’nun haricinde bir semtte de tiyatro olur inancındayım” diye yazınca; müteahhit Hasan Zengin, Altan ile Metin’i arıyor diyor ki; “Ben Kocamustafapaşa’da bir bina yapıyorum, altına tiyatro salonu yapmak istiyorum. Siz gelip bu salonda oynar mısınız” diyor ve bizim Çevre Tiyatrosu serüvenimiz başlıyor. 

“NEDİM, ÇEVRE TİYATROSU’NU TEZİNE YAZIYOR”

Çok da uğurlu geldi; ilk oynadığımız oyun “Yüzsüz Zühtü” iki yıl kapalı gişe yaptı. Ve Kocamustafapaşa tiyatrosuyla tanındı. Çok güzel yıllar geçirdik 78’e kadar. O bir devirdir. Nedim Saban bir araştırma yapıyor böyle Çevre Tiyatrosu’nu uzun uzun anlattım o da tezine yazacak bunu. Semt Tiyatroları başlığı altında.

“SAHNEDEYKEN ÇATIŞMA SESLERİNİ DUYUYORDUK!

- Oralı olarak bilmez gibi sormaya çalışırsam; Kocamustafapaşa’mızda nasıl bir seyirci vardı?

Harika bir seyirci vardı. Seyircinin Beyoğlu’ndaki seyirciden en ufak bir farkı yoktu. Aslında daha da devam ederdik de kötü bir devirdi. 1980 darbesinin hemen öncesiydi… Yanımızda silahların patladığı bir devre girmiştik. Ben oynarken yakındaki kahvehanede çatışmalar olurdu, silah seslerini duyardık. Ve insanlar tiyatroya gelmeye işte kapalı yere girmekten korkmaya başladı. Her tiyatro için durum aynıydı. Ayrıldık. 

Altan kendini tamamen gazeteye verdi. Metin birkaç sene boş oturdu. Haldun tekrar ona bir komedi oyunu teklif etti. Bana da aynı şekilde. 1980’de “Hisseli Harikalar Kumpanyası”nda oynadım. “Şen Sazın Bülbülleri”, “Sait Hop Sait”, “Kastelli Vakfı”, müzikal “Geceye Selâm” ve “Devekuşu Kabare” derken... 1990’da “Çılgın Sonbahar” ile tekrar Dormen Tiyatrosu, sonra “Şahane Züğürtler”, ardından Haldun’un benim için yazdığı müzikal, “Yolun Yarısı” ... Böyle devam etti. Kaç oyun kaç piyes sayısını unuttum.

“METİN’LE, HALDUN DORMEN SAYESİNDE TANIŞTIM”

-Haldun Dormen… Hem sizin hem Metin Bey’in hayatınızda çok önemli bir figür, hoca, dost...

Çok. Hâlâ hocamdır. Haldun dünyanın en şeker insanıdır, en tatlı hocasıdır çünkü ders verir gibi vermez. Muhabbet eder gibi, çay muhabbeti gibi ders verir. Hatta biraz fazla anlayışlı bir hocadır. Kırk yılda bir bir şeye sinirlenir ki o da üç dakika sürmez. O da teknik işlerle ilgili olabilir en fazla. Oyuncuya hiçbir zaman sesini yükseltmez, moralini bozmaz. Haldun Dormen, hem Metin’le tanışmama hem de profesyonel tiyatroya başlamama sebep oldu. 

Aşkkk adlı oyun... Üç kişilik bir piyes, iki erkek bir kadın, bu kadını kim oynar diye bakıyorlar. Metin, bunu bana hiçbir zaman söylemedi ama; o mu teklif etti, Haldun mi teklif etti Nevra oynasın’ı halâ bilmiyorum. Benim işime Metin’in teklif etmiş olduğu geliyor tabii. Ama demişler ki genç kalır çünkü o sıralar 24-25 yaşındayım. Haldun veya Metin demiş ki; çok kabiliyetli kız, kostümle onu 40-45 yaparız. Ve hakikaten öyle yaptılar. İstanbul’da tutmadı ama Ankara’da çok büyük sükse yaptı. Orada Metin’le sevgiliyi oynuyorduk. Sevgiliyi oynaya oynaya sevgili olduk! 

“ÖPÜŞ O ÖPÜŞ!”

“Metin beni bir gofret ve bir kırmızı gülle istedi”

Şirin Devrim’de rejisörümüzdü. İki de bir de tutturuyordu öpüşme sahnesini prova yapın diye. Ben utanıyorum, onun son gün yaparız diyorum. “Hayır” diyor Şirin Devrim, “Görmek istiyorum, rejisör değil miyim ben? Öpüşün!” diyor. Ve bizi öpüştürüyor. Öpüş o öpüş! Biyografisinde de yazdı “Onları ben evlendirdim” diye. Metin beni istemeye bir gofret ve bir kırmızı gülle istemeye geldi. Paramız yoktu. Babam bayıldı tam o kafada bir adamdı çünkü. 7 Mart 1968’de Dormen Tiyatrosu’nda evlendik. 

Hocalar bir değil, iki değil! Ustalar devri... Öyle isimlerle çalışıyorsunuz, öyle isimlerin arasına düşüyorsunuz ki..

Hem arasına düştüm hem de hiç kompleks yapmadım. Hiç kendimi küçük görmedim yani evde belki kendi kendime öyle hissettiğim oluyordu ama onların arasında özgüvenimi hiç kaybetmiyordum. Ama çok iyi dinlerim, çok iyi reji alırım, birinin bakışından yakalarım. Biraz antenlerim açıktır. Hiç oldum demem. Okurum, seyrederim, bakarım, giderim, ben çok büyük oyuncuyum işte hallederim’i hayatımda demedim. 

Haldun Taner... Melih Cevdet... Oturup, hayran hayran dinler ve neler neler öğrenirdik. Ders bitmesin isterdik. Sonra Yıldız abla, o da her anını öğretmeye vakfetmiş bir hocaydı. Bilgisini esirgemezdi; şunu şöyle yap ya da yapma diye sürekli yönlendirirdi, canikom bunu böyle yap deyip bir şeyler verirdi. O kadar müthiş insanlardı ki.. Ne sınıflardı ama ne sınıflar!

“SEYİRCİNİN SAYGISI VE GÜVENİ, 54 YILIN ÖDÜLÜ!”

- Elbette alkış en büyük ödülü sanatçının, ama o alkışı alana kadar ki süreç… Gerçek sanatçılara özgü mükemmeliyetçilik az etmemiş size.. Uykusuz geceler, stres sıkıntı...

Halâ öyle.. Elim ayağım dolaşıyor. Yılar geçtikçe daha çok heyecanlanıyorum çünkü artık kaybedecek daha çok şeyim var. Çünkü seyirci senden çok fazlasını bekliyor. Ben hep orta seviyeyi tutturmayı hedeflerim. Yani her şeyin öyle, ortayı tutturabileyim, üstüne çıkabilirsem ne ala ama hiçbir zaman alta düşmeyeyim. 

Gişeci söylerdi meselâ; bilet almaya gelir sorarlar; “Kim oynuyor?”. “Nevra Serezli”. “Ver iki bilet!”. “E sormadınız piyesi”. “Nevra Hanım kötü bir şeyde oynamaz”. O duyguyu, güveni yaratabilmişim, benim ödülüm bu. Başarı nedir dersen işte budur! Saygı kazanmışım ki bunu da en çok sokaktaki halktan anlıyorum. Tabii ki televizyonda yaptığım işlerin de çok katkısı var, Kemal Sunal filmlerinin de öyle, sonra oynadığım kabareler ezbere söyleniyor. Ama daha çok, insanların sizi çok severiz ve çok saygı duyarız lafı 54 yılın ödülüdür. 

“UÇUK REJİSÖR SEVERİM”

- Rolünüze nasıl hazırlanırsınız?

Sabah beş buçukta kalkıp ezber yaparım. Yıldız abla da öyle yapardı. Nedim de çok iyi bir rejisör, ona güveniyorum. Uçuk rejisör çok severim bana olmayacakmış gibi görünen bir fikir getirirse içgüdülerime güvenirim ve heyecanlanırım, deneyelim derim. 

Mesela bu piyeste hemen kavradım hemen sindi içime ve bugüne kadar büyük konuşmayayım ama seyircinin beğenisini tahmin etmekte hiç yanılmadım. Seyirciyi bilmek; insanı ve yaşamı bu kadar bilmeyi gerektiren sanatta hem yıllar içinde oluşan bir deneyim hem de bitmek bilmez gözlemlerin ürünü ne de olsa. Tam bir sarraflık! 

Eski devir yeni devir tiyatrosu diye bir şey yok. Temel kaideler Aristoteles’ten, Yunan tragedyasından bu yana değişmedi. Bir tek şeye inanırım; yaşayan insanı oyna. Komedide bile yaşayan insanı oyna. Kabare de bile yaşayan insanı oyna. Yani karikatürize etme. Karikatür yapıyorsan kesinlikle gerçek bir karşılığı olmalı onun. Kaba çizgili olmamalı.

“ÇİZGİ FİLM SESLENDİRMEMELERİ EN SEVDİKLERİMDEN”

- Sanat kumaşınızla çok yönlülük var. Tiyatro başlıca, sinema, televizyon reklamları, çizgi film seslendirdiniz...

Çizgi film seslendirmeleri en sevdiklerimdendi.

- Vilma Çakmaktaş en bilinenlerden...

Üstelik ben o işe beş kuruş daha fazla para kazanalım diye girişmiştim. Kendimi çok zor kabul ettirmiştim. O devirde şimdiki devir gibi bazı konulara dışarıdan pek giremiyorsunuz ya.. Tekelleşme var.. Fakat sonra işe girişince değerimi bildiler açıkçası. Çünkü çok az çizgi film konuşan vardı o devirde. Sağ olsun Altan Karındaş da Bıcır ile Gıcır’ı ben bırakıyorum, Nevra konuşsun demiş. Gıcır ile Bıcır, Taş Devri, Jetgiller falan derken hem çok keyif aldım hem de çok para kazandım.

“FİLİZ AKIN’I ÇOK SESLENDİRDİM”

- Zor değil mi, diğer yapımlardan çok farklı?

Çok tabii, sesinizi sürekli değiştiriyorsunuz; bir yerde fare bir yerde kedi oluyorsunuz. Normal, güzel Türkçenizle bir reklam filmi konuşur gibi konuşamıyorsunuz. Ölçüsü ve gereğince sesinizi farklı renklere sokmanız hatta bozmanız lazım. Ama çok keyif alırdık. Erol Günaydın, Gazanfer Özcan, Aliye Uzunatağan ile dördümüz yan yana eğlenceyi düşünün yani. 

Sonra sinema filmleri konuştum. Sonra Türker İnanoğlu sayesinde yurt dışına satılan birçok Türk filmini İngilizce konuştum. Özellikle Filiz Akın’ı.. Dokuz sene kolejde okumuşum, İngilizcem hep çok iyiydi. 

Bir de 1970’lerde fotoroman da çektim dergilere. Kerem Yılmazer’le özellikle. Ben onları evde buldum ama sonra ne oldu bilmiyorum. Kerem ile biz fotoroman yıldızıymışız meğerse. İki sevgiliyi oynamışız. Benim uzun kıpkızıl saçlarım var falan..

“DEVEKUŞU KABARE’YLE ÜÇ BİN KİŞİYE OYNARDIK. TARKAN KONSERİ GİBİYDİ”

- Devekuşu Kabare de, Metin Akpınar ve Zeki Alasya ile ne gibi anılarınız var?

Müthiş yıllardı. Bütün açıkhava tiyatrolarında ve basket sahalarında üç bin kişiye oynadığımız yıllar.. Tarkan konseri gibiydi.. Acayip mutluyduk. Ve hiç yorulmuyorduk çünkü eğer oyuncu sahneyi dolduruyorsa, rolünden memnunsa, karşılığında da dolu dolu seyirci sizi alkışlıyorsa iki dakika sonra yorgunluk falan kalmıyor.

“TURNELERDE KAYAK ŞAPKASI VE MONTLA YATAĞA GİRDİĞİMİ BİLİRİM”

- Sanat yaşamınızın ilk dönemlerindeki zorlu şartları sormak isterim… Lavabosuz turneler, otobüs üstlerinde dekor taşımalar, elinizde kostümleriniz, otelde ütü aramalar... O şartları anlatır mısınız?

Turneler çok zorluydu. Bir minibüse ya da midibüse doluşurduk, üste de bazı panolar dizilirdi. Bazen kamyon dekoru götürürdü biz arabaların içinde olurduk. Her biri farklı şehirlerde her biri farklı binbir çeşit otellere yerleşirdik. O yatakların, çarşafların hali aman Allah! Başımda kayak şapkası, üstümde montla yatağa girdiğimi bilirim, o çarşafa değmeyeyim diye. Sonra akıllanıp yastık yüzü ve çarşaf taşıdık yanımızda. Şöyle bir cevapla karşılaştığımız olmuştur düşünebiliyor musunuz: “Orada da bir Müslüman yattı ne var ki çarşafı değiştirmeye”. Sonra meselâ koridorda bir tuvalet var ve ortak. Yıkanmak ne mümkün çünkü girdiğin banyo pis! 

Şimdi öyle yerler kalmadı tabii. Bahsettiğim 60’lar, 70’ler... Ki her tiyatro patronu da bize elden gelen her imkânı sağlamaya çalıştı ama ülkenin pek çok oteli öyleydi ne yapacaksın? Sonraki devirlerde bu konuda çok rahat ettik şükür ki. 

“SOYUNUP GİYİNİRKEN ÇARŞAF TUTARDIK”

Aynı şey sinema için de geçerliydi: Taksi paramız olmadığı için otobüsle sete gittiğimizi bilirim. Şimdi evinden alıp götürüyorlar ve karavanın var. Ne münasebet! O zamanlar böyle bir şey düşünülemezdi. Arabanın içinde bir arkadaşın bir çarşafı tutarken soyunup giyinirdin. Türkan Şoray’ı meselâ bu vaziyette gördüğüm ben. Ormanın ortasında bir örtü tutup soyunup giyindiğini biliyorum. 

Şimdi öyle mi? Herkesin ayrı karavanı var, her türlü lüksün var. Hatta kahvenin markasını beğenmeyenler var setlerde. Ona da rastladım. 

“HAYATIMIN AŞKINI KAYBETTİM. İSYAN ETMEDİM!”

- Bu kadar gülmeyi sevmenize rağmen siz de her insan gibi acılar yaşadınız. Özellikle eşiniz Metin Serezli’yi kaybetmeniz... Nasıl başa çıktınız?

Sıkıntılar, stresler, acıları hayatın gerçekleri olduğunu ve hayatın derslerle dolu olduğunu, hayatın bir sınav olduğunu hep bildim. Normal karşıladım. Tırnak içim odur ‘normal’!. İsyan etmedim. Ben bununla nasıl başa çıkarım’ı düşünüp hayatıma öyle devam ettim. Kederimi yaşadım, yasımı tuttum. Hiçbir sakinleştirici, ilaç kullanmadım. Metin’e teşhis ilk konulduğu günden beri kaçınılmaz sonun farkındaydım, kendimi kandırmadım. Elimden geldiğince bilgece yaklaşmaya çalıştım. Yoksa biterdim! Hayatımın aşkını kaybettim! Hastalığı süreci boyunca kederimi Metin’e hissettirmemeye çalıştım. Yine de kandıramadım ki; bir gün “Çok iyi bir oyuncusun ama bana hiç iyi oynayamıyorsun” demişti.

Gariptir; ben, Metin’i düşününce ağlayamıyorum. Meselâ bir çizgi filme bile ağlayabiliyorum ama Metin’i düşününce ağlayamıyorum. Nasıl taşlaşmışsa acım artık sanki onu düşünüp ağlarsam basit bir şey yapıyormuşum gibi geliyor. O kadar onu başka türlü sindirmişim içime.

“ÇOK ŞANSLI BİR OYUNCUYUM. EN BÜYÜKLERLE OYNADIM”

- Levent Kırca ve Kemal Sunal’ı nasıl anıyorsunuz?

Levent ile çok daha yakın arkadaştık çünkü Kemal çok açılan, çok paylaşan biri değildi. Ama sette on numaraydı. Çok komik değildi sette. Rolü haricinde çok ciddiydi. Ama Levent her zaman neşeliydi. Çok yönlüydü. Resim çizer, heykel yapardı. Makyaj dehasıydı, hayran kalırdım. Çok şanslı bir oyuncuyum Türkiye’nin en büyük sanatçılarıyla sinemada da karşılıklı oynadım; Levent Kırca. Kemal Sunal, Şener Şen, Altan Erkekli...

“TİYATROCU PARA KAZANMAZ’I KABUL ETMİYORUM”

- O dönem kazançlar nasıldı?

Metin ile ben tiyatrodan özellikle gayet iyi kazandık. Ben, tiyatrocu para kazanmaz’ı kabul etmiyorum açıkçası. Neden? Çünkü biz sürümden kazandık, her yıl oynadık, aralıksız sahnedeydik. Sinemaya gelince tabii kazançlar çok parlak değildi ama işte Metin bir ara çok film yaptı, yarısını aldı yarısını almadı. Ben dublajdan kazandım, TRT’ye işler yaptım. Bir de sağlam biriktirdik. Açıkçası çok zengin hayatı yaşamadık ama dar gelirli de yaşamadık bu sayede.

- Uğurlarınız ve tikleriniz varmış. Nelerdir?

Aynı oyunda kaç yıl aradan sonra oynarsam oynayayım karakterin kullandığı takıyı hiç değiştirmem. Toka takıyorsam aynı tokadır o. Kolye mi aynı kolyedir. Neredeyse çorabı bile değiştirmeyeceğim o derece. Elbisem eskimişse muhakkak aynı kumaşı bulur diktiririm. Duamı ederim, tahtaya vururum! Metin’le mutlaka sahneye çıkarken birbirimize öpücük gönderirdik. Aksesuarıma çok takıntılıyımdır.

“SİHİRLİ ANNEM’İN, YAZIN FİLMİ ÇEKİLECEK”

- Televizyonda Sihirli Annem’deki o hafızalara kazıdığınız Dudu karakterini size sormamak olmaz...

Tabii, bütün sokak beni oradan tanıdı. Çok daha geniş kitlelerce tanınmam diyeyim. İlk teklif edildiğinde oynamak istemedim. Antipatik bir rol, kötü karakter bu dedim. Israr ettiler, ben de içimden en fazla on bölümde kalkacak ama diye düşünmekle birlikte, peki dedim. Ne on bölümü, beş sene sürdü. 

Oynamaya başlayınca çok eğlenmeye başladığımı fark edince düşüncelerim değişti. Birdenbire sevilen kötü karakter oldum. Halk da bayıldı. Bu yaz filmi yapılacak. Gene Gamze Özer yazacak, ilk yıllardaki asistanımız Mustafa Aslan çekecek. Yaşlanmış bir Dudu Peri olarak oynayacağım. Gül Onat başta aynı kadro olacak. Yıllar sonrasında çocukların büyüdüğü bir dönemde devam ediyor olacak. 

“İLAHİ TACİ! BİZE KURU SİMİT, TACİ’YE SOSİS!”

- Ya o şirin köpek Taci?

Tabii, olmaz mı? Yaşlanmış bir Taci o da. Filmin çok ilgi göreceğini hatta yazın çekilip 2021’de dizi olarak tekrar ekranlara dönebileceğini düşünüyorum. Çünkü postproduction da çok ileri şimdi. Dijital efektler artık çok daha güçlü. 

Bizim çektiğimiz yıllarda düşünebiliyor musunuz, ellerimi havada hızlı hızlı çevirip yok oluyordum bunu bir olay zannediyorlardı. Kuru buz koyuyorduk dumanlar çıkıyordu ben haykırarak tiratlar atıyordum amaann nasıl büyü yapıyor deyip etkiliyorlardı. Şimdi efektleri neler neler yapılır? O devirdeki şartlarla bir mi? 

Yani köpeğe peynir ve sosis yedirerek oynattık. İlahi Taci! Biz orada kuru simit yiyorduk, Taci’mize koca koca sosisler geliyordu. Yiyince ağzını oynatıyordu Metin de onu seslendiriyordu. Metin de kaç yaşında adam zevkten dört köşe oluyordu onu konuşmaktan. Ses teknisyenleri diyordu, ya Nevra abla bir gün gel de Metin abinin seslendirirken girdiği halleri bir gör diye. Harika bir setti. Son sözüm bu olsun; sevmeden bu iş yapılmaz!