Yazarın yolculuğu ve rüya durakları

“Handan Haktanır, ilk romanı Loka Mata’da yolculuk ve rüya temalarını gizemli bir coğrafyada anlatır. Loka Mata’nın başkişisi arkeolog Sanem’i rüya gibi bir Hindistan yolculuğunda tanırız. Bu mistik yolculuk, okura gerçeğin içindeki rüyayı, rüyanın içindeki gerçeği aynı zamanda sunar. Önümüzde sanki Hindistan’a Bir Geçit açılmıştır ve Sanem’in gözüyle biz bu karmaşık coğrafyayı seyrederiz. Aşılmaz kast sisteminin en altında sıkışıp kalmış kadınlara, Taç Mahal’in sahibesi Cihan Hatun’a, külleri kutsal Ganj’a savrulan Bimla’ya rastlarız. Son sayfaya kadar arkeolog Sanem’in zihninin içinden ve biz de onunla aynı ilgiyle Hindistan’ı gezeriz. “

08 Nisan 2021 Perşembe, 00:03
Abone Ol google-news

“Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatlarımız .”

(Fırtına, W. Shakespeare)

DÜŞÜNSEL KULVARLAR

Bilinçaltının karanlık odasından süzülerek gelen, oradan sızan pek çok görüntü, rüyaların sınırı belirsiz mekânında kendini açık eder. Eğer, şifresini doğru okuyabilirsek rüyalarımız, yaşamımızın en derin hikâyesini anlatır. Jung’un deyişiyle söylersek, rüya, bilinçaltının aklından neler geçtiğinin ipuçlarını verir.

Rüyalar, yazınsal yolculuğun da ana duraklarından birisidir. Rüya ile benliğin bölünmesi arasındaki ilişki edebiyatçıya düşünsel kulvarlar açar. Borges’in Rüyalar Kitabı’ndan başlayarak, Cortazar’a, Murakami’ye çıkar yolumuz. Cortazar’ın Bestiario, Final del Juego ve Las Armas Secretas adlı kitaplarındaki kişilik bölünmesi ve ruh göçü teması Poe’da da vardır, Kelebeğin Rüyası’nda da.

Sigmund Freud, 1899’da, Düşlerin Yorumu’nda, her rüyanın, doğrudan doğruya sahibiyle ilgili olduğunu hatta rüyada görülen başka insanların bile rüyayı görenin özdeşimi olduğunu yazar. Freud’un saptamasına göre, en önemsiz bir izlenim bile rüyada yeniden canlanmakta ve yeniden üretilmektedir.

SANEM’İN SEYAHATİ

Handan Haktanır’ın kahramanı Sanem’in Hindistan seyahati, bu genç arkeoloğun tüm özlemlerini karşılayan harikulâde bir yolculuktur. Yakışıklı Sudar’ın Hindistan’daki köşkünde misafirdir, çok sevdiği ve yalnızlığını dert edindiği annesi yanındadır. Hindli genç Sudar, hem Sanem’e âşıktır hem de bütün Hint mitolojisini ona anlatabilecek kadar bilgili, yorumlayacak kadar bilge bir delikanlıdır.

Olan biteni bu renkli coğrafyada geçen bir öykü gibi okuruz. Kadın haklarına duyarlı bir bilim insanı olan Sanem’in Hint tanrıçalarına olan ilgisini, Hindistan kast sistemine olan protestosunu, ana tanrıça Loka Mata’ya sevgisini takip ederiz. Sanem’in hayattan istediği her şey sanki gerçekleşmektedir.

Kaya’nın kırdığı kalbi Sudar’ın aşkı ile iyileşmektedir; annesi artık yalnız kalmayacaktır, Anadolu mitleri ile Hint mitolojisi arasındaki benzerliği görmek ona büyük bir meslki haz vermektedir. Hindistan’da o da hayat yoldaşını bulmuştur. Üstelik Sanem, yıllardır üstünde çalıştığı mitolojilerin gerçekleştiğine tanık olmakta, kendi reenkarnesine bile burada rastlamaktadır.

HAYALLERİN BEŞİĞİNİ SALLAYAN RÜYALAR

Son sayfaya kadar okuduğumuzun aslında Sanem’in gördüğü bir rüya olduğunu anlamayız. Sanem’in yoğun bakım odasında ve koma halindeki beyninin içinde olduğumuzu fark etmeyiz. Roman, Freud’un rüya yorumunu kanıtlar gibi gelişmiş, öykü kişisi, arzuların cisimleştiği bir rüyanın içinde dolaşmıştır.

Sanem, -herkes gibi- uyanık belleğinin ulaşamayacağı bilgilere, odaklandığı şeylere rüyasında yönelmiştir. İki simetrik evren kızın hayatının ters yüz edilmiş bir aynası gibidir. Rüyalar her zaman olduğu gibi hayallerin beşiğini sallayarak gelmiştir.

Jorge Lois Borges, rüyaları derlediği Rüyalar Kitabı’nın ön sözünde, bu metinsel rüyaların bazılarını anımsatırken, “edebiyat kendi gördüklerimize nazaran çok daha net bir biçimde hatırladığımız rüyalarla doludur” der ve biz de Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki, Gregor Samsa’nın Dönüşüm’deki, Shakespeare’in oyunlarındaki, Anna Karenina’nın kehanet gibi rüyalarını anımsarız.

Onların rüyalarındaki şifreleri çözmek, okuma zamanımızın çetin bir görevidir ama Samsa’yı, Anna’yı, Haruki Murakami’nin Naoka’sını biz hep rüyaları aracılığıyla tanırız.

Rüyaların dili her zaman karmaşık ve anlaşılmazdır ama kişinin bilinç dışı alanında bulunan malzemeyi gün ışığına çıkarır. Ve rüyalar, pek çok insanın zannettiği gibi gelecekten değil aslında geçmişten haber verir.

Doğru yorum; rüyamızı yorumlamanın; kendimizi tanımanın, bilinçaltına ittiğimiz tutkularımızla ya da geçmişteki travmalarımızla yüzleşmemizin bir aracı olduğudur. Rüya, sadece psikanalizin değil edebiyatçının da faydalandığı anahtardır, zaten edebiyatın kendisi de karmaşık psikolojik süreçlerin ortaya koyduğu ürünün adı değil midir.

Loka Mata / Haktanır Handan / Luna Yayınları / 2020.