Yemek kaşıklamadan ömür geçer mi?

Suya karıştırılan birkaç kaşık toz ve günlük gereksinimlerimizi karşılayan bir karışım. Bilim kurgu filmlerinde olduğu gibi yemeğe vakit ayırmadan, bir bardak sıvı tüketerek geçiveren bir hayat... Sahiden böyle mi? Bu yolun öncüsü Soylent, yemek kültürünün sonu mu? Kişisel deneyimler hiç de öyle demiyor.

24 Mayıs 2015 Pazar, 15:38
Abone Ol google-news

  Soylent, suyla karıştırılarak içilen gıda. Gıda takviyesi değil. Gıdanın kendisi. Rob Rinehart isimli genç bir yazılımcı bundan üç yıl önce kirasını bile ödemekte zorlanırken ne yapsam da, şu yemeğe harcadığım zaman ve paradan tasarruf etsem diye düşünürken, yumurta ve patatesi toz haline getirip karıştırarak beslenmeye başlıyor. Sonra mevzu alıp başını gidiyor. Genç mühendis bir günlük ihtiyacımız olan protein, karbonhidrat, vitamin vs... artık allah ne verdiyse bir karışım yaratarak satışa sunuyor.

Zahmetsiz bir şekilde "en ideal" beslenme modelini yaratıyor. Dünya basını inliyor: Klasik anlamda yemeğin sonuna mı geldik? Artık Jetgiller çizgi filmindeki gibi bir hap yutup işimize gücümüze devam mı edeceğiz?

 

Melek Yatırımcı desteği

Rinehart, en son şubat ayında melek yatırımcı Andreessen Horowitz’den 20 milyon dolar yatırım aldı ve yoluna devam ediyor. Arnold Schwarzenegger’in başrolünde olduğu ve tozdan bir karışımla beslendiği 1973 yapımı Soylent Green’den esinlenerek ismini verdiği Soylent markasının talebi karşılamakta zorlandığı söyleniyor.

Buraya kadar özetlediğim kısmı Türk basınında da epey yer buldu. Yazılıp çizildi. Peki, sahiden böyle mi? Günde üç öğün bir bardak boza kıvamında sıvıyı içerek hayatımıza mümkün olan en sağlıklı şekilde devam edebilecek miyiz?

 

Formülü gizli tutmuyor

Bu kısma gelmeden Rob Rinehrat’ın blogunda yazdıklarına bir göz atmakta fayda var. Rinehart, Soylent’i gelir rekorları kıracak ticari bir metaya dönüştürme konusunda vicdanlı davranıyor gibi duruyor. Bir kere her şeyden önce Soylent’in formülünü gizli tutmuyor. İnternet sitesinde karışımın içeriği açık açık yazıyor. Bu da yetmiyor, sitede bu içeriği oluşturmak için gereken malzemenin amazon.com’dan ısmarlanabilmesi için link’ler veriliyor. Bu kadar da değil. Kullanıcılar sitenin altındaki bir adreste yer alan forumda kendi Soylent tariflerini paylaşıyor. 

Soylent benzeri bir karışımı bu tarifler üzerinden kişiselleştirmek mümkün: Erkeksiniz, fitness yapıyorsunuz, kilo vermek istiyorsunuz ve karışımın tadının nasıl olduğunu önemsiyorsunuz. Tamam, size göre de bir tarif var.

Buraya kadar her şey yolunda. Soylent’ine çilek ekleyip mikserden geçiren de var, tuz, karabiber, kekikle çeşnilendiren de...

Formül açık olunca Soylent’in yan sanayii de hızla büyümüş tabii. Soylent, Joylent, Schmoylent, SoylentLife... Soylent benzeri markalar arka arkaya türemiş ve ABD’den ürünü edinmekte zorlananlar için Avrupa'da satışa başlamış.

Fakat asıl soru şu: İnsan bir ömür bir bardak boza kıvamında, tadı sabit (veya içine kattığınız ekstra malzeme ölçüsünde değişen) bir karışımla yaşayabilir mi? Ve cevap evet ise sahiden bildiğimiz anlamda yemeğin ve yemek yemenin sonu mu geliyor? Cevap, Hayır.

Kullanıcı deneyimlerine bakacak olursak sadece Soylent içerek bir ömrü tamamlamak mümkün değil. Çünkü lezzet, tat almak, üstelik farklı tatlar almak bir ihtiyaç. Ve sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik de bir ihtiyaç.   

 

Soylent’le imtihanımız

Soylent’in Türk damak tadına uygunluğuna dair fikir edinmek için https://line.do/tr/soylent-maceralari adresini takip etmekte fayda var. Armağan Amcalar, karışımı ABD’den getirtmiş ve Soylent’le beslenerek geçen günlerini günbegün takipçileriyle paylaşıyor. Armağan, Soylent’in tadına zamanla alışmış gibi görünüyor. Fakat o da henüz karışımı bir ara öğün olarak tercih edenlerden.

 

Tat almak neden önemli?

Damak lezzetinin nereden geldiğini, tat almanın hayatımızdaki önemini merak edenlere bir öneri: John Prescot’ın Taste Matters kitabı. Kitapla ilgili bir yorum lezzet hissimizin önemini özetliyor: Kitap, beğendiğimiz ve beğenmediğimiz lezzetlerin aslında farkında olmadığımız pek çok etkileşimden kaynaklanan bir labirent olduğunu anlatıyor. John bize bu labirentte mükemmel bir şekilde yol gösteriyor.

 

Gelin, Soylent’i haber amaçlı deneyenlerin izlenimlerinden devam edelim. Theverge.com’dan Chris Ziegler yazısında  durumu şöyle özetliyordu: Bir aylık cehennemden sonra ilk yediğim şey elmaydı. Söylememe gerek yok. Yediğim en güzel elmaydı. Büyük, sulu, kütür kütür ve şerbetten bile tatlı. Eğer yemek yemekten nefret ediyorsanız Soylent tam size göre. Diğer türlü sadece yemek dediğimiz şeyin ne kadar benzersiz bir deneyim olduğunu hatırlatmaya yarıyor. Hiçbir sürahi dolusu Soylent bunu başaramayacak.

Deneyimlerini İngiliz gazetesi Guardian’la paylaşan Adam Gabbatt’ın durumu da farklı değil. Gabbatt, Soylent’le geçen bir haftanın sonunda hislerini tıpkı Ziegler gibi başlığa taşımış: Soylent’le bir haftanın ardından; huysuz, asabi ve tam bir baş belasıydım. Gabatt yazısının sonunda da Soylent’le ilgili söylenebilecek her şeyi söylüyor: Eminim Soylent’in kullanılabileceği bazı mükemmel ve yüce alanlar vardır.  Felakete uğrayan bölgelerde kullanılmasının önemli bir etkisi olabilir. Veya günlük yoğunluk içerisinde hızlı bir öğlen yemeğinin yerini tutabilir. Ama batı dünyası tamamen Soylent’e dayalı bir toplum haline mi gelecek? Ortalıkta (doğru beslenmeden kaynaklanan) güzel saçlar ve parlak bir ciltle mi dolaşacağız? Klasik yoldan yürümek yerine başka yollar mı seçeceğiz? Yemek ölüyor mu?  Tek kelimeyle, hayır.