Muzip, bilge bir ölümsüz; Kavafis! Ülker İnce’nin yazısı...

Krallık, satrapalık, komutanlık gibi göz kamaştırıcı şeylere erişmiş insanları anlatır Kavafis. Şiirlerinde şu izleğin ısrarla sürdürüldüğünü görürsünüz: İnsanoğlu ün, şan şeref gibi göz kamaştırıcı şeylerin peşinde koşar, parlak ışıklara, sırmalı giysilere bayılır ama bunlar ne kadar da hava cıva şeylerdir, bir var bir yokturlar. Herkül Millas ile Özdemir İnce, yayına hazırladıkları Konstantinos Kavafis - Bütün Şiirleri (Sia Kitap) adlı kitaba Kavafis uzmanı yazar Stratis Tsirkas’ın tanıtma yazısını almışlar - önsöz yerine -. Çevirmenler şairin Sular İdaresi’ndeki iş arkadaşlarından biriyle yapılmış bir söyleşiyi de koymuşlar.

14 Aralık 2021 Salı, 00:03
Abone Ol google-news

ÖZDEMİR İNCE (Fotoğraf: LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN), HERKÜL MİLLAS

ÖNSÖZLER

Herkül Millas ile Özdemir İnce’nin hazırladıkları (yani çift ana dilli Istanbul Rumu bir Yunan vatandaşı olan Herkül Millas’la bir Türk vatandaşı olan şair Özdemir İnce tarafından Yunanca aslından aktarılmış şiirlerle hazırlanmış), Sia Yayınları tarafından yayımlanmış Konstantinos Kavafis- Bütün Şiirleri adlı kitabı okudum. Kitaba Kavafis uzmanı olan Yunan bir yazarın, Stratis Tsirkas’ın tanıtma yazısını almışlar – önsöz - yerine.

Şimdilerde genelde önsözleri kitabın sonuna koyuyorlar. Daha mı iyi oluyor, yani? Bana göre aslında başa da koysanız sona da koysanız hiç kimse önsözü okumak zorunda değil. İsteyen önce okur, isteyen okumaz, isteyen sonra okur, isteyen hem önce hem sonra okur.

Kitabı yayına hazırlayanlar, iplerin kendi ellerinde olduğunu, okura önsözü sonra ya da önce okutabileceklerini düşünüyorlarsa hata ediyorlar.

Ben bazen - belki dikkatimi bile fazla vermeden - önsözü önce okumayı yararlı bulurum. Önce okumanın kendine göre yararları vardır, kitaba bir hazırlıktır bu. Metnin kabul salonuna girmeden önce binaya dışarıdan bakmak isterim. Bu bina kaç katlı, pencereleri var mı, küçük mü büyük mü, az mı çok mu falan.

ÇEVİRMENİN GÖRÜNMEZLİĞİ!

Bir zamanlar çevirmenler kendilerinin görünmezliğine çok içerlerlerdi. İnsanlar söz gelimi Dostoyevski’nin Türkçeye çevrilmiş bir romanını okur, o romana hayran olur ama o metnin doğrudan doğruya Dostoyevski’nin kaleminden çıkmış bir metin olmadığı, bir çevirmenin kaleminden çıktığı gerçeğini dikkate almaz, çevirmenin adına hiç dikkat etmez, adını öğrenmezlerdi. (Şimdi bunlar yavaş yavaş değişiyor. Okurlar çevirmenlere de dikkat ediyorlar.)

Bereket versin çeviri kuramcıları çevirmenlere, hayır siz görünmez değilsiniz, sizin o metinlerde ayak izleriniz var, aynı metni on farklı kişi çevirse onu da farklı çevirir, bir metnin bir tek çevirisi olmaz, sizin çeviriniz sizin izinizi taşır dediler de çevirmenler biraz rahatladı.

KUSURSUZ ÇEVİRİ, CAN YÜCEL VE ÇEVİRİNİN İKİ YÖNLÜLÜĞÜ

Ancak okur, çevirmenin karda yürüyüp izini belli etmemesini ister. Karda yürüyüp de iz bırakmamak olası mı, bunun olanaksız olduğunu okur da bal gibi bilir elbette ve kabul eder ama yine de çevirmenin izlerini gizlemesini, izlerin görünmemesini ister. Can Yücel’in çevirilerinden belki de bazı okurlar bu yüzden rahatsız olmuştur.

Ben herkese, Skakespeare’in (genelde “Olmak ya da olmamak” diye çevrilen) “To be or nor to be” dizesinin “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” biçimindeki Can Yücel çevirisinden daha kusursuz bir çevirisi olabilir mi diye sorardım, bu soruyu sorduğum kişiler, boyun büker susardı. İyi ama…derlerdi.

Çevirinin iki yönlülüğünden geliyor bu, kendi anadilinizde bir metin okuyorsunuz ama o metnin başka bir dile ve kültüre ait olduğunu biliyorsunuz. Çevirinin bu iki duyguyu da vermesini ister okur.

EDİTÖRLER DE GİZLİ GÖRÜNÜRLÜĞE YAZGILI!

Çevirmenlerdeki bu görünmezlik duygusu kitapları yayına hazırlayan editörlerde var anlaşılan. Önsözleri kitapların başından alıp sonuna koymaya başladılar.

Ben bu davranışta görünürlük kazanma isteğinin, bu karın ağrısının ipuçlarını görüyorum, sanki “Biz varız, yok değiliz, buradayız, önsözü önce mi sonra mı okumalısınız buna karar veren biziz,” demek istiyorlar.

Onlara da biri söylese keşke, siz de çevirmenler gibi “gizli görünürlüğe” yazgılı insanlarsınız. Sizin de yayımlanan kitaplarda izleriniz var. Daha fazla görünürlük istemeniz gereksiz ve sevimsiz.

Çizim: DİALEHTİ TSOKOPOULOU DANOPOULOU

MUZİP, OYUNCU KAVAFİS!

Biz gelelim Kavafis çevirilerine. Çevirmenler kitaba bir önsöz eklemekle de kalmayıp (nereden buldularsa) bir de şairin Sular İdaresi’ndeki iş arkadaşlarından biriyle yapılmış (ve yıllar önce galiba İskenderiye’de bir gazetede yayımlanmış) bir söyleşiyi de koymuşlar.

Kavafis’in iş arkadaşı olan adam anlatıyor, Sular İdaresi’nde memurluk yaparken tanıdığı Kavafis’i.

Kavafis’in işe nasıl hep geç geldiğini, amiri geç kaldığını anlamasın diye daha önceden biriyle şapkasını üst kattaki odasına gönderip askılığa astırdığını (amirleri onun işe geldiğini ama belki de tuvalete gittiğini sansınlar diye), her zaman masasının üzerine dosyaları yığıp, bazı dosyaları inceliyormuş gibi yaptığını, çok çalışıyormuş gibi göründüğünü falan.

Güle güle ölürsünüz okurken. Muzip, oyuncu bir adam Kavafis. İnsanları kandırdıkça kıs kıs gülüyordu herhalde. Onu anlatan iş arkadaşı da şaşıp şaşıp kalıyor, o matrak adamın dünyaca tanınan bir şair olmasına, hele bazı adamların gelip kendisine onu anlattırmasına!

Fotoğraf: C.P. CAVAFY ARCHIVES - ONASSIS FOUNDATION

ERİŞİLMESİ ZOR!

İşte bunları okuduktan sonra şiirleri okumaya başladım. İnsan bazen bazı yazar ve şairlerin “büyük” olduğunu duya duya büyüyor ama neden büyük olduğu konusunda birinci elden bilgisi olmayabiliyor. Ben de o merakla okudum şiirleri.

O çok ünlü Kent şiirinden (“Başka diyarlara, başka denizlere giderim dedin” diye başlayan şiirden sonra) “Satraplık” başlıklı bir şiir var. O şiirde Kavafis özetle (şiirin özeti mi olur ama özetle) sen neler hayal ederken, neler isterken, “halkın ve sofistlerin övgülerini/ o erişilmesi zor, o paha biçilmez alkışları/ Agora’yı, Tiyatro’yu, ve Defne taçlarını” isterken sana satraplık (valilik gibi bir şey) verdiler diyor.

“O erişilmesi zor” sözü özelikle dikkat istiyor. Kavafis krallık, satrapalık, komutanlık gibi göz kamaştırıcı şeylere erişmiş insanları anlatır, bunları erişilebilir şeyler arasında sayarken, “o erişilmesi zor” şeylerin neler olduğuna da işaret eder, hele bir şiirinde “bilgelerden” söz eder, “Yalnızca olan şeyleri bilir insanlar” der, “Geleceği tüm ışıkların sahipleri bilir/ o yalnız ve mutlak olan Tanrılar./ Bilgeler de sezerler olacakları./ Tehlike işareti verirler bazen/ …Oysa…/ dışarda halklar hiçbir şey duymaz sokakta,” der.

Fotoğraf: PACINO-C.P. CAVAFY ARCHIVES - ONASSIS FOUNDATION

KAVAFİS BİLİR Kİ; BİR VARIZ BİR YOKUZ!

Şiirleri okumaya devam edince şu izleğin ısrarla sürdürüldüğünü görürsünüz: İnsanoğlu ün, şan şeref gibi göz kamaştırıcı şeylerin peşinde koşar, parlak ışıklara, sırmalı giysilere bayılır ama bunlar ne kadar da hava cıva şeylerdir, bir var bir yokturlar. Bunu şu dizelerde ne güzel anlatır:

“terkedince kendisini Makedonyalılar/ hiç de kral gibi davranmamış/ -öyle dediler-/ yüce ruhlu kral Dimitrios./ Çıkarıp/ atmış sırmalı giysilerini/… /Tıpkı oyun bitince/giysilerini değiştirip çıkıp giden/ oyuncunun yaptığı gibi,” der.

Kavafis, devam eder, insanların gözlerini kamaştıran şeylerin neler olduğunu, nasıl büyük çoğunluğun o şeyler için yaşadığını oysa o şeylerin nasıl birden ellerinden uçup gittiğini anlatmaya.

Çok evrensel bir konudur, elbette, yaşamanın amacı nedir konusu, aldanmak istemeyen insanlar için. Herkes kendi hayat deneyiminden bilir bunları.

BÜYÜK VE ÖLÜMSÜZ!

Böylece Kavafis’in büyüklüğüne ve ölümsüzlüğüne bir kulp buldum duygusuna kapıldım. Ancak bazı şiirleri beni şaşırttı. Ne dediğini, ne yaptığını ilk anda anlayamadım.

Örneğin “Kilisede” adlı şiirinde gümüş şamdanları, ışıkları, kokuları, sırmalı giysileri, kilisenin görkemini anlatıyor.

Şiir bitince “Kavafis’in buna bir diyeceği yok mu?” diye sordum kendi kendime. Yok görünüyordu çünkü bunları yalnızca anlatıyor, başka bir şey demiyordu. Şaşırdım, kilisenin görkemini övmesine. Hani bunların boşunalığını anlatıyordu?

Ama öteki şiirlerinin izleği ışığında ve bıyık altından gülen bir adamın şiiri olarak yeniden dönüp şiire baktığımda, “Breh, breh, bu ne görkem! Bu ne zenginlik!” demediğini anladım. Bu şatafata kıs kıs gülüyordu.

OKUR SAĞDUYUSU...

Tuhaf bir şeyin de farkına vardım bu arada. Bir edebiyat yapıtının yorumuna yazarın hayatını, kişiliğini ya da psikolojisini karıştırmak yıllardır tu kaka edilen bir şeydi.

Metne metin olarak bakın, denip duruyordu, bakıyorduk da ama yazarın hayatını, kişiliğini ve psikolojisini okurların merak etmeyi bıraktıklarını hiç sanmıyorum. Bu da okur sağduyusu.

Kitabın çevirmenleri bu söyleşiyi iyi ki kitaba koymuşlar. Yoksa bazı şiirleri okuduktan sonra kafamda asılı kalan soruların yanıtlarını kolayca bulamazdım - onun bıyık altından gülen, ironik bir yazar olduğu bilgisi bende olmasaydı -.

Bulmamda öteki şiirlerin ışığının payı olmadığını da söyleyemem. Yazarların, şairlerin pek çoğu aslında bütün yazdıklarının tek bir kitap oluşturduğunu söylerler.

Boşuna söylemezler bunu herhalde. “Bütün Şiirler”i bir arada okumanın farklı bir işlevi var, şairine daha fazla yaklaşabilme olanağı sunuyormuş gibi geliyor okura.

BİLGİLENDİREN NOTLAR

Kitabın sonunda özellikle Türk okuru için anlamlı olabilecek bilgilerin verildiği notlar bulunuyor. Notlar yalnızca tarihsel kişilerle sınırlı değil. Çevirmenler “Hedonizm” sözcüğü için verdikleri açıklamada bir duyarlılıklarının da altını çizmişler.

Kavafis’in yaşarken yayımladığı 154 şiirde 40 kez “hedonizm” ya da “hedonist” sözcüğünü kullandığı ve bu sözcüklerin Fransızcaya “haz, hazcılık, cinsel zevk, kösnü, şehvet” gibi karşılılarla aktarıldığı saptamasında bulunmuşlar.

Oysa, diyorlar, “Hedonizm tensel ve cinsel zevklerin çok ötesinde felsefi ve etik” bir deyimdir. Bu sözcüğü farklı karşılıklarla aktarmamalarının nedenini uzun uzun açıklamışlar. Bilgileniyorsunuz..

Bu çevirmenlerin görünmez olduklarını söylemek ne kadar doğru olur (ayrıca bu kitabın böyle yazarıyla, şiirlerle ilgili bilgi veren notlarla hazırlanmasına, bir önsözle desteklenmesine arka çıkan editörün görünmez olduğunu söylemek)?

Hepsinin ayak izleri var. Şiirler de basbayağı şiire benziyor, şiir tadı veriyor okura. Dizeler halinde dizilmiş düz laflardan oluşmuyor. Bundan daha fazla görünürlük istemek haksızlık olur, ters teper.